BOŞANMA BÖLÜMÜ

13. BOŞANMA BÖLÜMÜ

Bağı çözmek, serbest bırakmak manalarına gelen “talak” kelimesi, İslama mahsus bir kelime değildir. Bu kelime, tslâmiyyetten önce de arap-lar arasında bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Fakat o zamanlar araplar ta­lak sayısını üçle kayıtlamazlardı. Ancak tslamiyyet geldikten sonra talak sayısı üçle sınırlandırılmıştır, imam Mâlik’in Urve’den naklettiği şu hadis-i şerif bu meseleyi çok açık bir şekilde dile getirmektedir. “İslâmdan önce bir adam karısını.boşayıp daha iddeti bitmeden ona dönmek istese, bin talakla dahi boşasa, karısına dönebilirdi. (O zaman) adamın biri (zulmet­mek kasdıyla) karısını boşadı, iddetinin bitmesi yaklaşınca ona döndü. Sonra tekrar boşadı. Sonra da; “Vallahi bana dönmene engel olacağım, (îddetinin bitmesi yaklaşınca sana dönüp tekrar boşamakla iddetin uzayıp gideceğinden) başka kocayla da evlenemiyeceksin” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah “(Vukuundan sonra tekrar kan-koca hayatına dönülebilecek olan) talak ikidir. (Bu iki talaktan sonra koca karısına dönerek) ya iyilikle evliliği sürdürür, ya da istediği kişi ile evlenmesi için kadını serbest bıra­kır.”[1] âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine o günden itibaren karısını boşayan ve boşamayan herkes eski âdetlerini bırakarak, Allah’ın emri üze­rine hareket ettiler.”[2]

Fıkhî bir terim olarak talak kelimesi “Belli sözlerle evlilik bağını çöz­mek ve kaldırmak” anlamında kullanılır. Belli sözlerin bir kısmı sarihtir.Talak (boş) kelimesinin sarih olduğunda ittifak, *Firak”, ve “Seran” keli­melerinin sarihliliğinde ihtilaf vardır. Bu iki kelime Kur’ân-ı Kerimde ta­lak manasında kullanıldığı için İmam Şafiî bunları da sarih kabul etmiştir. Geri kalanları ise, kinaye kabilindendir.[3]

Boşamada sarih kelime kullanılmış ise, Hâkim; niyyet ve karine aran­madan diğer şartlar da bulununca evliliğin sona erdiğine hükmeder. Kina­ye ne v’inden olan sözlerin aynı neticeyi doğurması ise, niyet ve karinelere bağlıdır.

Şurasım unutmamak gerekir ki Islâmiyyet, boşanmaya giden yolu uzat­mış, eşlerin prensip olarak ilk defa birbirleriyle anlaşma ve uzlaşma zemi­ni aramalarını teşvik etmiştir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim’de erkeklerle kadınların iyi geçinmeleri emrolunmuştur. Saadet ve sevgi karşılıklı fedâ­kârlıklarla olur. Ve karşılıklı teslimiyetle devam eder? Erkek kadının bazı özelliklerini beğenmeyebilir. Fakat bunlan asla bir geçimsizlik vesilesi yap­mamalıdır. Zira kadında, kendisinin hiçbir zaman sahip olamayacağı ve de hoşuna giden huylar da bulunabilir.[4]

Eşler arasında geçimsizlik türlü sebeplerden çıkabilir. Karı-koca bu geçimsizliği önce kendi aralarında gidermeye çalışmalıdırlar. Eğer başarı­ya ulaşılamazsa iki tarafın ailelerinden birer hakeme baş vururlar. Âlim­lerin çoğunluğuna göre karı-koca, anlaşmazlık büyüdüğünde hâkime baş­vururlar. Hâkim de onların aralarını bulması için bu işe layık iki hakem tayin eder. Âyet-i kerime’de; “Hakemler eğer barıştırmak isterlerse, Allah eşlerin aralarını bulur, düzeltir.”[5] buyurulmaktadır. Hakemler bütün gay­retlerine rağmen barışmayı sağlayamazlarsa, talak yani boşanma safhaları başlar.

Görülüyor ki, boşanma bir zaruretin, kaçınılmaz bir durumun netice­sinde mubah kılınmış, Kur’ân-ı Kerim’de “Kadınlar size itaat ederlerse, aleyhlerine bir yol aramayın.”[6] buyurularak zarûretsiz boşama yasaklan­mıştır. Hz. Peygamber’de “Evleniniz, fakat boşamayım z. Çünkü Allah zevke düşkün erkeklerle zevkine düşkün kadınları sevmez.”[7] buyurmuş­tur. Yine Hz. Peygamber “Allah teâlâ’ya, helal kıldığı şeylerin en sevimsi­zi talaktır.”[8] buyurmuştur.

Boşama zaruret haline gelince de işi uzatmak anlamsız ve tehlikelidir. Çünkü eşler arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı kalkıp aralarım düzeltme imkânı ve ihtimali kalmayınca karşımıza üç yol çıkar.

a) Nefret ve geçimsizliğe rağmen evliliğin devamında ısrar.

b) Evlilik hukuken mevcut olduğu halde, eşleri muvakkaten ayırmak.

c) Artık çekilmez bir yük hâline gelen evlilik bağını çözerek eşleri birbirinden ayırmak.

Bu yolların hepside aile saadetini sağlamaktan uzak olduğu gibi aynı zamanda eşlerin hayatını zindana çevirecek yollardır. Neticeyi şu şekilde özetlemek mümkündür.

1. Eşler birbirleri için çekilmez bir yük haline geldikleri zaman talaka baş vurmak mubahtır.

2. Eğer kadın, sözleri ve fiilleriyle kocasını ve başkalarını incitmeyi, adet haline getirmişse veya namazını kılmıyorsa kocasının onu boşaması müstehabdır. Nitekim îbn Mesud (r.a.) “kadının mehri üzerimde   bir borç olarak Allah’ın huzuruna varmam benim için namaz kılmayan bîr kadınla birlikte yaşamamdan daha hayırlıdır.” der.

3. Erkeğin erkeklik organım kaybetmek veya cinsi kudretini yitirmek gibi evlilik bayatını devam ettirme imkânından mahrum kalması halinde ailesini boşaması üzerine vâcib olur.

4. Sebepsiz olarak boşamak ise, mekruhtur. Nitekim “Allah teâlâ’ya helâl kıldığı şeylerin en sevimsizi talaktır.” anlamına gelen 2178 numaralı hadis de bunu ifade etmektedir. Çünkü bir şeyi Allahm sevmeyip, ona buğz ettiği halde haram olmayışı, o fiilin mekruh olduğunu ortaya koyar.

5. Haram olan-talak. Bu da “Bid’i talâk” ismi verilen ve sünnî talaka aykırı olarak yapılan boşama şeklidir. Yani kendisiyle daha önce zifâfâ girilmiş, bir kadına hayız hâlinde iken veya temizlenip de cinsî münâsebet­te bulunduktan sonra veya bir temizlik süresi içinde birden fazla uygula­nan talaktır.

Talakın şartı: Kocanın akıl, baliğ ve uyanık olması, kadının nikâhlısı olması, yahut boşanmağa, mahal sayılacak bir iddet içinde bulunmasıdır.

Talâkın rüknü: Kadını boşarken söylenen sözdür.

Talakın sebebi: Huyların birbirine uymaması halinde kurtulma ihti­yacını sağlamaktır.

Talakın hükmü: Talâk-ı ric’ide iddetin bitmesiyle talak-ı bâinde ise, derhâl ayrılığın vuku* bulmasıdır.

 

Talâk’ın kısımları:

1- Ahsen (en güzel) olan sûnni talâk, Kadını cima’ etmediği bir temizlik devresinde bir defa boşayarak iddeti geçinceye kadar terketmektir.

2- Hasen (güzel) olan sûnni talâk içinde cima’ bulunmayan üç temiz­lik devresinde birer defa boşamaktır.

3- Bid’i talâk: Bir defada üç sayı ile boşamak, yahut hayız halinde boşamaktır.

Talak vukû’u bakımından da ikiye ayrılır

1- Ric’i talak: Talakta kullanılan sarih sözlerle yapılan talak,

2- Bain talak: Kinaye sözlerle verilen talaktır.[9]

 

1. Kadını Kocasına Karşı Kışkırtan Kimsenin Hâli

 

2175. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:

“Kadım kocasına, köleyi de efendisine karşı kışkırtan kimse, bizden değildir.”[10]

 

Açıklama

 

Bir kimsenin bir kadını kocasından  soğutarak,  ondan ayırmak maksadıyla, o kadının yanında kocasının kötülüklerinden veya onun çirkinliğinden bahsetmesi haram olduğu gibi, çeşitli hilelerle bir köleyi kandırıp efendisine karşı kışkırtması da haramdır. Çünkü bu gibi hareketler aile fertlerinin aralarının açılmasına, aile ocakla­rının sönmesine ve dolayısıyla cemiyet bünyesinde tehlikeli bozulmalara sebeb olur. Bu yüzdendir ki müslümanların arasının açılmasına sebeb olan, birinin dünürlüğü üzerine dünürlükte bulunmak, birinin talib olduğu bir mala talib olmak, müşteri kızıştırmak gibi bütün davranışlar yasaklanmıştır. Hadis-i Şerifte bir erkeğin, bir kadını kocasına karşı kışkırttığından bahsedilmekle yetinilip te erkeklerin karılarından soğutulduğundan bahse­dilmemesi, genellikle kışkırtılanların kadınlar olmasındandır. Aslında bir erkeğin karısı ile arasını açmaya çalışmakta aynı derecede haramdır.[11]

 

2. Bir Erkekten Karısını Boşamasını İsteyen Kadının Durumu

 

2176. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu”:

“Hiçbir kadın, kız kardeşinin kabını boşaltmak için onun bo­şanmasını isteyemez. (Kadın istediği kimseyle) evlensin, onun nasibi ancak Allah’ın kendisine takdir ettiği şeydir.”[12]

 

Açıklama

 

Bir kadının herhangi bir erkekle karısının arasını açmak istemesi şu sebeplerden ileri gelebilir.

1. O erkeğin karışım boşayıp da kendisiyle evlenmesi için,

2. Karısını boşatmak ve o erkeğin sadece kendisine kalmasını sağla­mak için,

3. Saadetini kıskandığı kadım bu saadetten mahrum etmek için.

Metinde geçen “Hiçbir kadın kızkardeşinin kabını boşaltmak için onun boşanmasın! isteyemez.” cümlesi, bu hadis-i şerifte birinci ve ikinci sebeplerin tahrikiyle bir kadını kocasından boşatan kadınların kasdedildiğine delâlet etmektedir. Binaenaleyh bu cümleden murad bir kadının bir erkeğe karısını boşattırarak onunla kendisi evlenmek ve o kadının nafaka ve şâire gibi şeylerinden istifâde etmek istemesidir. Bu manâ mecazen “ka­bını boşaltmak” ta’biriyle ifâde olunmuştur.

Kızkardeşten maksat ise, aynı anne ve babadan dünyaya gelen, arala­rında kanbağı bulunan, hakiki manadaki kız kardeş değil, kendisinin dı­şında herhangi bir müslüman kadındır. Nitekim İbn Hibban’ın rivayet et­tiği şu hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir: “Hiç bir kadın, kızkardeşi­nin kabını boşaltmak için onun boşanmasını isteyemez. Çünkü her müslü­man kadın, diğer bir müslüman kadının kardeşidir.”[13] Bu bakımdan her kadın kendine çıkacak talibi beklemeli, bir kadın: kocasından bojauiftlrak’ onun yerine kendisinin geçmesini arzu etmemelidir. Esasen bir kadını bo­şattırarak onun yerine geçmek bir kadının, elinde değildir. Allah isteme­mişse ne kadar uğraşsa da buna muvaffak olamaz. Metinde geçen “Onun nasibi ancak Allah’ın kendisine takdir ettiği şeyden ibarettir” cümlesinin anlamı da budur.

Ancak kadının kocasından boşanmasını mübâh kılan durumların or­taya çıkması halinde, o kadına nasihat kabilinden kocasından boşanması tavsiye edilebilir. Kadının kocasından zarar görmesi veya kocasının karı­sından zarar görmesi, erkeğin aşırı derecede ayrılmak arzusunda bulunma­sı gibi haller bu gibi tavsiyeyi mübâh kılan sebeplerdir.[14]

 

3. Talakın Çirkinliği

 

2177. …Muhârib’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurdu: “Allah, kendisine talaktan daha sevimsiz gelen helâl yarat­mamıştır.”[15]

 

2178. …İbn Ömer (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Helâl(ler)in yüce Allah’a en sevimsiz olanı talaktır”[16]

 

Açıklama

 

“Helal”  kelimesi  haramın  zıddıdır  ve  vâcib,  mendup, mekruh,  farz terimleri  de bu kelimenin kapsamı içerisine girmektedir.

Bu kelime, bu hadis-i şerifte mekruh anlamında kullanılmıştır. Çünkü Allah’ın sevmediği bir şeyin helal olması, onun mekruh olduğunu gösterir.

Talak bölümünün giriş kısmında ifade ettiğimiz gibi cevaz sınırından farza kadar çıkan, yasak sınırları içerisinden de harama kadar inen talak’ın vâcib, mendup, caiz, ve haram çeşitleri yanında bir de mekruh obnı vardır.

Kadı Iyaz’a göre ise, talak sebebsiz yere eşlerin menfaatini ortadan kaldırmaktan başka birşey olmadığından haramdır.

Hanefi ulemasından Kemalüddin b. Hûmâm’a göre, bu hadis-i şerif talakın haram değil, helal olduğuna delâlet etmektedir. Ancak bu cevazın dayanağı ihtiyaç ve zarurettir. Böyle bir durum olmadan boşamanın yasak oluşu, “Mubah ve helalin Allah nezdinde en sevimsiz olanı boşamadır” ve “Allah, zevkine düşkün ve çok boşayan kişilere lanet eder” hadisleri ile sabittir.[17]

 

4. Sünnete Uygun Olan Boşama Şekli

 

2179. …Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre kendisi] Rasûlullah (s.a.) zamanında karısını hayızlı iken boşamış bunun üzerine, Ömer b. el-Hattâb bu durumu Rasûlullah (s.a.)’a sormuş, Rasûlullah (s.a.) şöyle cevap vermiştir;

“Ona emret, karısına dönsün. Sonra (hayızından) temizlenip (tekrar) bir hayz (daha) görüp sonra (tekrar) temizleninceye kadar (nikahı altında) tutsun. Bundan sonra isterse tutar, isterse temasta bulunmadan önce boşar. İşte Aziz olan Allah’ın, kadınların içinde boşanmasını emrettiği iddet (dönemi) budur.”[18]

 

Açıklama

 

Sünnî talak “kitaba ve sünnete uygun olarak verilen talak”  demektir ki kişinin, hanımını hiç temasta bulunmadığı bir temizlik halinde bir ric’î talak ile boşamasıdır.

Nitekim Abdullah b. Mesud’un rivayet ettiği, “sünnet olan talak, kişinin karısını temiz iken ve onunla cinsî temasta bulunmadan boşamasıdır”[19] anlamındaki hadis bu manâyı ifade etmektedir. Buradaki sünnetin mânâsı “sevap celbeden sünnet” demek değil, “muahazeyi icabetmeyecek şekilde sabit olan” manasınadır. Çünkü talak hadd-i zatında bir ibâdet değildir ki ona sevab verilsin. Burada murad onun mubah ol­masıdır. Evet kadını bid’î talakla boşamaya sebeb varken, kocası sabreder de vakti gelince sünni şekilde boşarsa, günaha girmekten sakındığı için sevaba girer. Yoksa talaktan kaçındığı için bir sevap yoktur. Zina etmek için bütün sebepler mevcut olduğu halde bir adamın kendini zinadan mu­hafaza etmesi gibi ki, sevaba girer, fakat zina etmediği için değil, kendini tuttuğu içindir. Zira sahih kavle göre kulun mükellef olduğu şey, yokluk değil, kendini tutmasıdır.[20]

İmam Mâlik’e göre, “Rasül-i Ekrem’in, Hz. İbn Ömer’e hayız hâlin­de boşamış olduğu kadına dönmesini emretmesi, vücûb ifade eder. Binae­naleyh karısını hayızlı iken boşayan bir kimsenin ona dönmesi icâb eder. Dönmediği takdirde talakı geçerli olmakla beraber bid’at ve haram işlemiş olur.

Hanefî ulemasından Hidâye müellifi Burhaneddin el-Merğinânî de bu görüşü tercih etmiştir. Diğer üç mezheb imamına göre ise, hayız halinde talak vermek caiz ise de bunu temizlik halinde vermek menduptur. Çünkü Rasûl-i Ekrem’in İbn Ömer’e gıyabî olarak verdiği emr vucûb değil, men-dupluk ifâde eder. Ancak dönüşün, talak hakkının üçünü de kullanmamış olana söz konusu olup, talak haklarının üçünü de kullanan kimseler için mümkün olmadığını unutmamak gerekir. Metinde geçen temizlik kelime­siyle kadının hayız kanının kesilmesi mi, yoksa kadının kanın kesilmesini müteakib yıkanması mı, kasd edilmiş olduğu meselesi, ulema arasında ih­tilaflıdır. Bu her iki görüş de imam Ahmed’den rivayet edilmiş olmakla beraber, bu kelimeyle kadının hayzı müteakib yıkanması kasd edildiği gö­rüşü tercih edilmiştir. Nitekim Nâfi’den rivayet edilen şu hadis-i şerif de buna delâlet etmektedir: “Abdullah b. Ömer karısını hayızlı iken bir talak ile boşamıştı. Bunun üzerine (babası) Ömer (r.a.) Rasûlullah (s.a.)’e gide­rek durumu nakletti. Rasûlullah (s.a.) O’na şöyle buyurdu:

“Abdullah, emret de karısına dönsün. Kadın hayızdan kurtulup da yıkanınca ona dokunmasın. Kadın ikinci defa hayızlı olup ondan yıkanın­ca ona yaklaşmadan boşasın. Evliliğin devamını istiyorsa kadım bırakma­sın. İşte bu, kadınları boşamak için Allah’ın takdir ettiği müddettir.”[21]

Görüldüğü gibi, Nesâî’nin rivayet ettiği bu hadis, metinde geçen temizlik kelimesinin, kadının hayız kanının kesilmesini müteâkib yıkanması anla­mında kullanıldığına delâlet etmektedir.

Mezheb imamlarından imam Malik (r.a.)’de bu görüştedir. Mevzumuzu teşkil eden Ebu Davud hadisinden anlaşıldığına göre karısını hayız halinde boşayan kimse için müstehab olan hemen karısına dönmektir. Şa­yet karısını boşamak niyetini taşıyorsa, hayızdan sonraki temizlik vaktin­de de kadına dokunmadan ikinci hayızdan sonraki temizlik vaktini bekler ve o zaman talak uygular, veya boşamaz. Hanefi mezhebinde zahir olan kavil budur. Ancak Tahâvî’ye ve imam Ebu Hanife’den gelen bir rivayete göre ise, karısını, talak vermiş olduğu hayız devresinden sonraki temizlik devresi içerisinde boşar.[22] Kadını ikinci hayızdan temizleninceye kadar bek­letmekteki hikmet, onun hâmile olup olmadığını iyice tesbit etmek ve şa­yet hamileliği anlaşılırsa, kocanın düşünmesine bir fırsat vererek evlilik hayatına tekrar dönmelerini sağlamaktır.[23]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir kimsenin karısını hayızlı iken veya cinsî münâsebette bulunduğu temizlik anında boşama­sı haramdır. Bu durumda olan bir kimsenin derhal karısına dönmesi vâcibdir. İmam Mâlik bu görüştedir. İmam Ahmed’in de bu görüşte olduğu­na dair bir rivayet varsa da imam Ahmed’in meşhur olan görüşüne göre bu durumda olan bir kimsenin ailesine dönmesi müstehabtır. Ulemanın büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Bu görüşte olan ulemaya göre, nasıl ki bir kimsenin evlenmesi farz değilse, bu nikahı devam ettirmesi de aynı şekilde farz değildir. Hanefî ulemasından Hidâye sahibi mevzu-muzu teşkil eden Ebû Dâvud hadisine dayanarak imam Mâlik’in görüşünü benimsemiştir. Hidâye sahibine göre “mademki hayız içinde talak vermek yasaklanmıştır. O halde hayız müddeti bitmeden kadına dönerek bu süre içerisinde nikahı devam ettirmek de vâcib olur.[24] Mâlikî ulemasının bü­yük çoğunluğu bu durumda olan bir erkeğin hayız içerisinde karısına dön­memesi hâlinde, temizlik halinde dönmesi icabettiğini söylerken yine Mâli­kî ulemasından Eşheb, kadın temizlendikten sonra artık ona dönmesi ge­rekmediğini söylemiştir. Fakat tüm fukaha, karısını hayızlı iken boşayan bir kimsenin, kadının iddeti sona erdikten sonra ona dönmesi gerekmediği görüşünde birleştikleri gibi karısını kendisiyle cima’da bulunduğu temizlik halinde boşayan bir kimsenin de iddet sona erdikten sonra dönmesi gerekti­ğinde görüş birliğine varmışlardır. İbn Battal ise, Şafiî ulemasından Hannatî’nin “Karısını cirfıa’da bulunduğu temizlik halinde boşayan kimsenin iddet bittikten sonra karısına dönmesi gerektiğini” söyleyerek ulemaya muhalefet ettiğini söylemiştir.

Yine tüm ulemanın bu mevzuda görüş birliğine vardığı meselelerden biri de kendisiyle hiç münâsebette bulunmadığı karısının hayizlı iken boşa-yan bir kimsenin ona dönmesi gerekmediği meselesidir. Her ne kadar Ha­nefî ulemasından İmam Züfer aksini iddia etmişse de Hz. İmamın bu gö­rüşüne itibar edilmemiştir.

Şafiî ulemasından imam Nevevî’nin beyânına göre, hayızh iken boşa­nan bir kadın, şayet hâmile olursa, Şafiî mezhebinin sahih olan görüşüne göre bu talak haram değildir. Çünkü hayızh kadını boşamanın yasaklan­ması kadının iddet süresinin uzamasını önlemek içindir. Zira bu durumda kadının hayız süresinin hesabı zorlaşır. Fakat hayızh olan bir kadının id­det süresi, çocuğunu dünyaya getirmekle sona ereceği için onun iddet sü­resinin tesbitinde bir zorluğun çıkması söz konusu değildir.

2. Bir kimsenin hayızh olan karısına hitaben “Sen temizlendiğin vakit boşsun” demesiyle karısı boş düşmez. Çünkü metinde geçen “bundan sonra isterse tutar, isterse temasta bulunmadan önce (onu) boşar” cümlesi o kişinin mutlak olarak o kadına dönüp dönmemekte muhayyer olduğunu ifâde etmektedir. Bu da söz konusu kimsenin bu sözüyle o kadının boş düşmeyeceğini gösterir.

3. İçerisinde kadınla cinsî münâsebette bulunulan temizlik döneminde kadım boşamak haramdır. Ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Çünkü metinde geçen “…temasta bulunmadan önce boşar…” sözü, bunu ifâde etmektedir.

4. “Kuru”‘ kelimesi temizlik mânâsına gelir.

5. Bir aracı vasıtasıyla verilen emir, âmirin doğrudan doğruya bizzat verdiği emir gibidir.[25]

 

2180. … Nâfî’den rivayet edildiğine göre İbn Ömer karısını ha­yızh iken bir talakla boşamış. (NâfF rivayetine devam ederek önceki) Mâlik hadisinin mânâsını (nakletmiştir.)[26]

 

Açıklama

 

Önceki hadis-i şerifin kaynaklarını verirken belirttiğimiz gibi bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir. Bu hadis-i, Müslim şu mânâya gelen lâfızlarla rivayet etmiştir: “Abdullah (b. Ömer) karılarından birini hayız hâlinde bir talakla boşamış da Rasûlullah (s.a.) karısına ric’at etmesini ve karısı temizlenip de ikinci bir hayız görünceye kadar onu yanına alıkoymasını ve kadına hayızdan temizleninceye kadar da mühlet vermesini kendisine emretmiş. Şayet kadını boşamak isterse ka­dın temizlendiği vakit, onunla cima etmeden boşamasını, Allah’ın emretti­ği iddetin bu olduğunu bildirmiş. Müslim der ki: “Leys bir talak” sözün­de belleyişli davranmıştır. Başka râviler burada hataya düşerek bir talak yerine “üç talak” sözünü rivayet ettikleri için Müslim, Leys’in rivâyetîn-dekİ doğruluğa işaret etmek maksadıyla hadisin sonuna bu ta’likî ilâve etmiştir. Nitekim Müslim’in diğer rivayetleri de Leys’in bu rivayetinin doğ­ruluğunu te’yid etmektedir.[27]

 

Bazı Hükümler

 

Karısını hayızlı iken boşayan kimsenin ona dönmesi ve boşamakta kararlı ise, ikinci bir hayızı takib eden temizlik döneminin beklenmesi farzdır. İmam Mâlik ile Ebu Yusuf ve İmam Muhammed bu görüştedirler. İmam Ahmed ile Şafiî’nin de bu görüşte olduğu rivayet edilmişse de sahih olan rivayete göre sözü geçen bu iki mezhep imamıyla birlikte imam Ebu Hanife hayız hâlinde verilen talakın caiz, fakat talakı temizlik halinde vermenin mendup oldu­ğu görüşündedirler.[28]

 

2181. …îbn Ömer (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre kendisim karısını hay izli iken boşamış da (babası) Ömer, bunu Peygamber (s.a.)’e anlatmış bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) “O’na emret karı­sına dönsün, sonra onu ya temizlendiğinde ya da hâmile iken boşasın” buyurmuştur.[29]

 

Açıklama

 

Bu hadis hayızlı iken karısını boşayan bir kimsenin kansma döndükten  sonra,   boşamak  için ikinci  hayızdan sonraki temizlik devresini beklemesinin müstehab olduğunu söyleyen imam Ebu Hanife ile imam Ahmed’in ve taraftarlarının delilidir. Çünkü bu ha­diste söz konusu erkeğin karısını boşamak için ikinci hayızdan sonraki temizlik halini beklemesi isteniyor. Sözü geçen ulema bu hadise bakarak (2179 numaralı hadis) bu durumda olan bir erkeğin karısını boşamak için temizlik halini beklemesine dair emrin istihbab için olduğunu söylemişlerdir.[30]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir kimsenin karısını hayızlı iken boşaması haramdır.Binaenaleyh bu durumda olan bir kim­senin karısına dönmesi icâbeder. Şafiî ulemasından Nevevî’nin beyânına göre “Hayızlı kadını rızası olmadan boşamanın haram olduğunda bütün ulema ittifak etmişlerdir”. Ancak bu talak yine de vakidir. Haricilerle Rafizîler bu bâbda ehl-i sünnet imamlarına muhalefet ederek hayız hâlin­de yapılan talakı hükümsüz saymışlardır.

2. Karısını hayızlı iken boşayan bir kimseye, karısına dönmesi ve bo­şamak için, içinde talak verilen hayızdan sonraki ikinci temizlik devresini beklemesi emredilir. İmam Ebu Hânife bu görüştedir. İmam Şafiî ile imam Ahmedin de bu görüşte olduklarına dair bir rivayet vardır. Sözü geçen nıez-heb imamlarının üçü de hayız hâlinde verilen talakın sünnete aykırı oldu­ğu meselesinde ve sünnete uygun olan talakın, içerisinde cima bulunma­yan temizlik hali olduğunda ittifak etmişlerdir. Delilleri ise ‘kadınları bo-şadiğımz zaman iddetleri içinde boşayın”[31] âyeti kerimesidir.

Ayrıca karısını hayız hâlinde boşayan bir kimsenin karısına dönmesi­nin hükmü ulema arasında ihtilaflıdır. Şâfiîlerle, Evzâî, imam A’zam, şâir Küfe uleması, imam Ahmed b. Hanbel ve diğer birçok ulemaya göre bu erkeğin karısına dönmesi müstehabtır. Malikilerle Hanelilerden Hidâye sa­hibi ve bir rivayette imam Ahmed vacib olduğu görüşündedirler.[32] An­cak bu dönüşün üç talak hakkını kullanmamış olanlar için söz konusu ol­duğunu unutmamak gerekir. Binaenaleyh üç talak hakkını da kullanmış olan bir kimsenin karısına dönmesi mümkün değildir.

3. Metinde geçen “sonra onu ya temizlendiğinde ya da hâmile iken boşasın” sözü bir kadını hâmile iken boşamanın sünnete aykırı olmadığını bu şekilde verilen bir talakın “sünnî talak” olduğunu ifade etmektedir. Binaenaleyh kişi, böyle bir kadını icabı halinde istediği vakitte boşayabilir. Ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir.

Hanefi imamlarından imam Ebu Hanife ile Ebu Yusuf hayız görme­yen küçük kız ile hayızdan kesilmiş yaşlı kadını ve hâmile kadını sünnete uygun olarak boşayabilmek için her ayda bir defa olmak üzere üç ric’i talak ile boşamak ve her ayın başında ona ric’at etmek şarttır. Cima’dan sonra boşamakta da bir sakınca yoktur. İmam Muhammed ile İmam Züfer ve Mâlik’e göre ise, hamileyi sünnete uygun olarak boşayabilmek için doğuruncaya kadar verilen talak sayısının birden fazla olmaması gerekir.[33]

4. Karılarını hayızh iken boşamış olan kimseler, karılarına dönmek hususunda kimseden izin almakla mükellef değildirler. Çünkü Hz. Pey­gamber “dön” emrini Hz. îbn Ömer’e yöneltmiştir. Onun velisi olan Hz. Ömer sadece arada bir vasıtadır. Nitekim “kocaları da bu arada barışmak isterlerse onları geri almağa daha çok hak sahibidirler…”[34]

 

2182. …Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre kendisi hanımını hayızh iken boşamış (babası) Ömer de bunu Rasü-lullah (s.a.)’e haber verince, Rasûlullah (s.a.) kızmış sonra (şöyle) buyurmuştur: “O’na emret hanımına dönsün onu temizlenip de sonra (tekrar) hayizlamncaya ve (bu hayızdan) sonra (tekrar) temizlenin­ceye kadar (nikâhı altında) tutsun. Sonra isterse temizken (kendisiyle) münâsebette bulunmadan boşasın. tşte zikri yüce olan Allah’ın emrettiği şekilde iddete uygun olan talak budur.”[35]

 

Açıklama

 

Bu hadisi râviler içerisinde Sâlim’den başka hiçbir râvi “Rasûl-i Ekrem’in İbn Ömer’in karısını hayızh iken boşadığına kızdığını” nakletmem iştir. Şafiî ulemasından İbn Hacer el-Askalanî bu mevzuda şunları söylüyor: “Ben Salim’in rivayetinde gördü­ğüm bu ilâveyi Salimden başka hiçbir râvinin rivayetinde görmedim. Sa­lim ise, bu hadisin râvilerinin en büyüğüdür. Bu ilâveden anlaşılıyor ki kadını hayızh iken boşama hâdisesi, İbn Ömer’in karısını bu şekilde boşa­masından önce de vuku bulmuştur. Çünkü Rasûl-i Ekrem’in bir kimseye daha önce yasaklamadığı bir işi yaptığından dolayı kızdığı görülmemiştir. Rasûl-i Ekrem, Hz. îbn Ömer’in karısını hayızh iken boşamasına kızdığı­na göre, böyle bir hâdisenin daha önce de vukû’a gelmiş olduğunu ve o zaman Rasûl-i Ekrem’in bu şekilde verilen bir talakı yasakladığını gösterir. Hz. Ömer’in bu boşama hadisesini duyar duymaz hemen Hz. Pey­gambere koşmuş olması, bir kadını hayızh iken boşamanın ilk defa vuku bulduğunu ve Hz. Ömer’in de bu ilk defa karşılaşılan hadise karşımda telaşlandığından dolayı Rasûl-i Ekrem’e koştuğunu ifade etmez. Çünkü Hz. Ömer’in bu telaşı hayızh bir kadını boşamanın yasaklandığını bilme­sinden, fakat nasıl hareket edileceğini kestirememesinden ileri gelmiştir. Nitekim îbn Dakiku’1-îyd de aynı görüşü ileri sürdükten sonra Rasûl-i Ekrem’in kızmasının kendisine talaktan evvel müracaat edilmeyip de ta­laktan sonra müracaat edilmiş olmasından doğmuş olabileceğine de ihti­mal vermektedir.[36]

 

2183. …Yunus b. Cübeyr’den rivayet edildiğine göre; (Yunus) İbn Ömer’e;

Hanımını kaç defa boşadın? diye sormuş da, (İbn Ömer): Bir defa, diye cevap vermiştir.[37]

 

Açıklama

 

2180 numaralı hadis-i şerîfin şerhinde açıkladığımız gibi bazı râviler bu hadisi naklederken Hz. İbn Ömer’in, hanımını üç defa boşadığını rivayet ederek büyük bir hataya düşmüşler­dir. Nitekim Müslim Sahih’inde bu gerçeği işaret etmek maksadıyla şu ifadeyi kullanmıştır: “Leys, Bir talak sözünü naklederken daha belleyişü davranmıştır”[38] Müslim’in bu ifadesiyle daha Önce tercümesini sunduğu­muz 2180 numaralı hadis, mevzumuzu teşkil eden bu hadisdeki İbn Ömer’in hanımını bir defa boşadığına dâir olan rivayeti te’yid ve takviye etmekte­dirler.

Bu da gösteriyor ki, karısını hayızh iken boşayan bir kimsenin sünne­te uygun olarak talak vermek maksadıyla karısına dönüp 2179 ve 2180 no’îu hadislerde tarif edildiği şekilde talak verebilmesi için üç talak hakkı­nı da kullanmamış olması gerekir. Binaenaleyh bir kimse hayızh olan ka­rısını üç talak ile boşamışsa onun bir daha karısına dönme imkânı yoktur.[39]

 

2184. …Yunus b. Cübeyr’den; demiştir ki: Abdullah b. Ömer’e bir soru yönelterek;

Karısını hayızh iken boşayan bir adam (hakkında ne dersin?) dedim.

Sen ibn Ömer’i tanır mısın? dedi, Ben de:

Evet, diye cevap verdim. (Bunun üzerine bana şunları anlattı:)

Abdullah b. Ömer karısını hayızlı iken boşamıştı. Bunun üzeri­ne (babası) Ömer de Peygamber (s.a.)’e varıp (bu meseleyi) ona sordu (Hz. Peygamber):

“Ona emret karısına dönsün, sonra (isterse) onu temizlik müd­detinin başlangıcında boşasın”, cevabını verdi (Yunus b. Cübeyr ri­vayetine devam ederek) dedi ki: Ben (İbn Ömer’e hitaben:)

Bu (hayızlı hâlinde verilmiş olan talak da talakdan) sayılır mı? dedim de (İbn Ömer:)

Neden (olmasın)? eğer (bir insan) acze düşüp ahmaklık etse (de karısını boşasa hiç ahmaklığı veya acizliği, vermiş olduğu bu talakı geri getirir mi) ne dersin?” cevabını verdi.[40]

 

Açıklama

 

Metinde geçen “men” kelimesinin aslı “ma” olup elif  “ha” ya kalbedilmiştir ve “bu talak hesaba katılmazsa ne olur” manasına gelir. Bununla beraber sözü geçen kelimenin isim fiil olarak “bırak” veya “vazgeç” manasında kullanılmış olması da müm­kündür. Bu ihtimale göre bu kelime, “böyle konuşmayı bırak, talak vaki olduğundan şüphe etme” anlamına gelir.

Metinde geçen “acze düşüp ahmaklık etse(de karışım boşasa) ne der­sin?” cümlesi de İbn Ömer’in sözüdür. Hz. İbn Ömer bu sözü ile kendini kasdetmiştir. Nitekim bir rivayette “acze düşüp ahmaklık etsem de mi” ifâdesi vardır.[41]

Nevevî, bu sözün istifham-ı inkârı olduğunu söylemiştir. Bu takdirde mânâ: “Evet talak hesaba katılır, onun aczi ve hamakatı buna mâni değil­dir.” demek olur.[42]

 

Bazı Hükümler

 

1. Karısını hayızlı iken boşayan kimseden -eğer  bütün talak haklannı kullanmamışsa kansına dönmesi istenir. Fıkıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerim bir numara önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.

2. Hayızlı kadın için verilen talak geçerlidir. Nitekim “Bu benim için bir talak sayıldı” . manasına gelen hadis-i şerifte bu gerçeği ifade ve te’yid etmektedir. Bunda dört mezhep imamı ile cumhuru ulema ittifak et­mişlerdir. Her ne kadar aksini iddia edenler varsa da sayıları yok denecek kadar azdır.[43]

 

2185. …Ebu’z-Zübeyrin haber verdiğine göre; kendisi Urve’nin kölesi Abdurrahman b. Eymen’i, İbn Ömer’e şu soruyu sorarken işitmiş. -Ebu’z-Zübeyr (onların konuştuklarını) işitiyormuş- (Abdurrahman);

Karısını hayızh iken boyayan b\r ad ^ htKkındsMi görüşün tedir? demiş. (İbn Ömer de şöyle) cevap vermiş:

Abdullah b. Ömer Rasûlullah (s.a.) zamanında hanımını ha­yızh iken boşadı da (babası) Ömer;

Abdullah b. Ömer karısını hayızh iken boşadı diyerek (bunu Rasûlullah (s.a.)’e sordu. (Rasûl-i Ekrem de) o kadını bana geri çevirdi, (vermiş olduğum) talakı da saymadı ve;

“Temizlendiği zaman (onu) boşasın ya da (nikahı altında) tutsun” buyurdu. İbn Ömer (sözlerine devam ederek) dedi ki: “ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;

“Ey Peygamber, kadınları boşadığmız zaman, (iddetlerinin baş­langıcında) boşayın”[44] âyet-i kerimesini okudu.

Ebu Dâvud dedi ki: “Bu hadisi Yunus b. Cübeyr, Enes b. Şi­rin, Said b. Cübeyr, Zeyd b. Eşlem ve Ebu’z-Zübeyr îbn Ömer’den; Mansur da £bu Vâil’den rivayet etmişlerdir. Hepsinin manası da şudur: “Peygamber (sm.) îbn Ömer’e karısına dönmesini temizle­ninceye kadar (nikahı altında tutmasını) sonra isterse boşamasını; isterse (nikahı altında) tutmasını emretti.

Aynı şekilde bu hadisi Muhammed b. Abdurrahman Sâlim’-den, (Salim de) îbn Ömer’den rivayet etmiştir. Zührî’nin Sâlim’den yaptığı rivayeti ile Nâfi’nin İbn Ömer’den yaptığı rivayet ise, (şu mânâya gelen lâfızlardan ibarettir): “Peygamber (s.a.) İbn Ömer’e karısına dönmesini ve temizlenip sonra (tekrar) hayızlanıncaya (ve) sonra temizleninceye kadar (nikahı altında tutmasını) sonra isterse boşamasını, isterse tutmasını emretmiştir.

(Bu hadis) İbn Ömer’den Ata el-Horasanî -el-Hasen senediyle de rivayet olunmuştur. Bu hadislerin hepsi de Ebüz-Zübeyr hadisine ay kırıdır.[45]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerif hayızlı iken verilen talakın muteber olmadığım söyleyen İbn Hazm ile İbn Teymiyye, îbn Kayyim ve Şia’nın delilidir. Hattabî’nin rivayetine göre Haricîlerle Râfizîler de bu hadis-i şerife sarılarak hayız hâlinde verilen talakın geçerli olmadığı görüşüne varmışlardır. Bu görüşte olan kimselerin dayandıkları diğer de­liller de şunlardır:

1. Abdullah b. Malik’in rivayet ettiğine göre, İbn Ömer hanımım ha­yızlı  iken  boşamış,   Rasûlullah  (s.a.)’de  “Bu  birşey  değildir”   buyur­muştur.[46]

2. Nâfi’in rivayet ettiğine göre İbn Ömer, karısını hayızlı iken boşayan bir kimsenin talakının muteber olmadığını söylemiştir. Bu hadisi İbn Hazm sahih senedle rivayet etmiştir.[47]

Şevkânî’ye göre bu görüşün tercih edilmesini gerektiren delillerden biri de “Ey Peygamber, kadınları boyadığınız zaman iddetleri içinde boşayın”[48] âyet-i kerimesidir. Çünkü bu âyet-i kerimeye göre karısını, ha­yızlı iken ya da kendisiyle cinsî münâsebette bulunduğu temizlik devresin­de boşayan bir kimsenin vermiş olduğu talak muteber değildir. Çünkü bu adam karısını iddeti içinde yani kendisiyle hiç temasta bulunmadığı bir devre içinde boşamamıştır.

Ayrıca; “boşama iki defadır (bundan sonra kadını) ya iyilikle tut­mak, ya da güzelce salıvermek (lazım)dır”[49] âyet-i kerimesi de bu görü­şün tercihini gerektiren delillerden biridir. Çünkü kadını en çirkin şekilde boşamak Allah’ın haram kıldığı şekilde boşamaktır. Bu da kadını iddetin (temizlik hâlinin) dışında boşamaktır. Çünkü Allah kadını temizlik döne­mi dışında boşamayı meşru kılmamıştır.

Hayzı hâlinde verilen talakın sahih ve geçerli olduğu görüşünü savu­nan ve büyük çoğunluğu teşkil eden ulema kendi görüşlerini isbat ve karşı görüşte olanların görüşlerini red sadedinde şunları söylemiş­lerdir:

1. Hayız hâlinde verilen talakın geçerli olmadığını savunan kimselerin dayandıkları Ebu’z-Zübeyr hadisi (açıklamaya çalıştığımız hadis) bu mev­zuda gelen ve bizim görüşümüzü destekleyen sahih hadislere aykırıdır. Mu­sannif Ebu Davud’un da ifade ettiği gibi bizim görüşümüzü destekleyen hadis-i şerifler Ebu’z-Zubeyr hadisine her bakımdan tercih edilecek nite­liktedirler. Hatta Ebu’z-Zübeyr hadisini Müslim ile Nesâî de rivayet etmiş­lerse de bunların rivayetinde “(vermiş olduğum) talakı da bir şey saymadı” cümlesi   yoktur.[50] Çünkü İbn Abdrilberr’in de ifâde ettiği gibi bu cüm­le, münker olarak rivayet edilmiştir. Ebü’z-Zübeyr’den başka bu cümleyi rivayet eden olmamıştır. Bu bakımdan bu cümle bir hükme mesned veya delil olma niteliğinden uzaktır. Hele aynı mevzuda gelen ve kendisinden daha sahih olan hadisler karşısında bu cümleye delil nazarıyla bakmak hiç mümkün değildir. Binaenaleyh bu cümlenin, sahih bir senedle rivayet edilmiş olduğu kabul edilse bile, diğer sahih hadislere aykırı bir mana taşıdığı düşünülemez. Bu bakımdan bu cümleye şu manayı vermek müm­kündür: “Rasûl-i Ekrem, sünnete uygun olarak verilmediği için bu talakı doğru bir şey olarak görmedi.”

Hadis ulemasından Hattabî ise, bu mevzuda şunları söylüyor: “Ebu’z-Zübeyr bu hadisten daha münker bir hadis rivayet etmemiştir. Fakat bu cümleye şu şekilde mânâ verilecek olursa, bu münkerlik giderilmiş olur: “Rasûlullah bu talakı, kadına dönmeyi haram kılan bir engel olarak gör­medi.” Şöyle mânâ vermek de mümkündür: “Bunu sünnete uygun bir davranış olarak görmedi.”

2. Birinci maddede Ebu’z-Zübeyr hadisi hakkında söylenenler aynen Said b. Mansur’la İbn Hazm’ın rivayet ettiği hadisler hakkında da söyle­nebilir.

3. İbn Teymiyye ve taraftarlarının bu mevzudaki görüşlerine delil di­ye gösterdikleri âyet-i kerimelerde onların görüşüne dayanak olacak her­hangi bir ifade yoktur. Bu âyet-i kerimelerde sadece talakın, içerisinde cinsî münâsebet bulunmayan temizlik halinde verilmesi emrediliyor. Biz de zaten bunu savunuyoruz. Bu mevzuda hak olan Ebu Muhammed Ab­dullah b. Kudâme’nin şu sözleridir: “Kim karısını hayızh iken veya cinsi münâsebette bulunduğu temizlik döneminde boşarsa, bid’at işlemiş olur, fa­kat talakı muteberdir. Ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir.”[51]

Musannif Ebu Davud’un da ifâde ettiği gibi mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif on şekilde rivayet edilmiştir:

1. 2184 numaralı hadisteki rivayet,

2. Enes b. Sîrinin rivayeti. Bu rivayetin senedini Müslim Abdülmelik vasıtasıyla Enes b. Sirin’e ulaştırmıştır.[52]

3. Sa’îd b. Cübeyr rivayeti[53],

4. Zeyd b. Eşlem rivayeti[54],

5. Mevzumuzu teşkil eden 2185 numaralı hadis-i şerif

6. Mansur b. el-Mu’temin rivayeti[55],

7. 2181 numaralı hadis,

8. 2182 numaralı hadis,

9. 2179 numaralı, hadis,

10. Atâ el-Horasanî rivayeti[56]

Yukarıda ifâde ettiğimiz gibi bu rivayetlerden İbn Teymiyye’nin deli­lini teşkil eden Ebu’z-Zübeyr hadisi bu mevzudaki diğer rivayetlerin tümü­ne aykırıdır.[57]

 

5. Karısını Boşadıktan Sonra Şahitsiz Olarak Ona Dönmek İsteyen Kişi

 

2186. …Mutarnf b. Abdillah’dan rivayet olunduğuna göre İmran b. Husayn’a karısını boşayıp da sonra (dönmüş olmak için) onun­la cinsî münâsebette bulunan ve ne onu boşadığını, ne de ona döndüğünü şâhitlendirmeyen bir kimse(nin durumu) sorulmuş da, “Sen sünnete aykırı olarak boşamışsm, (yine) sünnete aykırı olarak dön­müşsün. Onun boşandığını da kendisine dönüldüğünü de şahidlendir ye (böyle şahitsiz boşamayı ve dönmeyi) bir daha yapma” diye cevap vermiş.[58]

 

Açıklama

 

Ric’at veya rec’at, lügatte, geri dönmek gerilemek manasına gelir.

Fıkhî terim olarak ise, “nikah milkini devam ettirmek istemek yani boşamış olduğu karısına tekrar dönerek aralarındaki eski nikah bağın de­vam ettirmek istemektir.

Ric’atin şartlan vardır: Talakı, sarih lâfızlarla yahut kinaye lafızların bazıları ile yapmak, mal mukabilinde boşamamak, üç talakı tamamlama­mış olmak, kadının medhûlün-bihâ (yani ilişkide bulunulmuş) olması. Ric’­atin iddet içinde yapılması bu şartlara dahildir.

Bu hadis verilen talakı ve ric’ati şahitlendirmenin meşru olduğunu ifade etmektedir. Her ne kadar bu hadis İmrân b. Husayn’ın sözü ise de içinde geçen “sen sünnete aykırı olarak boşamışsın” cümlesi bu hadisi merfû hadis hükmüne yükseltmektedir. Çünkü bir sahabînin sünnetle ilgili bir meseleyi anlatırken kendi kafasından rastgele konuşarak kendi sözünü RasûM Ekrem’e isnad etmesi düşünülemez.

Bir kimsenin karısını boşarken veya ona dönerken bu hareketini şahitlendirmesinin hükmü, ulema arasında ihtilaflıdır. İmam Şafiî’ye ve İmam Ahmed’den gelen bir rivayete göre, talak ve ric’ati şahitlendirmek farzdır. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif ile “sürelerinin sonu­na vardıklarında onları güzelce (nikahınız altında) tutun, yahut güzellikle onlardan ayrılın. (Eşinize tekrar dönmek veya ondan ayrılmak için) içiniz­den adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun”[59] âyet-i kerimesidir.

Hanefî uleması ile imam Malik’e ve imam Ahmed’den gelen bir riva­yete göre ise, sözü geçen meselelerde şahit bulundurmak müstehabdır. Çünkü bunlar erkeğin hakkıdır. Kadının rızasına bağlı değildir. Bu sebeble erke­ğin diğer haklarında olduğu gibi bunda da şahide ihtiyacı yoktur. Bu ba­kımdan âyet-i kerimedeki şâhitlendirme emri, şâhitlendirmenin farz değil, müstehab olduğuna delâlet eder. Bir veya iki talakla boşadıktan sonra kadına dönmenin iddet içerisinde olacağında bütün ulema ittifak ettikleri gibi ric’atin “zevcemi tekrar nikahım altına aldım, onu nikahım altında tuttum, ona döndüm,” gibi sözlerle de olabileceğinde görüş birliğine var­mışlardır. Çünkü bu sözler kitap ve sünnette müracaat lâfızları olarak kullanılmışlardır. Bu lâfızların Kur’ân’da ric’at anlamında kullanıldığına misal olarak; “Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri alma­ğa daha çok hak sahibidirler.”[60] “…Onları güzelce (nikahınız altında) tu­tun…”[61] âyet-i kerimeleri verilmiştir.

Sünnetten bir misâl olarak da “O’na (yani Abdullah’a) emret hanımı­na dönsün” anlamındaki 2181 numaralı hadis-i şerif gösterilebilir. Ulema ric’atın sadece sözle mi yoksa hem sözle hem de fiille mi olabileceği mese­lesinde ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafiî’ye ve imam Ahmed’in bir kavline göre ric’at sadece sözle olabilir. Çünkü ric’atta şahit tutmak şarttır. Nikah ve talak gibi meselelerde ancak sözler için şahit lâzım olduğuna göre ric’a-tin de sözle olması gerektiği ortaya çıkar. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre ise ric’at sözle olabileceği gibi fiillen de olabilir. Ancak bu görüşte olan ulemadan imam Malik ile İshak fiille yapılan ric’atin sahih olabilme­si için niyyetin de bulunmasını şart koşmuşlardır. Çünkü Rasûl-i Ekrem efendimiz “ameller niyyetlere göredir” buyurmuştur.

Hanefi ulemasıyla, Said b. el-Müseyyeb, Hasen el-Basrî, es-Sevrî ve el-Evzaî’ye göre ise, niyyet bulunmasa bile yine de fiille yapılan ric’at sa­hihtir. Çünkü iddet müddeti muhayyerlik süresidir. Binaenaleyh insan bu süre içerisinde karısına döndüğünü, ona dönmeyi tercih ettiğini sadece sözle ifâde edebileceği gibi sadece onunla cinsî münâsebette bulunmak suretiyle de isbat ve ifade edebilir. Bunun için niyyete ihtiyâç yoktur. Zira Cenab-ı Hak “…kocaları da bu arada barışmak isterlerse onları geri almağa daha çok hak sahibidirler…”[62] buyurmuştur. Ve aynı zamanda ric’î talakla bo­şanan kadınla cinsî münâsebette bulunmak helaldir. Çünkü bu kadın ken­disiyle î’lâ veya zihar edilen kadın gibidir ve ric’î talak ile evlilik bağı tamamen zail olmaz. İmam Mâlik’e göre ise, ric’î talakla boşanan bir kadına geri dönmedikçe onunla cinsî münâsebette bulunmak haramdır. Bunun içindir ki cinsî münâsebette bulunurken kadına dönmeyi kast et­mek gerekir.

Bu mevzuda Mâlik’î mezhebi ulemasından İbn Rüşd şunları söylemiş­tir: “Ulema ric’î talak ile boşanan kadın henüz iddet süresinde iken koca­sının onunla ne dereceye kadar ihtilâf edebileceği hakkında ihtilâf etmiş­lerdir. İmam Mâlik: “Kocası yalnız olarak onun yanında kalamaz, onjdan izin almadan yanına giremez ve onun saçına bakamaz. Fakat beraberlerinde başkası bulunduğu zaman onunla birlikte yemek yiyebilir.,” demiştir. Fakat Îbnu’l-Kasım: “İmam Malik, kişinin ric’î talak ile boşadığı karısıy­la birlikte yemek yiyebildiği görüşünden vaz geçmiştir.” der. İmam-ı Ebu Hanife de “ric’î talak ile boşanan kadının, kocasına kendini süslemesinde güzel kokular sürünmesinde, tırnaklarını kınalamasında ve gözlerine sür­me çekmesinde sakınca yoktur.” demiştir ki, Süfyan es-Sevrî, İmam Ebu Yusuf ve Evzâi de buna kaildirler. Bunların hepsi: “Kadının yanına ha­bersiz olarak, oraya sözle, veya öksürme veya pabuçlarından ses çıkarmak gibi bir hareketle geldiğini bildirmeden girmesinin caiz olmadığını” söyle-, mislerdir.

Ulemâ bu babdan olmak üzere şu meselede de ihtilâf etmişlerdir: Bir kişi karısının gıyabında onu, ric’î talakla boşadıktan sonra henüz iddet süresi bitmemişken bir daha onu nikahı altına döndürürse ve kadında sadece boşandığını işitip geri alındığını işitmediği için iddet süresi bittikten sonra evlenirse nasıl olur?

İmam Mâlik Muvatta’da “Bu kadın yeni kocası onunla gerdeğe gir­miş olsun olmasın yeni kocasınındır” demiştir. Evzâî ile Leys, İbn Sa’d de buna kaildirler. Fakat İbnu’l-Kasım imam Malik’in bu görüşünden rü-cû edip “Eski kocası daha çok hak sahibidir” dediğini rivayet etmiştir. İmam Malik’in Medine’li olan talebeleri ise, onun eski görüşünü benimse­yip “İmam Malik bu görüşünden dönmemiştir. Çünkü Muvatta’da yer verdiği bu görüşünü vefat edinceye kadar talebelerine okuyordu” demiş­lerdir. İmam Malik, Muvatta’ da ayrıca Hz. Ömer’in de buna kail oldu­ğunu söylemektedir.

İmam Şafiî ile Küfe uleması olan İmam Ebu Hanife ve diğerleri ise, “Yeni kocası onunla gerdeğe girmiş olsun olmasın, onu nikâhı altına geri döndüren eski kocası daha çok hak sahibidir” demişlerdir ki, Ebû Dâvud ile Ebû Sevr de buna kaildirler. Bu görüş aynı zamanda Hz. Ali’den de rivayet olunmuştur ve en zahir olan görüş de budur. Bu mesele hakkında Hz. Ömer’den de “Onu nikahı altına geri döndüren kocası, isterse onu kabul eder, isterse onu yeni kocasına bırakıp ona verdiği mehri geri alır.” diyerek beyanda bulunduğu rivayet olunmuştur. İmam Malik’in, birinci görüşünün delili, îbn Vehb’in Yunus’dan, Yunus’un İbn Şihab’dan, İbn Şihab’ın Said b. el-Müseyyeb’den rivayet ettiği “Karısını boşadıktan son­ra onu tekrar nikahı altına döndüren ve fakat bunu kadının iddet süresi bitip başkasıyla evleninceye kadar gizli tutan kimse hakkında sünnet şu­dur ki; bu adam bu kadın üzerinde bir hak iddia edemez. Kadın yeni evlenidği kimsenin karışıdır” hadisidir. Fakat derler ki bu hadis yalnız İbn Şihab’dan rivayet olunmuştur.

Diğer gurubun delili de şudur: “Bu kadının, evlenmeden önceki eski kocasının hakkı olduğunda icma vardır. Eski kocasının onu nikahı altına geri döndermesi sahih olduğuna göre yeni kocasıyla evlenmesi fasiddir. Çünkü başkasıyla evlenmesi -o başkası ister onunla gerdeği girmiş olsun, ister olmasın- onu eski kocasının nikâhı altından çıkaramaz.” En zahir olan budur ve Tirmizî’nin kaydettiği; “Peygamber efendimizin; “Hangi kadın iki kişi ile evlenirse, önce hangisiyle evlenmiş ise onundur ve hangi adam bir malını iki kişiye satarsa, önce kime satmış ise, mal onundur.”[63] buyurduğu hadis de buna şehâdet etmektedir.[64] Hz. Ali de karısını boşa-yıp da karısının haberi olmadan ona dönen ve döndüğünü şahitlendiren bir kimsenin karısıyla olan yeni durumu hakkında şöyle demiştir: “Bu kadın başka birisiyle gerdeğe bile girse, ilk kocasına aittir.”[65]

 

6. Kölenin (Karısını) Sünnî Olarak Boşaması

 

2187. …Nevfel oğullarının azatlı kölesi Ebu Hasan’ın haber ver­diğine göre, kendisi tbn Abbas’tan, nikahı altındaki bir cariyeyi iki talakla boşayan sonra da (bu cariyeyle birlikte) hürriyetine kavuşan köle hakkında “Bu kölenin o cariyeyle evlenmesi doğru olur mu? diye fetva istemiş de (İbn Abbâs):

“Evet Rasûlullah (s.a.) de böyle hüküm vermiştir.” demiş.[66]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerifin zahirinden anlaşılan şudur: Aslında  sadece iki talak hakkı olan bir köle bu iki talak hakkını kullanarak karısını iki talakla boşayacak olursa, karısıyla arasındaki nikah bağı sona ereceği için bir daha ona dönme hakkını kaybeder. Fakat bir köle bu iki talak hakkını kullandıktan sonra karısıyla birlikte âzâd edilecek olursa, artık hür bir insan olarak kendisiyle bir talak hakkı daha doğar ki bu talakla karısına dönebilir. Hz. îbn Abbas böyle fetva vermiş Rasûl-i Ekrem’in de bu mevzuda böyle fetva verdiğini söylemiştir.

Bu hadisi şeriften anlaşılan netice böyle olmakla beraber, uygulama bunun aksinedir. Çünkü ulemânın büyük çoğunluğuna göre Hz. îbn Ab-bas’ın Rasûl-i Ekrem’den naklettiği bu fetva Rasûl-i Ekrem’in bir defada verilen üç talakı bir talak saydığı devirlere aittir. O devirde kölenin verdiği iki talak bir talak sayılırdı. Fakat bu uygulama sonradan Rasûl-i Ekrem tarafından neshedilerek yürürlükten kaldırılmıştır.[67]

Cumhuru ulemaya göre mevzumuzu teşkil eden hadisin hükmü islâmm ilk yıllarına aittir. Sonradan neshedilnıiştir. Binaenaleyh câriye olan karısını iki talakla boşayan bir köle karısına bir daha dönemez. Talaktan sonra hürriyetlerine kavuşmuş olmaları da neticeyi değiştirmez. Binaena­leyh köle, câriye olan karısını sünnet üzere boşamak isterse talaklarını iki ayrı iddet içerisinde vermelidir.[68]

 

2188. …Osman b. Ömer de Ali (b. el-Mübârek vasıtasıyla ön­ceki hadisi Yahya b. Ebi Kesir)den ahberanî lâfızım kullanmadan aynı sened ve mana ile rivayet etmiştir. (Bu rivayete göre) îbn Abbas (şöyle) demiştir:

“Senin için bir (talak hakkı) daha vardır. Rasûlullah (s.a.) de böyle hüküm vermiştir.”[69]

Ebu Dâvud dedi ki: Ben Ahmed b. Hanbel’i (şöyle) derken işit­tim: “Abdurrezzak dedi ki; Îbnu’l-Mübârek, Ma’mer’e (hitaben):

-Bu Ebu’l-Hasen de kimdir? Vallahi o (bu hadisi îbn Abbas’-dan rivayet etmekle) büyük bir kaya (kadar ağır bir günah) yüklenmiştir” dedi.

Ebu Dâvud dedi ki: Ebu’l-Hasen, şu kendisinden ez-zührt’nin (hadis) rivayet ettiği kişidir. Zührî onun fukahâdan biri olduğunu söylerdi ve ZührîEbu’l-Hasen’den (birçok) hadisler rivayet etmiştir. Ebu’l-Hasen tanınmış bir kimsedir, (fakat) uygulama bu hadise gö­re değildir.[70]

 

Açıklama

 

Bu hadis Ali b. el-Mübârek’e ulaşıncaya kadar Ahberanâ, haddessena gibi tâbirlerle rivayet edilmişse de Ali b. el-Mübârek’ten yukarıda bulunan kimseler birbirlerinden an’ane yo­luyla rivayet etmişlerdir.

“Senin için bir (talak) hakkı daha vardır” cümlesi, “artık karınla sen, hürriyetinize kavuşturuldunuz, dolayısıyla boşama hakkı iki talaktan üçe çıktı sen bu talakların ikisini kullandığına göre, bir talak hakkın daha vardır. İstersen bununla karına döner, evlilik hayatını devam ettirebilir­sin,” demektir. Nitekim İbn Abbâs ile Zahiriye ulemâsı bu görüştedirler, fakat önceki hadisin şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi, ulemânın büyük çoğunluğu bu uygulamanın; bir insanın bir defada verdiği üç talakın bir talak sayıldığı dönemlere ait olduğu görüşündedirler. Çünkü o dönemde köle de iki talak, hakkını bir anda verecek olursa, bir sayılırdı. Dolayısıyla bir talak hakkı daha kalırdı. Sonradan Rasûl-i (Ekrem bu uygulamayı yü­rürlükten kaldırmıştır. Binaenaleyh bir köle cariye olan karısını boşadıktan sonra bir daha ona dönemez. İsterse ikisi de hürriyetlerine kavuşmuş olsunlar.

Bu mevzuda İbn Rüşd de şunları söylemektedir: Köleliğin talak sayısını azalttığında bir cemaat “icma vardır” demişlerse de Ebu Muhammad b. Hazm ile zahirîlerden bir cemaat buna muhaliftirler. Bunlar talak sayısı konusun­da hür ile köle arasında ayırım yapmamaktadırlar.,

Bu ihtilâfın sebebi, halin zahiri ile kıyas arasında bulunan tearuzdur. Zira cumhur kölenin talakım kölenin cezasına kıyas etmiştir. Çünkü köle­nin şer’î cezasının hürün şer’î cezasının yarısı olduğunda icma vardır. Za­hirîlere göre ise, herhangi bir hükümde köleyi istisna eden bir delil bulun­madıkça asıl olan serî teklifler muvacehesinde hür ile köle arasında bir fark bulunmamasıdır. Delil de onlara göre ya kitap ya sünnetten bir nass veyahut bunların zahiridir. Burada ise, böyle bir delil bulunmadığına göre kölenin, asıl olan hükmü üzerinde kalması gerekir. Öyle zannediyorum ki, talakı cezaya kiyasıetmek doğru değildir. Çünkü hüre nisbetle köleye az ceza konulması, köle noksan olduğu için ona karşı fazla sert davran­mamak içindir.[71]

Mevzumuzu teşkil eden hadis bazı kaynaklarda şu anlama gelen lâfız­larla rivayet olunmuştur:

Bir köle (câriye olan) karısını iki talakla boşadıktan sonra ikisi de azat edilmiştir. Bu erkek bu kadınla tekrar evlenebilir mi? sorusu İbn Abbas (r.a.)’a sorulduğunda İbn Abbas:

Evet (evlenebilir) dedi. Bunun üzerine îbn Abbas’a, Bu hükmü kimden (rivayet ediyorsun)? diye soruldu. O da: Rasûlullah (s..a.) bununla hükmetti, diye cevap verdi.[72]Şevkânî’nin beyânına göre İbn Abbas (r.a.) ile birlikte Câbir b. Abdullah, Ebu Seleme ve Katâde de câriye olan karısını iki talakla boşayan bir köle, karısı ile birlikte hürriyetine kavuşacak olursa, karısına dönebile­ceği görüşündedirler.[73]

Hattabî de ulemanın büyük çoğunluğunun görüşüne ters düştüğü için bu hadisin münker olduğunu, dolayısıyla, câriye olan karısını boşayan bir kölenin karısı başka biriyle evlenip de boşanmadıkça ona dönmesinin caiz olmayacağını söylemiştir.[74]

 

2189. …Âişe (r.anha)’den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.)

“Cariyenin talakı iki talak, âdeti de iki hayızdır” buyurmuştur.

(Muhammed b. Mes’ud) dedi ki bu hadisi Ebu Asım, “Hadde-seni Muzahir-Haddeseni el-Kasım an Âişete” diye Peygamber (s.a.)’den rivayet etmiştir. Ancak (Müzahir bu hadisi cariyenin) “iddeti iki hayızdır” diye rivayet etti.

Ebu Dâvûd dedi ki; “Bu hadis meçhuldür.”[75]

 

Açıklama

 

Ebu Asım bu hadisi biri, İbn Cüreyc vasıtasıyla Müzâhir’den, diğeri de doğrudan doğruya Müzahir’den olmak üzere ve birincisinde an’ane ikincisinde semâ lafızlarıyla iki defa rivayet etmiştir.

Müzahir ise kimliği meçhul bir râvidir. Ebu Hatim’e göre Müzâhir’in rivayet ettiği hadisler münkerdir. Musannif Ebû Dâvûd da aynı görüşte­dir. Nesâî onun zayıf bir râvî olduğunu, söylerken Ebu Asım en-Nebil de “Basra’da ondan daha münkerci bir kimsenin olmadığını” söylemiştir.

İmam Tirmizî de sözü geçen râvi hakkında şunları söylemiştir: Bu hadisi merfû olarak yalnız Müzahir b. Eslem’in rivayetinden biliyoruz. İlmî mesâilde Müzâhir’in bu hadisten başka bir hadisi bulunmamaktadır. Peygamber (s.a.)’in ashabından ve sonrakilerden ilim adamlarının ameli bu hadis üzeredir. Süfyan es-Sevrî, Şafiî, Ahmed ve İshak’ın kavli de budur.[76]

 

Bazı Hükümler

 

Evli olan bir cariyenin kocası, câriye üzerinde iki talak hakkına sahiptir. Kocasının hür veya köle olması bunu değiştirmez. Çünkü talak ve iddette itibar kadınadır. Binaenaleyh kadın câriye olursa, kocası onun üzerinde iki talak iddet bek­ler, fakat kadın hür olursa talak ve iddet sayısı ikiden üçe çıkar. Hanefi ulemasıyla Süfyan es-Sevri, el-Hasen, İbn Şîrîn, îkrime ve Zührî bu gö­rüştedirler. Ali b. Ebi Tâlib ile İbn Mesud’un da bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriftir. Sözü geçen ulemaya göre “her ne kadar bu hadisin senedinde hadis hafız­larının pek çoğunun zayıf kabul ettiği Müzahir varsa da İbn Hibban bu râviyi güvenilir râvîler arasında saymıştır. Tirmizî de bu hadis hakkında ilim adamlarının ameli bu hadis üzeredir” demiştir. Ayrıca Hâkim de bu râvinin güvenilir bir râvi olduğunu söylemiştir” Hanefi ulemasından İbnu’l-Hümam bu hadisle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

“Ulemânın bu hadise göre amel etmesi onun sahih bir hadis olduğu­nu gösterir. İmam Mâlik de bu hadisin şöhretinin onu, senedinin sıhhatine muhtâc olmaktan müstağni kıldığını söylemiştir.”[77]

İmam Malik ile Şafiî, Ahmed, Said b. el-Müseyyeb ve İshak’a göre ise, talakda itibar erkeğe, iddette itibar kadınadır. Binaenaleyh erkek hür olursa, hür ya da- câriye olan karısı üzerinde üç talak hakkına sahiptir. Fakat erkek köle olursa, karısı üzerinde iki talak hakkına sahiptir. Hz. Ömer ile oğlu Abdullah, Osman, Zeyd b. Sabit ve İbn Abbas’ın da görüş­lerinin bu olduğu rivayet edilmiştir. Bu görüşte olan ulema diyor ki, “Ma­dem ki talak erkeğe verilmiş özel bir haktır. Nasıl ki evlilik hakkı erkeğin durumuna göre değişir, hür iken dört kadına kadar evlenme hakkı doğar­ken köle olunca bu hak ikiye inerse; talak hakkının da erkeğin durumuna göre değişmesi ve karısı hür olan hür bir erkeğin talakının üç; karısı câriye olan bir kölenin talakının da iki olması; cariyenin de iddetinin iki defa âdet görmekle sona ermesi icabeder. Her ne kadar talakın böyle olması gerektiğinde bütün ulema ittifak etmişlerse de cariyenin iddeti mevzuunda bazıları bu görüşümüze muhalefet etmişlerdir.[78]

 

7. Nikahtan Önce Talak(In Hükmü)

 

2190. …Abdullah b. Âmir’den rivayet olduğuna göre Peygam­ber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Evlenmediğin bir kadım boşaman sahih değildir. Malik olma­dığın bir köleyi azat etmen (sahih) olmaz. Sahip olmadığın bir malı satman (caiz) değildir”

Îbnü’s-Sabah (bu rivayete sunuda) ilave etti: “Sahip olmadığın bir şeyde (yaptığın) bir nezri yerine getirmen gerekmez.”[79]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerif, imam ahmed’in Müsned’inde “bir kimse nikâhında olmayan bir kadını boşayamaz. Sahip olmadığı köleyi âzâd edemez, sahip olmadığı malı da satamaz”[80] şeklinde rivayet edilmiştir.[81]

 

Bazı Hükümler

 

1. Talak nikahın teferruatından olduğu için nikah kıyılmadan önce talakın varlığından bahse­dilemez. Bu bakımdan nikahtan önce verilmiş olan talaklar sahih ve ge­çerli değildir.

2. Bir kimse sahip olmadığı bir malı satamaz. Şayet satacak olursa, bu satış bâtıl olacağından hiçbir hukukî değeri olmaz.

3. Bir kimse sahip olmadığı bir maldan adakta bulunamaz şayet böy­le bir adakta bulunursa o adağı yerine getirmekle mükellef olmaz. Bu üç madde üzerinde ulema ittifak etmişlerdir, fakat bir kimsenin herhangi bir kadına hitaben “eğer seninle evlenirsem benden boşsun” diyerek istik­balde yapacağı nikaha bağlı olarak talak vermesi ile “her satın alacağım köle hürdür” diyerek istikbalde sahip olacağı köleye bağlı olarak azatta bulunması meselelerinde ulema arasında ihtilaf vardır. Sahabenin ve sele­fin büyük çoğunluğuna göre bu şekilde verilen talaklarla azadlarda şartlar gerçekleşse bile talak ve azad vâki olmaz. İmam Şafiî ile Ahmed, İshak, zahiriye uleması ve hadis, ulemasının büyük çoğunluğu bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzunıuzu teşkil eden bu hadis-i şeriftir.

Hanefî ulemasına göre ise, bu şekilde, şartlı olarak verilen talak ve azadlarm vaki olması, şartların gerçekleşmesine bağlıdır. Binaenaleyh bir kadına “eğer seninle evlenirsem sen benden boşsun” diyen bir kimsenin şarta bağlı olarak vermiş olduğu bu talak, adamın o kadınla evlenmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve dolayısıyla o kadın boş düşer. Aynı şekilde “heı aldığım köle hürdür” diyen bir kimsenin de satın aldığı her köle, hüi olur. tmam Mâlik’in bu mevzuda meşhur olan görüşü de böyledir. Delille­ri, Ma’mer’in Zühri’den rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: Zühri “Evlenece­ğim her kadın boş olsun, her satın alacağım câriye de hürdür” diyen bir adam hakkında “bu adam dediği gibidir,” demiş. Ma’mer, Zühri’ye “Ni­kâh kıyılmadan önce verilen talak geçerli değildir. Azad etme ise ancak köleye sahip olduktan sonra geçerli olur” mealinde Rasûlullah’dan bir hadis gelmemiş midir? diye sormuş. Zühri de Ma’mer’e “Senin dediğin; bir adamın, “falanın karısı boş olsun, falanın kölesi hürdür” gibi başka­sının karısı ve kölesi üzerinde söz sarf etmesidir” cevabını vermiştir.[82] Ha­nefi uleması mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen “talak” kelimesiyle kas-dedilen talakın, “nafiz (geçerli) talak” olduğunu binaenaleyh nikahtan önce verilen talakın geçerli olmamakla beraber sahih fakat mevkuf oldu­ğunu, nikah kıyılınca geçerlilik kazanacağım söylemişlerdir.

“Ben falanca kadınla evlendiğim gün o üç talak boştur” diyen bir kimse hakkında Rasûl-i Ekrem’in “bu nikâhı altında bulunmayan bir ka­dın hakkında verilmiş bir talaktır” buyurduğuna dair olan İbn Ömer hadisi[83] Hanefi ulemasınca asılsız bir hadisdir, delil olma niteliğinden mah­rumdur. Tenbihü’t-Tahkik isimli eserde de bu hadis hakkında şöyle denilmektedir: “Bu hadisin senedinde Ebu Halid el-Vâsıtî Amr b. Halid var­dır. Bu kişi hadis uydurmakla meşhurdur. İmam Ahmed ile İbn Me’în de bu kişi hakkında “yalancı” demişlerdir.”[84] Yine Hanefi ulemasına göre Ebu Sa’lebe’nin rivayet ettiği “Amcam bana -benim için şu kadar çalışır­san, sana şu kadını alacağım-’demişti. Ben de ona:

O kadınla evlenirsem, benden üç talakla boş olsun cevabını vermiş­tim. Nihayet günün birinde o kadınla evlenmek durumunda kaldım. Bu­nun üzerine Rasûl-i Ekrem’e varıp durumu anlattım da bana:

“Onunla evlen(ebilirsin). Çünkü ancak nikâhdan sonra verilen nikâh sahih olur” cevabını verdi. Ben de onunla evlendim.Ondan Sa’d ve Said isimli iki çocuğum dünyaya geldi”[85] mealindeki hadis de asılsızdır, delil olma niteliğinden uzaktır.

Maliki ulemasının büyük çoğunluğuna göre ise nikahlanmadan *önce yapılan boşamalar iki çeşittir:

1. Eğer adam belli bir sülâleyi ve memleketi kasdederek falan sülâle­den veya “falan köy ya da şehirden bir kadınla evlenirsem, o kadın boş olsun” gibi bir söz sarf ederek, şartlı bir talak verecek olursa, şart gerçek­leşince aldığı kadın boş olur.

2. Eğer adam böyle özel bir şehirle veya sülâleyle ilgili değil de genel kapsamlı -şartlı bir talak verecek olursa, meselâ “nikahlanacağım her ka­dın boş olsun” gibi bir söz söyler de sonra evlenirse, evlenmiş olduğu kadın boş düşmez. Çünkü böyle bir yemin dinen tevsik edilmiş olan nikah için bir engel teşkil edeceğinden muteber değildir. Rabia b, Ebi Abdirrah-man, Sevrî, Ley s b. Sa’d ve Evzâî de bu görüştedirler.

Ulemanın büyük çoğunluğuna göre, Malikî’lerin bu meseleyi böyle özel ve genel planda iki madde halinde ele almaları hiçbir delile dayan­maz. Çünkü bu mevzuda gelen hadislerin hiçbirinden böyle bir hüküm çıkarmak mümkün değildir.[86]

 

2191. …(Önceki hadis) Amr b. Şuayb’dan aynı sened ve mana ile rivayet olundu. (Ancak Amr b. Şuayb bu hadise şu sözleri de) ilâve etti;

“Kim bir günah işlemek üzere yemin ederse onun (edilmiş) bir yemini yoktur. (Sıla-i) rahmi kesmek üzere yemin edenin de (edil­miş) bir yemini yoktur.”[87]

 

Açıklama

 

Bir önceki hadis, senedinin Amr b. Şuayb’dan önceki kısmı değişmeksizin aynı manada rivayet olunmuştur. Ancak bu rivayette mânâ bakımından önceki hadisten fazla olarak akrabala­rını ziyaret etmemek üzere yemin eden bir kimsenin bu yeminine uyarak akrabaları ziyareti kesmesi gerekmediği, bilakis Allah’ın emri olan sıla-i rahim görevini yerine getirmesi ve yeminine riâyet edemediği için de keffâret vermesi icabettiği ifadesi bulunmaktadır. Aslında sıla-ı rahmi kesmekle ilgili olan bu cümlenin hükmü, metinde geçen “Kim bir günah işlemek üze­re yemin ederse onun (edilmiş) bir yemini yoktur” cümlesinin genel kapsa­mı içine girmekle beraber, özel olarak bir daha zikredilerek sıla-i rahmin önemi vurgulanmak istenmiştir.

Esasen bu cümlenin şu iki mânâya ihtimali vardır:

1. Peygamber (s.a.) bu cümlede   geçen “yemin” kelimesiyle mutlak mânâda bildiğimiz yemini kastetmiş olabilir bu ihtimale göre söz konusu cümle şu mânâya gelir: “Kim akraba ziyaretini kesmek üzere yemin eder­se bu yeminini yerine getirmesin. Bilakis o yeminin aksine hareket etsin fakat yemini bozduğu için de keffarelini versin.”

Nitekim imam Ahmed’le Müslim ve Tirmizî’nin rivayet etitği şu hadis-i şerif bu ihtimali kuvvetlendirmektedir: “Kim bir işi yapmaya yemin eder de onun aksine hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa, hayırlı olanı yapsın ve yeminin de keffâretini versin”[88]

2. Hz. Peygamber’in metinde geçen yemin kelimesiyle “adak” mânâ­sını kastetmiş olması da mümkündür. Bu ihtimale göre ise, cümlenin ma­nası şudur: “bir kimse “şu işim böyle olursa, çocuğumu kesmek üzerime vacib olsun” gibi bir nezirde bulunursa, bu yemin hükümsüz kalır. Yerine getirmek gerekmediği gibi yerine getirilmediğinden dolayı keffâret de, fid­ye de gerekmez.[89]

 

Bazı Hükümler

 

Bir günâhı işlemek üzere yemin eden bir kimsenin yapmış olduğu bu yemine uyması gerekmez.Binaenaleyh Allah’ın bir emrini terketmek veya bir günahı işlemek üzere yemili eden kimse bu yeminine uymaz fakat yeminine uymadığından dola­yı keffâret verir. Ayrıca tevbe ve istiğfar eder.

Ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedirler. Şa’bi’ye göre ise, “bir günahı işlemek üzere yapılan yemini bozmaktan dolayı keffâret gerekmez” delili ise, Ebu Hüreyre (r.a.)’nin rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: “Sizden biriniz bir işi yapmak üzere yemin eder de onun aksine hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa, aksine hareket etsin. Bu yüzden kendisine keffâret de gerekmez” bu görüşte olan Şâbi’ye göre “keffâret bir günâhı işlemekten dolayı lâzım gelir. Günah işlemeyi gerektiren yemine uyma­makta ise bir günah mevcut değildir. Çünkü günahtan kaçınmak günah değil, farzdır. Öyleyse bu yemini bozmaktan dolayı keffâret gerekmez.”

Cumhuru ulemaya göre ise, yemini bozmak keffâreti gerektirir bu yeminin günah işlemeyi gerektiren bir yemin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur. Cumhuru ulemanın, bu hükme varırken dayandıkları de­lilleri şöylece sıralamak mümkündür.

1. “Allah sizi yeminlerinizde ki lağvdan (kasıtsız olarak yaptığınız ye­minlerden) ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden Ötürü sizi sorumlu tutar. Bunun keffâreti (geleceğe bağlı olarak yaptığınız bir yemini bozduğunuz takdirde bunun cezası) ailenize yedirdiğinizin orta de­recesinden on fakiri yedir(ip doyur)mak yahut onları giydirmek yada bir boyun(köle)u hürriyete kavuşturmaktır”[90] âyet-i kerimesidir. Bu âyet-i ke­rimede bozulan tüm yeminler için keffâret gerektiği ifade edilmiş günah işlemeyi gerektiren yeminler bu genel hükmün dışında bırakılmamıştır.

2. Şa’bi’nin rivayet ettiği günah işlemeyi gerektiren yeminleri boz­maktan dolayı keffâret lâzım gelmeyeceği mealindeki hadis aksini ifâde eden hadislere tercih edilebilecek özellikte değildir.

3. Ebû Hüreyre’den rivayet edilen “kim bir işi yapmaya yemin eder de onun aksine hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa hayırlı ola­nı işlesin ve yemininin de keffâretini versin”[91] mealindeki hadis-i şerif ise, Şa’bî’nin delilini teşkil eden hadise tercih edilecek niteliktedir.[92]

4. Hz. Âişe’nin rivayet ettiği “Günah işlemek üzere adakta bulunmak caiz değildir. Böyle bir adağın keffâreti yemin keffâretidir’ ‘anlamındaki 3290 numaralı hadisdir.[93]

 

2192. …(Bir önceki hadisi) bize (İbnu’s-Serh) de rivayet etti (An­cak İbnu’s-Serh) bu rivâyet(in)e (şu cümleyi de) ilâve etti:

“Kendisiyle şanı yüce olan Allah’ın nzası gözetilen (nezr)in dı­şında (ifası) gereken bir nezir yoktur.”[94]

 

Açıklama

 

Allah’a ve Rasûlüne itaat Allah ve Rasûlünün hayat verici emirlerine sarılmak gibi başlı başına bir ibâdet ve yakınlık mânâsı taşıyan adakların dışında yapılan adakları yerine getirmek icabetmez. Binaenaleyh şarap içmek, adam öldürmek, namaz kılmamak, oruç tutmamak üzere yapılan adaklar, Allah’a isyan mânâsı taşıdıkları, rızasını değil, gazabını ve azabını mûcib davranışlar olmaları itibariyle bu gibi adakların ifası gerekmez. Nitekim Peygamber (s.a.) bir hadis-i şerifle­rinde de, “Kim Allah’a itaat etmeyi adarsa o itaati işlesin, kim de Allah’a isyan etmeyi nezre d erse, o isyanı işlemesin”[95] buyurmuştur. Çünkü nez­rin sahih olması için onun farz veya vâcib cinsinden bir ibâdet olması şarttır. Allah Teâlanın kendisine isyan edilmesini farz veya vacib kılması ise, mümkün değildir. Bu hüküm fıkıh kitaplarında şöyle ifâde edilmektedir:

“Adağın şartlarından birincisi: Adanan şeyin cinsinden bir farz bu­lunmasıdır. Namaz, oruç, sadaka gibi;

İkincisi: Adanan şeyin lizâtihi maksûd ibâdet olmasıdır. Abdest gibi başka şey için maksu tolanlar adanmakla vâcib olmaz.

Üçüncüsü: Adanılan şeyin zatı itibariyle vâcib olmasıdır.”[96]

 

8. Öfkeli İken Verilen Talak

 

2193. …Muhammed b. Ubeyd b. Ebi Salih, İlya’da ikamet etti­ği sıralarda (şunları) söylemiştir: (Bir gün) Adiy b. Adiyyi’l-Kindî ile birlikte (yolculuğa) çıkmıştım. Nihayet Mekke’ye varınca (Adiyy) beni Safiyye bint Şeybe’ye gönderdi. (Safiyye) Âişe’den (pek çok hadis) öğrenmişti. (Yanına vardığımız zaman Safiyye bana şunları) söyledi: “Ben Âişe’yi  “Rasûlullah (s.a.)’in;

“Öfke (veya zorlanma) hâlinde ne boşama olabilir ne de (köle veya cariyeyi) âzâd etmek.”[97] dediğini duydum.” derken işittim.

Ebû Dâvûd dedi ki: “Öyle zannediyorum ki el-gılâk öfke de­mektir.[98]

 

Açıklama

 

“Iğlak” kelimesi, zorlama, tehdit ve öfke anlamlarına gelir. Esasen “iğlak”, kapamak demektir. Çünkü insan zorlandığı ya da öfkelendiği zaman düşüncesi kapanır, düşünemez hâle gelir. Musannif Ebû Dâvûd bu kelimeye öfke manası verdiği için biz de tercümemizde bu mânyı esas aldık ve kelimenin öteki manasına da paran­tez içerisinde yer verdik.

Beyhakî bu kelimenin öfke ve zorlanma manasına geldiğini fakat ğalak kelimesininse sadece öfke anlamında kullanıldığını ifade ederken el-Farisî, zâten halkın çoğunun Öfke hâlinde talak verdiğini söyleyerek me­tinde geçen “ığlak” kelimesine “öfke” mânâsı vermenin yanlış olduğu­nu söylemiştir.[99]

Hanbelî ulemasından İbnu’l-Kayyim’e göre öfke üç kısımdır:

1. Aklı gideren ve sahibini, ne dediğini ve sözleriyle ne kast ettiğini bilemez hale getiren öfke. Bu çeşit öfke hâlinde verilen talakın geçerli olmadığında ittifak vardır.

2. Sahibini, söylediğini bilemeyecek ve sarfettiği sözlerin ne mânâya geldiğini anlamayacak kadar sarsmayan hafif öfkeler. Bu kısım öfkelerin talakın vukuunda engel teşkil etmediğinde de ittifak vardır.

3. Sahibinin aklını tamamen gidermemekle beraber doğru karar ver­mesine engel olan, geçtikten sonra sahibinin o anda yapmış olduğu hare­ketlerden pişmanlık duyduğu şiddetli öfkelerdir. İşte bu halde verilen ta­lakların geçerli olup olmadığı ihtilâf konusudur.[100]

 

Bazı Hükümler

 

1. Metinde geçen iğlak kelimesinin öfke manasına geldiğim söyleyen Ahmed b.  Hanbel,  Şam ve musannif Ebû Davud’a göre şiddetli gazab hâlindeki boşamaların hü­kümsüz olması gerekiyor. “Hırs gelir, akıl gider”. Akıl gidince de talakın şartlarından biri bulunmamış olur.[101]

2. Zorlanan kimsenin boşaması muteber değildir. Çünkü Peygamber (s.a.) “Ümmetimden yanılma, unutma ve üzerinde zorlandıktan (şeylerin hükmü) kaldırılmıştır.”[102]

Ayrıca “inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden, kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkara) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan (küfürle se­vinç duyan) -kimselere Allah’dan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azab vardır.”[103] âyet-i kerimesi de bu gerçeği ifâde etmektedir. Çünkü bu âyet-i kerimede içinden arzu etmediği halde baskı altında küfür eden bir kimsenin bu hareketinden dolayı hesaba çekilmeyeceği açıkça ifade edil­mektedir. Küfürde durum böyle olunca, küfrün dışında talak ve benzeri hallerde de hükmün böyle olması gerekir. Nitekim sahabeden Hz. Ömer ile Ali, İbn Ömer, İbn Abbas İbnu’z-Zübeyr, Câbir b. Semûre (r.anhum) ve mezheb imamlarından da imam Mâlik, Şafiî, Ahmed, Evzâî ve İshak (r.anhum) bu görüştedirler.

Hanefi ulemasıyla Sevrî, Zührî, Şa’bî ve Katâde’ye göre ise, zorla verdirilen talak muteberdir. Delilleri ise; “Ey Peygamber, kadınları boşa-dığınız zaman iddetleri içinde (adetten temiz oldukları sırada) boşayın…”[104] âyet-i kerimesiyle “Kocasına kızan bir kadının uyurken kocasının boğazı­na çökerek;

Ya beni boşarsm ya da seni keseceğim! tehdidiyle kendisini boşattırdığı ve bunu duyan Rasûl-i Ekrem’in “boşamada öyle uykusunun hükmü yoktur” buyurduğuna dair Safvan b. Amr hadisidir.[105] Bu görüşte olan ilim adamla­rına göre, bu âyetin hükmü gereğince iddet içinde verilen her talak muteber­dir ve zorlanan kimse o anda uğradığı zararı kendi ihtiyarıyla seçmiştir. Rızası olmamakla beraber irade ve ihtiyar vardır. Şerrin ehvenini seçmiştir talakın muteber olması için rızası şart değildir.

Ulemanın büyük çoğunluğuna göre ise, Hanefî ulemasının ve taraf­tarlarının dayandıkları âyet-i kerimenin hükmü geneldir ve sonradan sözü geçen hadislerle tahsis edilerek sınırları daraltılmıştır. Binaenaleyh zorla-1 ma altında verilen talak geçerli değildir. Ayrıca Hanefi ulemasının dayan­dığı hadisin senedinde el-Gazi b. Cebele bulunduğu için delil olma niteli­ğinden mahrumdur.

Hanbeli ulemasından îbn Kudâme’ye göre ikrahın üç şartı vardır:

1. Zorlayan kimsenin savurduğu tehditleri yapmaya gücü yeten birisi olması gerekir. Bu vasıfta olmayan bir kimsenin savurduğu tahdidler ik­rah (zorlama)dan sayılmaz.

2. Zorlanan kimsenin zorlayan kimsenin yaptığı tehditleri gerçekleşti­receğine inanması gerekir.

3. Karşıdakinin isteğini yerine getirmediği zaman uğrayacağı zararın, ölüm, şiddetli dayak, uzun bir hapis gibi büyük bir zarar olması ge­rekir…”[106]

 

9. Şaka İle Boşama

 

2194. …Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; “Üç şeyin ciddisi de, şakası da ciddidir. Nikâh, talak, rec’â”[107]

 

Açıklama

 

Hadisin zahiri, nikah sözü kullanılarak şakadan kıyılan nikah ile boşama sözü kullanılarak şakadan verilen talakın sahih ve geçerli olduğu gibi, bir kimsenin bir veya iki talakla boşadı-ğı karısına “rec’â” sözünü kullanarak şaka ile dönmesinin de sahih ve geçerli olduğunu ifâde etmektedir. Ancak her ne kadar ilim adamları ev­lenme niyyeti olmadan şakadan nikâh sözü kullanılarak kıyılan nikâh ile rec’â sözü kullanılarak yapılan dönüşün sahih ve geçerli olduğunda ittifak etmişlerse de boşama niyeti olmadan şakadan talak sözü kullanılarak veri­len talakın sahih olup olmadığı meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ebu Hanife ile Şafiî’ye göre bu şekilde verilen talak sahih ve geçerlidir. Delille­ri ise, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle Tâberânî’nin rivayet ettiği “Üç şeyde şaka caiz değildir: Nikah, talak, köle azat etmek…”[108] mea­lindeki hadis-i şeriftir.

İmam Mâlik ile imam Ahmed’e göre ise, talakta niyyet şarttır. Binae­naleyh talak manasında sarih olan bir kelimeyi kullanarak şaka ile verilen talak sahih değildir. Delilleri ise, “Eğer boşamaya azmederlerse…”[109] âyet-i kerimesidir. Bu görüşte olan ilim adamlarına göre “bu âyet-i kerime tala­kın vuku bulması için azmin şart olduğuna delâlet etmektedir. Şaka azim olmadığına göre şaka ile verilen talak sahih değildir.”

Bahr sahibi İbn Müceym ise, “azm sarih olmayan lâfızlarda aranır, sarih lâfızlarda ise azme ihtiyaç yoktur.” diyerek bu görüşü reddetmiş ve bu âyet-i kerime ile mevzumuzu teşkil eden hadisin arasım te’Iif etmiş­tir. Aslında bu âyet-i kerime ile hadisi şerifin arasını cem’ etmeye hiç de ihtiyaç yoktur. Çünkü sözü geçen âyet-i kerime karısına yaklaşmamak üzere yemin eden kimsenin durumuyla ilgilidir. Hadis ise şaka ile verilen talakla ilgilidir. Netice olarak^şaka ile verilen talâkın geçerli olduğunu söyleyenle­rin delilleri daha kuvvetlidir.[110]

 

9-10. Karısını Üç Talakla Boşayan Kimsenin Bir Daha Karısına Dönmesi Neshedilmiştir

 

2195. …İbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: “Boşanmış kadınlar üç kur’ (üç adet veya üç temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetler­ler (hamile olup olmadıklarına bakarlar.) Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri

(karınlarında çocuk bulunduğunu veya hayızlandıklarını saklamala­rı) kendilerine helal olmaz.”[111] âyeti (şu sebeble inmiştir: Cahiliyet dev­rinde) bir adam karısını boşadığı zaman onu üç talakla bile boşamış olsa, o kadına dönmeye en çok hak sahibi olan yine o kimse olurdu. (Bunun üzerine Allah Teâlâ) “Boşama iki defadır…”[112] buyurdu.[113]

 

Açıklama

 

Kocasıyla zifaf olduktan sonra bir veya iki ric’î, ya da bâin talakla boşanmış olan kadınların üç kur (üç defa âdet görme) süresince beklemeleri emredilmiştir. Aslında kur* kelimesi hem hayız, hem de temizlik manasında kullanılmaktadır. Ebu Hanife iddet bakımından bunu hayız, imam Şafiî ve Mâlik ise temizlik mânâsında anlamışlardır. Bu ikinci anlayışa göre de temizlik içinde boşanan kadın üçüncü hayız başlar başlamaz iddetini tamamlamış olur.

Kocasıyla zifaf olmadan ayrılan bir kadın içinse iddet beklemek mec­buriyeti yoktur. Çünkü “Ey inananlar, inanan kadınları nikahlayıp da, henüz onlara dokunmadan boşarsanız, onların üzerinde sayacağınız bii iddet hakkınız yoktur.”[114] âyet-i kerimesi bunu ifâde etmektedir, iddet mev­zuunu inşallah ileride 2282 numaralı hadisin şerhinde etraflıca ele alacağız.

“….Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığım gizlemeleri…”nden mak­sat, boşanan kadınların hayızlarını veya hamileliklerini doğru olarak söy­lemekten kaçınmalarıdır. Söz konusu kadınlar hayızlanmadıkları halde ha­yızlandıklarını söyleyerek, kocalarının kendilerine dönme haklarını engel­ledikleri gibi, hayız gördükleri halde hayız gördüklerini saklayarak nafaka süresini uzatmak suretiyle hakketmedikleri nafakayı alma yoluna gidebi­lir. İşte Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri bu âyet-i kerimeyle boşanmış olan kadınları bu gibi haksızlıklara sapmaktan nehyetmektedir.

Katâde’nin beyânına göre cahiliyye döneminde kadınlar karmlarındaki eski kocalarından olan çocuğu yeni evlenecekleri kocalarına nisbet ede­bilmek için hâmile olduklarını saklarlarmış.

İşte bu âyet-i kerime hamileliğini saklamayı âdet hâline getiren bu cahiliyye dönemi kadınları hakkında nazil olmuş.

Kurtûbî’nin beyânına göre ise, bir adam Rasûl-i Ekrem’e gelerek ka­rısını hâmile iken boşadığını, bu kadının karnındaki çocuğu yeni evlenece­ği kocasına nisbet edeceğinden endişe duyduğunu ifade etmiş de âyet-i kerime bu hâdise üzerine nazil olmuş.[115]

Cahiliyye döneminde erkekler de fırsatını buldukları zaman karıları­na zulm ederlerdi. Bu zulümlerden biri de kanları boşayıp belli süre sonra tekrar ona dönmesi sonra yine boşayıp yine dönmesi böylece ona işkence etmeleri ve başka bir kocaya gitmesine de imkân vermemeleri idi. Nihayet ensardan biri karısına:

Sana hiç yaklaşmayacağım, ama sen benden çözülüp ayrılamayacak­sın, dedi. Kadın:

Nasıl olur, dedi. Adam;

Seni boşayacağım, süren dolmağa yaklaşınca sana döneceğim yine boşayacağım, süren sonuna yaklaşınca tekrar döneceğim, işi böyle sürdü­receğim, dedi. Kadın bu durumu Rasûl-i Ekrem’e arzetti. Bunun üzerine Allah (c.c.) Hazretleri “Boşama iki defadır (bundan sonra kadını) ya iyi­likle tutmak ya da güzelce salıvermektir.”[116]âyet-i kerimesini indirdi.[117]

İşte yüce Allah, kadının aleyhine işleyen bu boşama sistemini kaldırdı ve erkeğe ancak iki boşamada dönme hakkı tanıdı. Üçüncü defada boşarsa artık ona dönme hakkı vermedi.[118]

 

2196. …İbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: Rükâne’nin ve kar­deşlerinin babası olan Abdü Yezid (karısı) Ümmü Rükâne’yî boşa-mış ve Müzeyne (kabilesin)den bir kadınla evlenmişti. Kısa bir süre sonra (bu kadın) Peygamber (s.a.)’e geldi (ve Ebu Rükâne’nin er­kekliğinin olmadığını ifade etmek maksatıyla) başından aldığı bir kıla (işaret ederek- Abdü Yezid’in) “Bana ancak şu kıl kadar fayda­sı vardır, başka değil. Binaenaleyh benimle onun arasını ayır” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) öfkelendi ve Rükâne ile kardeşleri­ni (yanına) çağırdı. Sonra meclisinde bulunanlara (hitaben Ebu Rü­kâne’nin çocuklarından ikisine işaret ederek);

“Falanı şu ve bu bakımlardan falanı da şu ve şu bakımlardan Ebu Yezid’e benzer buluyor musunuz?” diye sordu. Onlar da;

Evet dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem(de) Abdü Yezid’e;

“Onu boşa” diye emretti. O da (kendisinden istenileni) yaptı. Sonra (Hz. Peygamber; ilk) “Hanımın (olan) Rükâne ve kardeşle­rinin annesine dön” buyurdu. (Abdü Yezid de) .

Ya Rasûlallah ben onu üç talak ile boşadım dedi. (Rasul-ü Ekrem de:)

“Biliyorum, sen ona dön.” buyurdu ve “Ey Peygamber, ka­dınları boşadığmız zaman, onları iddetleri içinde boşaym ve iddeti sayın” âyetini okudu.[119]

Ebû Dâvud dedi ki; Yezid b. Rükâne’den (rivayet olunduğuna göre):

Rükâne hanımını kesin bir şekilde boşadıktan sonra Peygamber (s.a.) o kadını Rükâne’ye geri göndermiş. (Bu hadis olayın Ebu Rü-kâne’nin başından geçtiğini ifade eden yukarıdaki îbn Cüreyc hadi­sinden) daha sahihdir. Çünkü (bu haberi nakleden Nafi ile Abdul­lah) bunlar (hadisenin başından geçtiği) adamın çocuğu olur(lar. Bir adamın) ev halkı onu (ve başından geçen olayları) daha iyi bilir. (Ebû Dâvûd sözlerine devam ederek diyor ki; bu durumu göz önüne alarak şu neticeye varıyoruz) “Rükâne karısını sadece bir defa kesin bir şekilde boşamış Rasûl-i Ekrem’de (o talakı) bir (talak) kabul etmiştir.”[120]

 

Açıklama

 

Abdu Yezid’in eski karısı Acle bint Aclan’ı boşadıktan sonra almış olduğu Süheyme bint Uveymir isimli kadının Rasûl-i Ekrem’e gelerek başından aldığı bir kılı gösterip: “Ebû Ye-zid’in bana sağlayacağı fayda itibarıyla şu kıldan bir farkı yoktur mânâsı­na   gelen   sözler   sarfetmekten   maksadı,   “kocasının   cinsel   gücünün olmadığını” ifade ederek ondan kolayca ayrılmaktır. Oysa Abdü Yezid’in ilk karısından dünyaya gelen çocukları vardı ve bu çocuklar babalan Ab­dü Yezid’e benziyorlardı. Rasûl-i Ekrem bu durumu bildiği için derhal kadının maksadını anladı ve Abdü Yezid’in çocuklarını meclisine çağıra­rak onların Abdü Yezid’e benzediklerini ve dolayısıyla Abdü Yezid’in cin­sel gücü yerinde bir kimse olduğunu isbatladı. Boşanmak için böyle gayr-i meşru bir yola saptığı için de o kadına Öfkelendi ve Abdü Yezide onu boşamasını ve eski karısına dönmesini tavsiye etti. Abdü Yezid de o kadı­nı üç talakta kesin bir şekilde boşadığım ifade edince, Rasûl-i Ekrem metinde tercümesini sunduğumuz talak süresinin birinci âyetini delil getirerek o kadına dönmekte bir sakınca bulunmadığını ifâde etmiştir. İbn Cüreyc’-in rivayet ettiği üç talaktan sonra da dönülebileceğini ifâde eden bu hadi­sin sahih olduğu kabul edilecek olursa, cumhuru ulemaya göre onun ya nesh ya da tahsis edildiğine hükmetmek gerekir. Bezlü’l mechud yazarının ifadesine göre bu mevzuda en güzel te’vil şudur:

“Aslında Abdü Yezid Rasûl-i Ekrem’e eski karısını “elbette’ kelime­sini kullanarak kesin bir şekilde boşadığım ifâde etmiş, ancak “elbette” kelimesini duyan râvi, onun üç talak ile boşadığım zannetmiş ve hadisi kendi zan ve anlayışına göre rivayet etmiştir.”

Musannif Ebü Davud’un bu hadisin sonuna ilâve ettiği talikten anlar şildığına göre, bu hadisi bir de Nafi b. Üceyr ile Abdullah b. Ali b. Yezid b. Rükâne rivayet etmişlerdir. Nâfi bu hadisi bir defa amcası Rükâne’den, bir defa da Hz. Ali b. Ebi Talib’den olmak üzere iki defa rivayet etmiştir. Ebû Davud’un talikteki ifâdesindeki ifâdesinin zahirinden Abdullah b. Ali b. Yezid b. Rükâne’nin, bu hadisi babası Ali vasıtasıyla dedesi Yezid’den rivayet ettiği anlaşılıyorsa da aslında burada “dedesinden” kelimesiyle kas­tedilen Abdullah’ın dedesi Yezid değil, büyük dedesi yani Yezid’in babası Rükâne olması gerekir. Çünkü 2206 numaralı hadis-i şeriften anlaşılan budur.

Ayrıca İbn Cüreyc hadisinde, hadisenin Ebu Rükâne (Abdü Yezid)in başından geçtiği ifade edilirken Nafi ile Abdullah’ın hadisinde bu olayın Rükâne’nin başından geçtiği ifâde ediliyor. Musannif Ebû Dâvud. da bu hadisenin Rükâne’nin başından geçtiğini ifade eden Nafi ve Abdullah ha­disinin râvileri Nafi ile Abdullah’ın Rükâne’nin ailesinden oldukları ve bir kimsenin başından geçen bir hadiseyi ev halkının herkesten daha iyi bilecekleri gerekçesiyle îbn Cüreyc hadisine tercih etmiştir. Fakat bu hadi­senin hem Rükânenin hem de Ebu Rükena’nin başından geçmiş olması bir başka ifadeyle, hadisenin ayrı ayrı zamanlarda iki ayrı kişinin başından geçmiş olması da mümkündür. Müellif Ebu Davud bu hadisi “karısını üç talakla boşayan kimsenin bir daha ona dönmesi neshedilmiştir” başlığı altında rivayet ettiğine göre kendisi “Rükâne’nin karısını üç defa boşadık-tan sonra ona döndüğü fakat sonradan bu hükmün neshedildiği” görü­şünde olması gerekir.

İbn Kayyim’e göre Ebû Davud’un Abdullah ile Nâfi’nin hadisini ri­vayetlerin en sağlamı olarak nitelendirmesi, onun sahih bir hadis olduğu mânâsına gelmez. Bu ifâde sözü geçen hadisin zayıflık derecesinin diğer hadisin zayıflık dercesi kadar fazla olmadığı manasına gelir. Senedinde “Hz. Peygamber’in azatlı kölesi Ebu Râfi’nin oğullarından biri” tabiriyle ifâde edilen kimliği mechûl bir râvi bulunduğu için İbn Cüreyc hadisi de zayıftır. Netice olarak her iki hadis de zayıftır. Bununla beraber îbn Cü­reyc hadisi “karısını bir defada üç talakla boşayan bir kimsenin vermiş olduğu üç talak bir talak sayılır” diyenlerin delilidir. Said b. Cübeyr ile Tavus, Ata, Amr b. Dinar ve Zahiriye ulemâsı bu görüştedirler. Muham-med b. Ishâk ile AH b. Ebî Tâlib, İbn Mes’ud, Abdurrahman b. Avf ve ez-Zübeyr (r.a.)inde bu görüşte oldukları rivayet olunmuştur.

Dört mezheb imamıyla ulemanın büyük çoğunluğuna göre ise, bir defa da verilen üç talakla üç talak vâki olur. Bu şekilde talak vermek bid’at ise de geçerlidir. Sözü geçen mezhep imamları aksi görüşte olan ulemaya karşı kendi görüşlerini şöyle savunmuşlardır:

1. İbn Cüreyc hadisi zayıftır. Çünkü senedinde kimliği açığa kavuş­mamış bir râvi vardır.

2. Sahabeden bazılarının bir defada verilen üç talakın bir talak sayıla­cağına dair rivayetleri bu hükmün neshedildiğini bilmedikleri zamanlara aittir. Bu hükmün neshedildiğini öğrendikten sonra artık onlar da bu gö­rüşlerinden vazgeçmişlerdir.

Şimdi de bu şekilde boşamaları yalnız bir boşama sayanların delilleri­ni görelim:

a. “Boşama (talak) iki keredir. Sonraya iyilikle geçinmek yahut gü­zellikle ayrılmak gerekir. Allah’ın hadleri bunlardır, bunları aşmayın, Al­lah’ın koyduğu sınırları aşanlar kendilerine zulmetmiş olurlar. (Bundan sonra koca) karısını boşarsa kadın başka bir kocaya varmadan artık ona helal olmaz. Şayet bu (ikinci) koca onu boşar ve onlar da, Allah’ın koy­duğu sınırlan koruyacaklarına kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerin­de günah yoktur.”[121]

Bu âyet-i kerime boşama haklarının bir anda kullanılmamasını ayrı, ayrı zamanlarda kullanılıp arada dönülmesini bundan sonraki hayat hak­kında iyi niyetle karar verebilmek için fırsat bırakılmasını ifâde etmektedir.

b. Tavus’un rivayetine göre îbn Abbas şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) ile Ebu Bekr zamanlarında ve Ömer’in hilâfetinin ilk iki yılında üç talak bir talak idi. Ömer b. el-Hattab: “Bu insanlar düşünüp taşınarak yapma­ları gereken bir işi aceleye getirir oldular, bunu kendileri aleyhine geçerli saysak” dedi ve (üç talak olarak) muteber saydı.[122]

c. Bu hadisler yanında yukarıda isimleri zikredilmiş bulunan sahâbi ve tâbiûn fetvaları da gözününe alınmıştır.[123]

 

2197. …Mücâhid’den; demiştir ki: Ben İbn Abbas’ın yanında idim ona bir adam gelip; Karısını (bir defada) üç talakla boşadığmı söyledi. Bunun üzerine (İbn Abbas) susa kaldı. Ben de o kadını kocasına geri göndereceğini zannettim. (Bir süre) sonra (şöyle) konuştu:

Biriniz tutuyor (karısını) boşayarak bîr ahmahlık yapıyor son­ra da, İbn Abbas, İbn Abbas, diye feryad ediyor. Oysa yüce Allah “Kim Allah’tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır.”[124]

buyuruyor. Sen ise (bir defa üç talak verirken) Allah’dan korkmadın. Binaenaleyh ben sana bir çıkış (yolu) bulamam (sen bu şekilde hareket etmekle) Rabbine isyan ettin, hanımın da senden (üç talak­la) boş oldu. Halbuki yüce Allah “Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman -iddetlerinin önünde- boşaymız.”[125] buyuruyor.[126]

Ebû Dâvûd dedi ki: “Bu hadisi Humeyd (b. Kays) el-A’rac ile (Yusuf b. Süleyman el-Mahzumî isimli) bir başka râvi de Mücahid vasıtasıyla İbn Abbas’dan rivayet etti(ler).

Şu’be (b. el-Haccâc) da -Amr b. Mürre, Said b. Cübeyr zinci­riyle İbn Abbas’dan rivayet etti.

Eyyûb (b. Keysan) ile İbn Cüreyc de (ikisi birden) bu hadisi İkrime b. Halid- Said b. Cübeyr zinciriyle İbn Abbas’dan rivayet etti(ler).

İbn Cüreyc de Abdülhamid b. Rafi ve Ata zinciriyle İbn Ab­bas’dan rivayet etti.

A ‘meş ise bunu (bir defa) Malik -Haris yoluyla ve (bir defa da) İbn Cüreyc- Amr b. Dinar yoluyla (olmak üzere iki defa) İbn Abbas’dan rivayet etti. (Bu hadisi bizzat İbn Abbas’ın ağzından işi­terek nakleden Mücâhid Said b» Cübeyr, Ata, Malik b. Haris ve Amr b. Dinar gibi yukarıda adı geçen râvilerin) tümü (bir defada verilen) üç talak hakkında (İbn Abbas’tan yaptıkları rivayetlerde şu sözü) söylediler: “İbn Abbas (bir defa verilen) üç talakı geçerli kıldı ve (kendisine gelen adama hitaben) -aynen İsmail’in Eyyüb vasıta­sıyla Abdullah b. Kesir’den naklettiği (2197 numaralı) hadisfte de anlatıldığı) gibi (karın) “senden boş oldu” dedi.

Ebû Dâvud dedi ki; Hammâd b. Zeyd de Eyyûb -İkrime zinci­riyle İbn Abbas’tan (şu sözü) rivayet etti; (Sen karına) bir ağızla; “sen üç talakla boşsun” dersen, o bir (talak)dır.

Bu hadisi İsmail b. İbrahim de Eyyüb vasıtasıyla İkrime’den rivayet etti. (Bu rivayette) şu (bir defada verilen üç talakın bir talak olduğunu ifade eden söz, İbn Abbas’ın değil de) (İkrime’nin) sözü (olarak geçmekte)dir. (İsmail b. İbrahim bu rivayetinde) İbn Ab­bas’dan bahsetmemiştir.[127]

 

Açıklama

 

Musannif Ebû Davud’un Mücâhid vasıtasıyla İbn Abbas’dan rivayet ettiği bu hadis-i şerif bir defa da verilen üç talakın üçünün de geçerli olduğunu ve bu şekilde verilen talakdan sonra artık erkeğin kadına dönemeyceğini ayrıca sünnet olan talakın te­mizlik döneminde temasta bulunmadan verilmekle gerçekleşeceğini ifade etmektedir. Metinde geçen : bundan böyle onları iddetlerini gözeterek boşayın”[128] âyet-i kerimesi bunu ifade eder. Her ne-kadar bu âyet-i kerimede metinde Hz. İbn Abbas’ın kıraatine uygun ola­rak : onları id deUerinin önünde boşayın” şek­linde rivayet edilmişse de aslıda bu iki kıraat arasında netice itibariyle bir fark yoktur. Bu meseleyi M. Hamdi Elmalı şöyle açıklar: “Bu iki mana ise mütelâzimdir. Çünkü hayzın önü, istikbali, gayesi tuhur (temizlik)dir. Abdullah b. Mesud hazretleri bu mânâyı “… : cima’da bulunul­mamış olan temizlik hâli” diye ifade ederken İbn Abbas hazretleri de “…iddetlerinin önü” şeklinde ifâde etmiştir. Hz. İbn Abbas ile Hz. İbn Me-sud’un bu açıklamalarından çıkan netice şudur: “Kadınlarınızı sayılı hayız günlerinin önünde yakınlık yapılabilecek olup da yapılmamış olan temiz­lik halinde temiz olarak boşayımz.” Ulema ancak bu mânâya uygun ola­rak yapılan talakın sünnî olabileceğinde ittifak etmişlerdir.[129]

Musannif Ebû Dâvud bu hadis-işerifinsekiz ayrı rivayetini nakletmiş-tir. Bu haberlerden 1. Mücâhid, 2. Said İbn Cübeyr, 3. Said b. Cübeyr, 4. Ata, 5. Malik b. el-Haris,6. Amr b. Dinar tarafından nakledilen ilk altısında Hz. İbn Abbas’ın bir defada verilen üç talakın üçünün de mute­ber sayıldığı görüşünde olduğu ifade edilirken İkrime’nin Hz, îbn Abbas’dan rivayet ettiği yedinci haberde Hz. İbn Abbas’ın bir defada verilen üç talakın bir talak sayıldığı Eyyûb’un İkrime’den rivayet ettiği haberde de, Hz. İkrime’nin bir defada verilen üç talakın bir talak sayıldığı ifadesi yer almaktadır.

Sünen-i Ebû Dâvud şârihi Emin Mahmut el-Hattab bu haberlerden birinci ,yedinci ve sekizinci haberleri musannif Ebû Dâvûd’dan başka ri­vayet eden bir kimseye rastlayamadığını ifâde ederken diğer haberleri, Ebû Dâvûd’dan başka nakleden kaynaklar ayrı ayrı işaret etmektedir.[130]

Fıkıh ulemasının bu mevzu ile ilgili görüşlerini bir numara önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmemekteyiz.[131]

 

2198. …a) Muhammed b. Iyas’dan (rivayet olunduğuna göre); İbn Abbas ile Ebû Hureyre ve Abdullah b. Amr b. el-As’a; kocası­nın (daha cinsi münâsebette bulunmadan bir defada) üç talakla boşadığı bir kız(m durumun)dan sorulmuş da hepsi “O kız başkasıyla evleninceye kadar ona helal olmaz.” diye cevap vermişler.

b) Ebû Dâvud dedi ki… Muaviye b. Ebi Ayyaş kendisinin biz­zat şahid olduğu bu olayı (şöyle rivayet etmiştir); Muhammed b. îyas b. el-Bükeyr, İbnü’z-Zübeyr ile Asım b. Ömer’e gelerek bu (haberde geçen) soruyu sormuş, her ikisi de; “Git (bunu) îbn Abbas ile Ebu Hureyre’den (sor), ben onları Âişe (r.anha)mn yanında bı­raktım, geldim” diye cevap vermiş (Muhammed b. İyas bu sözü söyledikten) sonra (yukarıda geçen) şu (Muhammed b. İyas’ın nak­lettiği) haberi rivayet etmiştir.

c) Ebû Dâvud dedi ki: Bu mevzuda îbn Abbas’in sözü şudur: (Bir defada verilen) üç talak (insanın) evlenip cinsi münâsebette bu­lunduğu kadım da cinsi münasebette bulunmadığı kadını da boş dü­şürür. (Artık bu kadın) başka bir kocayla evleninceye kadar ona helal olmaz. Bu (haber) Para değişimi ile ilgili habere benziyor. (Şöyle ki) îbn Abbas (peşin olarak yapılan) para değişiminde (değiştirilen paradaki eşitsizliğin faiz sayılamayacağını) söylerdi. Sonra bundan döndü.[132]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerif îbn Abbas’ın önceleri bir defada verilen üç talakın bir talak. sayılacağı görüşünde iken son­radan bu görüşünden dönüp bir defada verilen üç talakın üç talak sayıl­ması gerektiğine hükmettiğini ifâde etmektedir.

Birinci haberde geçen “kız” kaydı, kayd-ı ihtirâzî olmayıp kayd-ı itti­fakı olduğundan îbn Abbas’ın bu görüşü sadece kocasının cinsî münâse­bette bulunmadan’ önce boşadığı kızlara ait bir görüş değil, bir defada üç talakla boşanan bütün kadınlara şâmildir. Fakat Hz. îbn Abbas sonra­dan bu görüşünden dönerek bir defada verilen üç talakın üçünün de mute­ber olduğuna ve karısını bu şekilde boşayan bir kimsenin, o kadın bir başka kocayla normal olarak evlenip de yine normal olarak boşanmadıkça onunla evlenemeyeceğine hükmetti. Daha öncede açıkladığımız gibi dört mezhep imamıyla birlikte ulemanın büyük çoğunluğu da Hz. İbn Abbas’­ın bu ikinci görüşünü benimsemişler ve bununla fetva vermişlerdir. Nite­kim imam Mâlik’in rivayet ettiği şu hadis-i şerifler de Cumhurun bu görü­şünü desteklemektedir.

Muhammed b. Abdurrahman b. Sevbân’dan rivayet edildi. Muham­med b. îyas b. el-Bükeyr şöyle dedi: Adamın birisi zifafa girmeden karısı­nı üç talakla boşadı. Sonra boşadığı bu hanımla evlenmek istedi. Bunun üzerine (yanıma) fetva sormaya geldi. Beraberce Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre’ye gittik. (Meseleyi) onlara sordu. Onlar;

Kadın başka bir koca ile evlenmeden onunla evlenemezsin dediler. Oda.

Ben onu yalnız bir talakla boşadım, deyince İbn Abbas;

Nimeti elinden kaçırdın, dedi.[133]

Ata b. Yesar, şöyle dedi: Adamın biri Abdullah b. Amr b. el-As’a karısı ile zifafa girmeden onu üç talakla boşayan başka bir şahıs hakkında (fetva) sormak için geldi.

Ata dedi ki; “İlk evlenen (ve dokunulmayan) kızın talakı bir dedim” Abdullah b. Amr b. el-As bana;

Sen hikayecisin (fıkhın derinliklerinden ne anlarsın) bir talak onu bir talak-ı bâin ile boş yapar, üç talak ise başka kocaya varıncaya kadar o kadını haram kılar, dedi.[134]

2200 numaralı hadisin şerhinde bu konuyu tekrar ele alacağız inşallah,

Musannif Ebû Davud’un naklettiği ikinci haberde de îbn Abbas (r.a.)’ın bir defada verilen üç talakın bir talak sayılacağı görüşünde iken sonradan bu görüşü terkettiği ve karısını bu şekilde boşayan kimsenin karısına bir daha dönemeyeceğine, ona dönebilmesi için o kadının sahih nikahla bir kocayla evlenip sonra ondan boşanmış olmasına hükmettiği ifâde edilmek­tedir. Bu mevzuda imam Mâlik de şöyle diyor: “Hüküm bize göre de böyledir. Bir adam dul bir kadınla evlenir, fakat cima’ etmezse bu dulun durumu da bakire kızın durumu gibidir. Bir talak onu da talak-i bâin ile boş kılar. Üç talak ise, başka bir kocaya varıncaya kadar o kadını ilk kocasına haram kılar.

Rahmetü’l-Ümme’de denilmektedir ki, İslam uleması bir kimsenin yeni evlenip de henüz dokunmadığı bir kıza “sen üç talakla boşsun” demesiyle o kızın üç talakla boş olacağında ittifak etmişlerse de bu kimsenin sözü geçen kıza peşi peşine üç defa “sen boşsun, sen boşsun, son boşsun” de­mesiyle kaç talak vaki olacağında ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife ile Şafiî ve Ahmed’e göre bu şekilde verilen talak bir talak sayılırken imam Mâlik’e göre üç talak sayılır.

Eğer bir kimse evlendikten sonra cinsî münasebette bulunduğu bir kadına bu şekilde bir talak verir de ben aslında bir talak verdim, ağzım­dan çıkan ikinci ve üçüncü talakla birinci verdiğim talakı ona duyurmak ve anlatmak istedim” derse o zaman imam Ebû Hanife ile İmam Mâlik’e göre üç talak vaki olursa da imam Şafiî ile Ahmed’e göre bir talak vaki olur. Fakat kendisiyle hiç münâsebette bulunmadığı karısını bu şekilde peşi peşine üç talakla boşarsa imam Ebû Hanife ile Şafiî’ye göre bir, imam Malik ile Ahmed’e göre de üç talak vaki olur.[135]

Ayrıca bu ikinci haberde kendisinden bilmediği bir mevzuda fetva istenen bir âlimin bilmediğini söyleyerek o meseleyi bilen bir kimseye ha­vale etmesi gerektiği ifade ediliyor. Nitekim Hz. Ali, “bilmediğim bîr me­selede bilmiyorum demek kadar içimi serinleten bir şey yoktur.” buyur­muştur.

Üçüncü haberde ise, bu görüşlere ilâveten Hz. İbn Abbas’ın peşin olarak yapılan para değişimlerinde ve yine peşin olarak yapılan aynı cins­ten olan ülçülür ve tartılır maddelerin değişiminde değişilen bu maddeler­deki eşitsizliğin veya farklılığın faiz sayılmayacağı görüşünde iken sonra­dan bu fikrinden döndüğü ifâde edilmektedir. Hz. İbn Abbas’ın bu mev-zudaki delili Hz. Üsâme b. Zeyd’in rivayet ettiği “faiz ancak veresiye olan ahş-verişlerde olur”[136] mealindeki hadis-i şeriftir. Fakat diğer bir hadis-i şerifte ise, “faiz ancak peşin yapılan ahşverişte olur”[137] buyurularak pe­şin yapılan ahş-verişlerde de faiz muamelesinin bulunabileceği ifâde edil­mektedir. Bu bakımdan cumhur-ı ulema İbn Abbas’ın dayandığı, “Nesie-den başka ribâ yoktur” hadisim “en şiddeli riba ancak nesîededir” şeklin­de te’vil etmişlerdir. Yani bu hadis “peşin yapılan alışverişlerde riba yoktur” anlamına değil, “peşin yapılan alışverişlerde ribanın kemali yoktur. Riba-nın kemali veresiye yapılan ahş-verişlerdedir” anlamına gelir.[138]

Nitekim Hâkim, Hz. İbn Abbas’ın bu görüşünden döndüğünü ve Al­lah’a tevbe ettiğini rivayet etmiştir. Hâkimin rivayetine göre Hz. İbn Ab-bas “Vallahi ben müslümanların peşin olarak yaptıkları her nevi alışverişi helal görüyordum. Abdullah b. Ömer’in Rasûlullah (s.a.)’den benim bil­mediğim bir hadisi bellediğini işitince şimdi Allah’a istiğfar ediyorum” demiştir.[139]

Hâkim’in rivayet ettiği diğer bir hadiste ifade edildiğine göre “Hz. İbn Abbas ömrünün bir kısmında peşin yapılan alışverişlerde riba olmaya­cağına inanırmış. Bir gün Ebu Said el-Hudri ile karşılaşınca Hz. Ebu Said ona;

Ya İbn Abbas, sen halka faiz yedirirken Âllah’dan korkmuyor mu­sun? Rasûlullah (s.a.)’in “birgün hurma hurma karşılığında, buğday buğ­day karşılığında, arpa arpa karşılığında, altın altın karşılığında, gümüş gümüş karşılığında misli misline ve peşin olarak değiştirilir. Kim bu alış-verişte bir fazlalık alırsa o faizdir.” buyurmuş olduğunu duymadın mı? demiş. Hz. İbn Abbas da:

Ey Ebû Said, Allah seni cennet ile mükafatlandırsın, bana unuttu­ğum bir meseleyi hatırlattın. Allah’a istiğfar ve tevbe ediyorum demiş.[140]

Abdurrezzak’ın Musannaf ında Tâvus’un “İbn Abbas hiç dokunma­dığı karısını bir defa da üç talakla boşayan bir kimsenin bu talakını bir talak sayardı” dediği rivayet ediliyorsa da[141] Tâvus’un, İbn Abbas’ın bu görüşünden döndüğünü bilmediği için bu sözü söylediğinde şüphe yoktur.[142]

 

2199. …Tâvus’dan rivayet olunduğuna göre Ebu’s-Sahbâ adın­da İbn Abbas’a çok soru soran bir adam (îbn Abbas’a)

Sen Rasühıllah (s.a.) ile Ebû Bekr devrinde ve Ömer’in halife­liğinin ilk yıllarında, bir adam karısını cinsi münâsebette bulunma­dan (bir defada) üç talakla boşarsa (Rasûlullah ve bu iki halifesinin) bu talakı bir talak saydıklarını bilimyor musun? dedi. İbn Abbas da:

Evet Rasûlullah (s.a.) ile Ebu Bekir devrinde ve Ömer’in hali­feliğinin ilk yıllarında bir adam karısını cinsî münâsebette bulunma­dan (bir defada) üç talakla boşarsa, bu talakı bir talak sayarlardı. Fakat Ömer halkın bunu çoğalttıklarını görünce onların aleyhine olarak (bu şekilde verilen üç talakın) üçünü de geçerli kıldı” cevabı­nı verdi.[143]

 

Açıklama

 

Bu hadis, bir kimsenin karısını temasta bulunduktan sonra boşamasıyla hiç temesta bulunmadan boşaması arasında fark gören kimselerin delilidir. Şevkânî’nin beyânına göre bu görüş­te olan ilim adamları “bir kimsenin hiç temasta bulunmadığı karısına bir defa: “Sen benden boşsun” demesiyle aralarında beynünet-i kübrâ vâki olup bir daha birleşmelerine imkân kalmadığını, üç talak ile boşaması ha­linde ikinci ve üçüncü talakın lağvolduğunu; temasta bulunduğu karısına bu sözü sarfetmesiyle ise, sâdece bir ric’i talak meydana geldiğini” söylemişlerdir.

Biz mezhep imamlarının bu mevzudaki görüşlerini bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıklamış bulunmaktayız.

“Ömer’in halifeliğinin ilk yıllarında” sözü, bazı rivayetlerde “Hz. Ömer’in halifeliğinin ilk iki senesinde[144] bazılarında da “ilk üç senesinde”[145] şeklinde, geçmektedir.[146]

 

Bazı Hükümler

 

Kendisiyle hiç münâsebette bulunmadığı karısını bir defada olmak üzere uç talaşla boşayan kim­senin bu talakı bir talak sayılır. Tavus ile Zahiriye ulemasından bazıları ve Muhammed b. İshak bu görüştedirler. Mezhep imamlarıyla selef ve halefin büyük çoğunluğu ise, bir kimse karısına bir defada “sen üç talak ile boşsun” derse-, üç talak vaki olur. Çünkü daha önce geçen deliller bunu ifâde etmektedir.

Şafiî ulemasından imam Nevevî’nin beyânına göre islâmın ilk devirle­rinde bir kimse karısına peşi peşine üç defa “sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun” dedikten sonra “ben ikinci ve üçüncü sözümle birinci nikahı­mı kast ettim, ikinci bir talaka niyyet etmedim” derse, iyi niyetlerine gü­venilerek bu talak bir talak sayılırdı. Fakat daha sonra insanların ikinci ve üçüncü tekrarlarında yeni bir talakı kastettikleri anlaşılınca artık bu çeşit talakları üç talak sayıldı.[147]

 

2200. …Abdullah İbn Tâvus’un babası Tâvus’dan rivayet etti­ğine göre; Ebu’s-Sahbâ, İbn Abbâs’a;

“Sen, Peygamber (s.a.)’le Ebu Bekr devrinde ve Ömer’in hilâ­fetinin (ilk) üç yılında üç talâkın bir (talâk) sayıldığını biliyor mu­sun? demiş de, (İbn Abbâs);

Evet, cevabım vermiş.[148]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerîf, Nesâî’nin rivayetinde “Ebû’s-Sahbâ İbn Abbas a gelerek;

Ey İbn Abbâs! Peygamber zamanında, Ebû Bekr zamanında ve Ömer’­in hilâfetinin ilk yıllarında üç talâkın bir talak sayıldığım bilmiyor musun? diye sordu. İbn Abbâs da:

Evet biliyorum, diye cevap Verdi, şeklindedir. İmam Ahmed’in Müsned’i ile Müslim’in Sahih’i ve Beyhaki’nin Sünen’inde ise; İbn Abbâs dedi ki:

Rasûlullah (s.a.) ile Ebû Bekr devirlerinde ve Ömer’in hilafetinin iki yılında üç talâk bir sayılırdı. Bilâhare Ömer b. Hattâb: “İnsanlar kendile­rine mühlet verilmiş olan bir işte acele gösterdiler; keşke şunu onlara infaz etse idik dedi ve onu kendilerine infaz etti.[149] şeklinde geçmektedir.

Bütün bunlar Hz. Peygamber devrinden itibaren Hz. Ömer’in hilafe­tinin üçüncü yılına kadar bir lâfızla verilen üç talâkın bir talâk sayıldığını, sonra Hz. Ömer’in bu şekilde verilen talakı üç talâk kabul etmeye başladı­ğını o zamandan itibaren de halk arasında bu uygulamanın yaygınlaştığını ifâde etmektedirler. Ulemâdan bazıları mevzumuzu teşkil eden bu hadîs-i şerifin zahirine bakarak bir sözle verilen üç talâkın bir talâk sayılacağına hükmetmişlerdir. Sahâbe-i kiramdan Zübeyr b. el-Avvâm ile Abdurrahmân b. Avf bu görüştedirler. Bu görüş aynı zamanda Hz. îbn Abbâs ile Hz. Ali b. Ebi Tâlib ve Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’den de rivayet edilmiştir.

Tabiûn ulemasından da İbn Abbâs’ın azatlı kölesi İkrime ile Tavus, Muhammed b. İshak bu görüşte oldukları gibi zahiriyye ulemasının pek-çoğu da bu görüşü benimsemişlerdir. İbnu’l-Kayyim’in beyanına göre imam Malik ile Ahmed’in ashabından bazıları bu görüşte oldukları gibi Hanefi ulemasından da bu görüşte olan kimseler vardır.[150] Ancak İbnu’l-Kayyim’in bu sözünü olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Çünkü Hz. Ömer bir sözle üç talâk veren kimsenin verdiği bu talâkın üç talâk sayıla­cağını ve eski uygulamanın, yürürlükten kalkmış olduğunu ilân ettikten sonra hiçbir ilim adamı bunun aksine fetva vermemiştir. Esasen bu hük­mü yürürlükten kaldıran bir delil mevcut olmasaydı ne Hz. Ömer eski uygulamayı yürürlükten kaldırırdı, ne de diğer sahâbe-i kiram Ömer’in bu yeni uygulamasını tasvib ederlerdi. Bilakis hepsi de Hz. Ömer’e bu uygulamasında karşı çıkarlardı.

Bir defada verilen üç talâkın üç talâk sayıldığını iddia edenlerin mevzumuzu teşkil eden hadis hakkındaki görüşlerini ve dayandıkları delilleri şöylece sıralayabiliriz:

1. İbn Abbâs hadîsi muzdaribtir ve İbn Abbâs ile diğer sahâbilerden mütevâtir olarak rivayet edilen “bir defada verilen üç talâkın üçünün de geçerli olacağına dair hadislere aykırıdır. Binaenaleyh tevatür derecesine ulaşan hadisleri bırakıp da muzadrib hadislerle amel etmek asla caiz ola­maz .Maliki ulemasından Kurtubî de bu mevzuda şunları söylüyor: “İbn Abbas hadisinin lafzında ızdırap vardır. Hadisin zahir olan mânâsı o asrın bütün râvileri tarafından nakledilmemiştir. Oysa âdet o mananın bütün halk kitleleri arasında yayılmasını ve yalnız İbn Abbâs’a münhasır kalma­masını gerektirir. İşte bu cihet, hadisin zahiri ile amelin bâtıl olduğunu kesin olarak ortaya koymasa bile en azından üzerinde durup uzun uzun düşünmeyi gerektirir.

2. Hattâbi’nin beyânına göre İbn Abbâs hadisinde geçen “üç talâkla boşamak”, sözünden maksat “elbette kesinlikle” sözünü kullanarak bo­şamaktır. Binaenaleyh eskiden bir adam karısına “sen elbette boşsun” derse, sözünün tefsirine bakılırdı. Çünkü bu söz bir talâkla boşamak anla­mına geldiği gibi üç talâkla boşamak anlamına da gelirdi. Hz. Ömer devri gelince bu sözün sadece üç talâkla boşamak anlamında kullanılan sarih bir söz olduğuna hükmedildi. Nitekim İmam Buhârî’nin de içinde “elbette”, sözü geçen hadislerle “üç” lafzı sarahaten geçen hadisleri bir bâb altında toplamış olması imam Buhâri’nin de bu görüşte olduğunu ifâde eder.

3. İbn Abbâs hadisinde geçen “bir defada üç talâk ile boşamak” sözü “sen boşsun,” sözünü üç defa peşipeşine söylemek anlamında kullanılmış olabilir. Hz. Peygamber devri ile Hz. Ebu Bekir devrinde halk bir defa talâk verdiğini kesinlikle ifade edebilmek için “sen boşsun” sözünü üç defa üstüste söylerler ikinci ile üçüncü tekrarlamalarında hep birinci talâkı kast ederler, ikinci ve üçüncü bir talâka niyyet etmezlerdi. Hz. Ömer devrinde insanların hâli ve durumu değiştiği için bu şekilde verilen talâk­lar üç talâk sayılır oldu.

4. İbn Abbâs hadîsinin sadece kişinin hiç münâsebette bulunmadan boşadığı kadınlara ait olması da mümkündür. Nitekim Said b. Cübeyr ile Tâvûs, Atâ ve Amr b. Dinar bu görüştedirler. Sözü geçen bu ilim adamları “yeni evlendiği bir kadını üç talâkla boşayan bir kimsenin ver­miş olduğu talâklar bir talâk sayılır” demektedirler. İlim adamlarının bü­yük çoğunluğu ise, aksi görüştedirler. Nitekim Rabia b. Ebi Abdirrahmân ile İbn Ebi Leylâ, el-Evzâî, Leys b. Sa’d ve Malik b. Enes, “Yeni evlen­miş olduğu bir kadınla hiç cinsî münasebette bulunmadan onu üç defa peşi peşine “sen boşsun” diyerek boşayan bir kimse o kadın başka bir kocayla nikahlanıp da normal olarak ondan boşamhadıkça onunla evlenemez,” demektedirler. Süfyan es-Sevrî ile ashâb-ı re’y İmam Şafiî, Ahmed ve İshâk’a göre ise, bu şekilde verilen birinci talâkla o kadın kocasına bir daha dönmemesi mümkün olmayacak şekilde beynûnet-i kübrâ ile boş olur. İkinci ve üçüncü talâk ise lağv ve yersiz olur. Bir başka tâbirle ikinci ve üçüncü talâkın hükmü olmaz.

5. İslâmdan önce Araplar kanlarını istedikleri kadar boşar belli bir süre sonra tekrar ona döner, yine boşar, yine döner, böylece Bakara Sûre­sinin 227. âyet-i kerimesinde açıklandığı gibi bu yolla kadınlara işkence edilirdi. 2195 numaralı hadîs-i şerifde açıkladığımız gibi Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri “boşama iki defadır”[151] âyetini indirerek Arabların bu tatbikatını yürürlükten kaldırdı ve üç talâkla boşanan kadınlara bir daha dönmeyi yasakladı.

İşte İbn Abbâs hadîsinde geçen üç talâkın bir talâk sayılması ve bir kimsenin karısını üç talâk ile boşadıktan sonra da ona dönebilmesi bu âyet-i kerimenin inmesinden önceki devirlere aittir.

Nitekim el-Hasen b. AH (r.a.) üç talâk ile boşadığı Aişe el-Has’amiyye hakkında şunları söylemiştir: “Eğer dedemin: “karısını iddct içerisinde üç talâk ile boşayan bir kimse, bir daha ona dönemez” dediğini d uy ma­saydım. Aişe’ye tekrar dönerdim.”[152]

Bütün bu hadîsler gösteriyor ki karısını üç talâk ile boşayan bir kimse bu üç talâkı bir defada bile vermiş olsa bir daha o kadına dönemez. Bir defada verlen üç talâkın bir talâk sayılması da yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim mevzumuzu teşkil eden hadiste ve benzerlerinde mevzu bahs edi­len Hz. Abbâs’ın “bir defada verilen üç talâkın bir talâk sayıldığından” bahsetmesi, bu hükmün yürürlükten kaldırılmasından önceki yıllara aittir Bu mevzu için 2198 numaralı hadîsin şerhine müracât edilebilir.[153]

 

10-11. Talakta Geçerli Olan Sözler Ve Amellerde Nîyyetin Önemi

 

2201. …Alkamej b. Vakkâs el-Leysî’den; demiştir ki: Ben Ömer b. el-Hattab’ı şöyle derken işittim; “Rasûlullah (s.a.)’i;

“Ameller(in sıhhati) ancak niyyete göredir. Herkes için nîyyet ettiği şey(in karşılığı) vardır. Binaenaleyh kim Allah ve Rasûl-i için hicret ederse, Allah ve Rasûl-i için hicret etmiş olur. Kim de elde edeceği bir dünya(hk) için veya evleneceği bar kadın için hicret eder­se, o da hicret ettiği şey için hicret etmiş olur” buyurdu.[154]

 

Açıklama

 

Amellerin sahih olabilmesi o ameli yapmak için niyet etmeye bağlıdır. Binaenaleyh niyetsiz olarak yapılan amel ler sahih değildir. Ashnda niyyetsiz olarak da amel yapılabilir. Amma ya­pılan bu amelin Allah yanında sahih olabilmesi için o amele başlarken niyetin bulunması gerekir. Buradaki amelden maksat, namaz ve oruç gibi bedenî amellerdir; kaibî amellerin ise, niyete ihtiyacı yoktur. Oturup kalk­mak, yiyip içmek mûtâd hareketlerde ibâdete yardımcı olmaları, ya da Allah’ın rızasını kazanmak ve Rasül-i Ekrem (s.a.) gibi yapmak maksat ve niyyetiyle yapıldıkları takdirde, ibâdete dönüşürler ve sahibi için sevaba vesile olurlar. Allah’ın azabından ve gazabından kurtulmak için yasaklan terketmek niyete muhtaç değilse de bu terkten sevâb elde edebilmek için sevap kazanmak niyetiyle yapılmış olması gerekir. İmam Nevevî’nin be­yânına göre necasetten temizlenmek için niyete ihtiyaç yoktur. Bu menhiyyâtı terk gibidir. Menhiyyâtı terk etmek için niyyet gerekmediğinde ise icmâ vardır.[155]

Niyyet lügatte azmetmek manâsına olup iradeyi belli bir yere çekmek­ten ibarettir. Dini bir terim olarak ise “yapılacak işi bilerek ona başlama­dan önce ve ona mukterin olarak onu yapmayı kastetmektir.” Fakat tarif­te geçen “ona mukterin olarak” kaydı, zekât ve oruç için geçerli değildir. Çünkü niyyetin oruç ve zekâta iktiran etmesi çok zordur. Ancak mevzu-muzu teşkil eden bu hadis-i şerifte niyyet lügat manasında kullanılmıştır. Çünkü hâdis-i şerîf mutad olan amelleri de içine almaktadır. Az önce de ifâde ettiğimiz gibi bu tür amellerde niyyet aranmaz. Sadece sevâb kaza­nabilmek için aranır. Niyyetin meşru kılınmasının hikmeti ise, âdetlerin ibâdetlerden ayırdedilmesini sağlamaktır. Niyyet sayesinde hadesten taha­ret için yıkanan bir kimse ile sadece serinlemek niyyetiyle yıkanan bir kim­senin arasındaki fark ortaya çıktığı gibi, sadece perhiz niyyetiyle aç duran bir kimse ile oruç tutan arasındaki fark da ortaya çıkmış olur. Ayrıca ibâdetlerin farz ve nafileleri de niyyet sayesinde biribirinden ayrılmış olur.

Hadîs-i şerifte “ameHer(in sıhhati) ancak niyyete göredir” cümlesin­den sonra yine aynı manaya gelen “herkes için niyyet ettiği şey(in karşılı­ğı) vardır” cümlesi tekrar edilmiştir. Birinci cümle ile amellerin ancak niy­yete göre değerlendirileceği, niyyetsiz yapılan ibâdetlerin Allah katında bir değeri olmayacağı, ikinci cümle ile de niyyet edilen amelin kalben bilinip tayin edilmesi gerektiği ifâde edilmek istenmiştir. Binâenaleyh ikinci cüm­leden anlaşılıyor ki kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi günün, hangi namazını kılacağını belirtmesi gerekir. Öğle namazım kaza etmek isteyen kişinin öğle namazını kaza edeceğini, ikindi namazını kaza etmek isteyen bir kimsenin de ikindi namazını kaza edeceğini kalbinden geçirme­si icâb eder. Eğer birinci cümle ile yetinilip de ikinci cümle tekrar edilme­miş olsaydı kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi namazı kılaca­ğını kalbinden geçirmeden, sadece namaza niyyet etmesinin yeterli olacağı anlaşılırdı.

Hicret: lügatte; terketmek, manasına gelirse de dinî bir terim olarak fitne korkusuyla küfür ülkesinden, islâm ülkesine göç etmek demektir. Bazıları Peygamber (s.a.)’in “gerçek muhacir Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir”[156] beyânına bakarak gerçek muhacirin haramları ter-keden kimse olduğunu söylemişlerdir. Vürûdu da Ümmü Kays adında bir kadınla evlenmek için hicret eden bir kimsedir.[157] Her ne kadar bu hadi­sin sebebi özel bile olsa da, hükmü geneldir. Çünkü sebebin husûsî oluşu hükmün genelliğine mâni değildir. Rasûl-i zîşan efendimiz’in, ihlâssız ve niyyetsiz yapılan amellerin bir değeri olmadığını ifâde buyururken ihlâssız yapılan amellere misâl olmak üzere kadınla evlenmek ve dünyalık te’min etmek üzerinde durmaktan maksadı, ihlâsla yapılan amellerin yanında dün­yalık, hatta kadın elde etmenin bile ne kadar kazançsız bir iş olduğunu beyândır. Bu hadîs-i şerifin dinî kaidelerin üçte birini teşkil ettiğinde hadis imamları ittifak etmişlerdir. Çünkü insanın amelleri kalbi, dili ve diğer organları olmak üzere üç vasıtayla yapılır. Böyle olunca insanın niyyetle elde ettiği manevî kazançları tüm kazançlarının üçte birini teşkil eder. Hatta diğer organlarla yapılan ameller kalbin ve başka organların yardımına muh­taç olduğu halde, kalb ile yapılan ameller başka organların yardımına muhtaç değillerdir. Kalble yapılan salih ameller başhbaşma bir ibâdettir. Nitekim bir hadîs-i şerîfde “mü’minin niyyeti amelinden daha hayırlıdır”[158] Duyurulmuştur. Bu bakımdan merhum musannif şöyle de­miştir: “Peygamber (s.a.)’den beşyüzbin hadis yazdım; bunlardan ahkâm hususunda dörtbin sekizyüz hadis seçtim, zühd ve takvaya dâir hadislere gelince onları kitabıma almadım. Bir insana bütün bu hadislerden dini için sadece şu dört tanesi yeter:

1. Ameller niyyetlere göredir.

2. Helâl ve haram bellidir.

3. Kişinin olgun bir müslüman olmasının ölçüsü malayaniyi terk et­mesidir.

4. Mü’min, kendisi için razı olduğu şeyi din kardeşi için de istemedik­çe tam mü’min olamaz.[159]

 

Bazı Hükümler

 

1. Hadisin zahirine göre, bir kimse sarih ya da kinayeli sözlerle karısını, bir iki ya da uç talak niyyet ederek boşarsa, niyet ettiği sayıda talak vâki olur. Nitekim İmam Mâlik ile İshak b. Râhûye ve Şafiî bu görüştedirler. Urve b. ez-Zübeyr*in de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Süfyân es-Sevrî ile Evzâî ve İmam Ahmed’e göre ise, sadece kalbden geçirilip de dille söylenmeyen sayıların İtibarı yoktur. Binaenaleyh kalbden iki veya üç talaka niyyet edilerek, sa­rih ya da kinayeli sözlerle verilen bir talakla sadece bir talak vâki olur. Hanefî ulemasına göre ise talak için kullanılan sarih sözler iki kısımdır:

a. Talak (boş) kelimesidir, “enti tâlikun (sen boşsun)”, “enti mutallakatün (sen boşandm)”, “tallaktüki (şeni boşadım)” gibi, talak kökün­den türeyen bu gibi kelimelerin kullanılmasıyla verilen talaklar bir talakı ric’ı sayılırlar^ Sahibinin talak-i bâine niyyet etmesi ya da hiçbir talaka niyyet etmemiş olması neticeyi] değiştirmez. Çünkü bu kelime bir talak-i ric’ı için kullanılır. Bu kelimeyi kullanıp da hiç talaka niyyet etmemek ya da talak-i bâine niyyet etmek bu kelimeyi mühmel bırakmak veya kul­lanılmadığı bir mânâya sarf etmek demektir. Hanefi uleması bu görüşleri­ne delil olarak da Hz. Peygamber’in, karısını hayızlı iken boşayan îbn Ömer’e karısına dönmesini emrettiğini ifâde eden 2179 numaralı hadisi gösterirler. Çünkü Hz. Peygamber, İbn Ömer’in karısını talak kelimesini kullanarak boşadığını duyunca, bu talakı hiç bir yoruma tabi tutmadan bir talak-i ric’i kabul etmiştir. Esasen ric’ı telak ifâde eden talak sözüyle bâin talaka niyyet etmek “kocaları da bü arada barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler.”[160] âyet-i kerimesine aykırıdır. Çünkü bu âyet-i kerimede geçen kelimesi “talak kelimesi gibi sarih kelimelerle karılarını boşayan kimseler” anlamına gelir. Ayet-i kerimenin bu şekilde sarih lâfızlarla karılarını boşayan kimselerin iddet içerisinde ailelerine dönebileceklerini ifâde ettiğinde icmâ vardır. Oysa ric’ı talak ifâde eden “talak’ ‘kelimesiyle talak-ı bâine niyyet etmek iddet için­de o kadına dönüş kapısını kapamak ve iddetin sonunda gerçekleşecek olan bâin talakı daha işin başında gerçekleştirmeye kalkmak demektir. Çünkü bilindiği üzere talak-i ric’inin talak-ı bâine dönüşmesi için karısını ric’ı talak ile boşayan kimsenin iddet içerisinde karısına dönmemesi gere­kir. Bu da gösteriyor ki talak kelimesini bâin talak mânâsında kullanmaya kalkmak iddetin sonunda gerçekleşecek olan bâin talakı daha iddetin ba­şında gerçekleştirmeye kalkmak gibi dine aykırı bir iştir.

b. Talak için kullanılan sarih lâfızlardan biri de talak kökünden türe-mediği halde örfte sadece talak manasında kullanılan kelimelerdir; “enti haramün = sen (bana) haramsın, “seni (kendime) haram kvldım”, “sen, benimle beraber haramdasın” vs… Daha ziyade talakta kullanıldıkları için bu sözlerle bir bâin talak vâki olur. Bu sözü kullanan kimsenin talaka niyyet etmemiş olması da neticeyi değiştirmez. Çünkü kocasına haram ol­ması ancak bâin talakla gerçekleşir.

Binaenaleyh “karım bana haramdır” diyen bir kimsenin bir karısı varsa o karısı bir bâin talakla boş olur. Fakat birden fazla karısı varsa yine bir bâin talak vâki olur. O kimse bu talakı karılarından istediğine yöneltir.

Hanefîlere göre kinaye lâfızları da ikiye ayrılır:

a. Daha fazlasını ifâdeye müsâid olmadığı için kullanıldıkları zaman iki veya daha fazla talaka bile niyyet edilse, sadece bir bâin talak vâki olan kelimelerdir. Bunlar “iddetini bekle”, “rahmini temizle”, “sen tek­sin.” gibi sözlerdir.

b. Hür kadınlar için kullanıldığı zaman, iki talaka niyyet edilse bile yine. bir talak-ı bâin, fakat üç talaka niyyet edildiği zaman üç talak-ı bâin vâki olan cariyeler için kullanılıp da iki talaka niyyet edilince iki bâin talak vâki olan kelimelerdir. “Yuların boynundadır”, “git ailene katıl”, “kocanı bul”, “sen kocasızsın”, “ben senden ayrıldım”, “seni serbest bıraktım” gibi sözlerdir.

2. İbâdetlerde ve diğer amellerde niyyet meşru kılınmıştır. Binaena­leyh namazda ve oruçta niyyet nasıl aranırsa, abdestte, gusülde, talakta ve itikatda da öylece aranır. Bu meselede icmâ varsa da niyyetin hükmü üzerinde ihtilâf edilmiştir. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre bütün amel­lerde niyyet farzdır bu amelin namaz gibi başlı başına bir ibâdet olmasıy­la, abdest ve gusül gibi ibâdetlere vesile olan ameller olması arasında da bir fark yoktur.

Hanefî ulemasına göre niyyet namaz, oruç gibi başlıbaşına bir ibâdet olan amellerde farz ise de abdest ve gusul gibi ibâdete vesile olan ameller için farz değil, sünnettir. Nitekim (106) numaralı hadisin şerhinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

3. Bir amelin hükmünü bilmeâen ona başlamak caiz değildir. Çünkü bu hadis niyyet olmadan yapılan bir amelin sahih olmadığını ifâde etmek­tedir: Bir amelin hükmünü bilmeden ona niyyet etmekse mümkün değildir.

4. Gafil olan bir kimse mükellef değildir. Çünkü niyyet, yapılması kastedilen işi bilmeyi gerektirir; gafil olan bir kişinin ise zâten kasdı olamaz.

5. İmam Mâlik bu hadisi delil getirerek Ramazanın başında Ramazan orucu için yapılacak bir niyyetin bütün bir Ramazan boyunca tutulacak oruçlar için yeterli olacağını söylemiştir. İmam Ahmed’in de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Hanefî ulemâsıyîa imam Şâfiîye ve İmam Ahmed’den gelen bir rivayete göre ise Ramazan’ın her gününün orucu için ayrı niyyet gerekir.[161]

 

2202. …Abdurrahman b. Abdillah b. Ka’b, -Ka’b’m gözleri gör­mez olduktan sonra torunları arasında onu yeden kişi idi- Abdullah b. Ka’b b. Mâlik’den; dedi ki; “Ben Ka’b b. Mâlik-i dinledim de (bize) Tebük seferiyle İlgili hâdisesini (şu şekilde) anlatıverdi: (Rasû-lullah’ın emriyle, halkın bizimle konuşmadığı) elli günden kırkı geç­mişti. Bir de ne göreyim Rasûlullah (s.a.)’ın elçisi bana geliyor (ni­hayet yanıma geldi ve);

Rasûlullah (s.a.) sana hanımından uzaklaşmanı emrediyor, de­di. Ben de:

Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım? diye karşılık verdim,

Hayır (boşama) sadece ondan uzaklaş, ona asla yaklaşma, de­di. Bunun üzerine karıma;

Ailenin yanına git, yüce olan Allah bu işte bir hüküm verince­ye kadar onların yanında kal” dedim.[162]

 

Açıklama

 

Tebük, Medine1 ile Şam arasında Medine’ye ondört, Şam’a ise onbir konaklık mesafede bir yerdir. Tebük seferi hicretin dokuzuncu (M. 630) senesinde ve Receb ayında yapılmıştır. Mevzu-muzu teşkil eden bu hadis aslında Müslim’in rivayet ettiği uzunca bir ha­disin baş tarafıdır. Müslim’in bu rivayeti şu mânâya gelen sözlerle başlar: “Tebük gazasında Rasûlullah (s.a.)’dan ayrıldığım zaman hikâyem şudur: “Ben hiç bir vakit bu gazada ondan ayrıldığım zamankinden daha kuvvet­li ve daha zengin bulunmamışımdır. Vallahi ondan önce iki yük devesini hiçbir zaman bir araya getirememişimdir. Nihayet bu gazada iki deveyi bir araya getirdim. Rasûlullah (s.a.) bu gazayı şiddetli bir sıcakta yaptı. Uzak bir sefere ve çöle gitti; kalabalık düşman karşısına çıktı ve gazaları­nın hazırlıklarını yapabilmeleri için yapacakları işleri müslümanlara açık­ça bildirdi. Nereye götürmek istediğini onlara haber verdi. Rasûlullah (s.a.)’ın beraberindeki müslümanlar çoktu. Onların sayısını bir muhafızın kitabı toplayamaz…[163] ve sayfalarca devam eder. Bu olay Tirmizî’nin Sü-nen’inde de uzun bir hadiste ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Sözü geçen bu hadiste Hz. Ka’b’in tevbesinin kabul edilişi şu manaya gelen sözlerle anlatılıyor: “Peygamber (s.a.)’e gittim ve onu mescidde oturur buldum. Etrafında müslümanlar vardı. Rasûlullah (s.a.) ayın ışıldaması gibi ışıldıyordu. Bir işe sevindiği zaman (böyle) ışıldardı. Geldim ve onun huzuruna oturdum. Bana:

“Ey Mâlik! Annen seni doğurduğundan beri üzerine gelen en hayırlı güne sevin,” buyurdu. Ben de:

Ey Allahın Peygamberi! Allah tarafından mı, yoksa sizin tarafınız­dan mı? dedim. Rasûl-i Ekrem:

“Benim tarafımdan değil, Allah tarafından,” buyurdu ve sonra şu âyetleri okudu: “Allah, Peygamberi ve güçlük saatinde ona uyan muha­cirleri ve ensârı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalbleri kaymağa yüz tutmuş iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü o onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[164] Ka’b dedi ki:

“Allahın emirlerine riâyet ediniz ve doğrularla beraber olunuz.*’ âyeti kerimesi de bizim hakkımızda indi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem’e:

Ey Allah’ın Peygamberi! Yalnız doğruyu söylemekliğim ve Allah ile Rasûlüne bağışlayarak bütün malımdan vazgeçmekliğim, benim tevbemin gereğidir, dedim. Rasûlulîah (s.a.) de:

“Malının bir kısmını kendin için alıkoy. Bu, senin için daha hayırlı­dır”, buyurdu. Ben de:

Sadece Hayber’deki hissemi alıkoyacağım dedi. (Sonra Ka’b b. Mâ­lik sözlerine şöyle devam etti) “Ben iki arkadaşımla birlikte Peygamber (s.a.)’e doğruyu söylediğim zaman, gönlümde müslümannktan sonra Rasûl-i Ekrem’e doğruyu söylemekten daha büyük olan bir nimeti Allah bana vermemiştir.”[165]

Bütün bu rivayetlerden anlaşılıyor ki Hz. Ka’b b. Mâlik hiç bir engeli olmadığı halde zamanında harbe hazırlanmamış ve bu yüzden de Tebük seferine katılmamış, sefer sona erdikten sonra Rasûl-i Ekrem’in emriyle müslümanlar onunla konuşmayı kesmişler. Bu hal kırk gün böyle sürmüş kırk gün sonra da metinde anlatıldığı gibi Rasûl-i Ekrem’in,bir elçisi Hz. Ka’b’a gelerek Rasûl-i Ekrem’in Ka’b’dan karısına yaklaşmamasını istedi­ğini bildirmişti. Hz. Ka’b da genç olduğu için bu emre aykırı hareket et­mek tehlikesinden kurtulmak maksadıyla karısına “Ailenin yanına dön, bir süre de onların yanında kal” diyerek onu babasının evine göndermişti. On gün sonra da Allah teâlâ Hz. Ka’b’ı affettiğine dair âyet-i kerîme’yi indirdi.[166]

 

Bazı Hükümler

 

Bir kimse boşama niyeti olmaksızın hanımına “ailenin yanına git” diyecek olursa, bu sözden dolayı talak meydana gelmez. Çünkü bu söz “ben seni boşadım, artık benim evimde durma; ailenin yanına dön” manasına gelebildiği gibi “aile­nin yanına git biraz da onların yanında kal” manasına da gelebilir. Bu iki manadan hangisine geldiğini tayin etmek bu sözü söyleyen kimsenin maksat ve niyetine bağlıdır.

Hz. Ka’b’ın karısına sarfettiği sözlerde talak niyeti bulunmadığı için Rasûl-i Ekrem Hz. Ka’b’ın karısının nikâhına hiçbir zarar gelmediğine hükmetmiştir. Ulemanın büyük çoğunluğu tüm kinayeli lâfızları bu söze kıyas ederek talakda kullanıldığı halde talak niyyeti taşımadan söylenen kinayeli sözlerin hiçbiriyle talak vâki olmayacağına hükmetmişlerdir.

İmam Mâlik’e göre “senbâinesm’lj “sen kesinlikle bâinesin”, “sen haramsın” gibi zahir olan kinayeli lâfızlarla talaka niyyet edilmemiş bile olsa yine de talak vaki olur. Kıymetli âlimlerimizden merhum Ömer Nasu-hi Bilmen bu mevzuda şöyle diyor: “Maliki mezhebine nazaran talakda kullanılan lâfızlardan her biriyle kaç adet talak olabileceği tafsilata tâbi­dir. Bu bakımdan bu lâfızlar, şöylece beş nev’e ayrılır:

1. Kendileriyle yalnız birer talak vaki olan lâfızlardır; meğer ki ziyâ­deye niyyet edilsin. Bunlar ‘sen taliksin”, “sen mutallakasın”, “seni tat-lik ettim”, “senden müferakat ettim”, “itidad et” gibi lâfızlardır. Zevce, medhülünbiha olsun olmasın, zevç, “itidad et” lafzıyla talaka niyyet et­mediğini söylerse yeminiyle tasdik olunur, “sen taliksin, taliksin, taliksin” sözüyle de üç talak vâki olur. Zevce gerek medhülünbiha olsun ve gerek olmasın fakat ikinci ve üçüncü “sen taliksin” sözü birincisini te’kid etmiş olursa yalnız bir talak tahakkuk eder.

2. Kendileriyle üçer talak vâki olan lâfızlardır. Bunlar da zevcin aded hakkındaki   niyyetine   bakılmaz,   “sen   vahide-i   bâinesin”,   “yuların boynundadır-yani sen serbestsin, istediğin yere gidebilirsin” tabirleri gibi “istitâr et”, “çık git” tabirleri de bu hükümdedir. Fakat bu son tabirler ile medhülünbiha olmayan zevce hakkında yalnız bir talak vâki olur. Me­ğer ki ziyadeye niyyet edilsin.

3. Kendileriyle medhülünbiha olan zevceler hakkında herhalde üçer talak ve gayrı medhülünbiha olan zevceler hakkında da bir ve iki talaka niyyet edilmediği takdirde üçer talak vâki olan lâfızlardır. Bunlar da “sen bâinesin”, “sen haliyesin”, “ben senden bainim”, “ben sana haramım”, “sen bana meyte gibisin”, “sen bana dem gibisin”, “sen bana haram­sın”, “seni nefsine bağışladım”, “seni ehline reddettim” tâbirleri gibi.[167]

İbn Kudâme’nin beyânına göre Ahmed b. Hanbel (r.a.)de bu mevzu­da İmam Mâlik gibi düşünmektedir. Çünkü Hz. İmama göre “enti bai-nün, enti haramün” gibi zahir olan kinayeli lâfızlar, halkın örfünde talak anlamına gelirler. Bu bakımdan tıpkı sarih lâfızlar gibidir. Dolayısıyle bu gibi kinayeli lâfızlarla niyyet aranmaksızın talak vâki olur.

Ulemanın cumhuruna (büyük çoğunluğuna) göre ise bu çeşit kinaye­ler talak maksadıyla kullamlagelen kinayeler değildir. Halk buna alışık değildir. Bir başka ifadeyle bu çeşit kinayelerin kullanılışı sadece talaka tahsis edilmemiştir. Bu kelimeler talakın dışında başka manalar için de kullanılmaktadır. Binaenaleyh bu nevi kinayeleri telâffuz etmekle hemen talak meydana gelivermez. Bu kinayelerle diğer kinayeler arasında bir fark yoktur.

Hanefi ulemasının muhakkiklerine göre talakın vukuu için;

a. Sahih bir nikah ile nikahlanmış bir zevceye izafe edilmiş olması gerekir. “Sen boşsun”, “falanca karım boştur”, “bu’hanım boştur”, “bu eşim bana haramdır”, “falanca eşim bana haramdır” gibi,

b. Ve talaknı mecazen kadının bütün vücudunu ifade eden “boyun gibi bir organına izafe edilmesi gerekir. Nitekim Allah teâlâ Kur’ân-ı Kerimin’de boyun ve yüz kelimelerini “zat” manasında kullanmıştır. “Yanlış­lıkla bir mü’mini Öldüren kimsenin mü’m in bir köle âzât etmesi ve ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir…”, “Dilesek onlann üzerine gökten bir mucize indiririz de boyunları ona eğilir.”[168], “Yalnız Rabbinin celâl ve ikram sahibi yüzü (zatı) baki kalacaktır.”[169]

Baş, ruh, fere gibi kelimeler de kadının bütün vücudu mesabesinde olduğundan bunlara izafe edilen talak da vâki olur. Çünkü bu organlar olmayınca kadınlarla evlenmenin bir manası kalmaz. Binaenaleyh bu or­ganlara talak izafe etmek kadının zatına izafe etmek gibidir, fakat bu organlardan birini söyleyerek meselâ* ‘yüzün senden boştur** dese bu söz­le talak vâki olmaz. Çünkü bu sözle talak yüze izafe edilmiş olmaz. Ay­nen bunun gibi bir kimsenin “bana talak gerek”, “bana tahrim gerek”, “talak vermek bana borçtur”, “haram kılmak bana borçtur” sözleriyle de talak vâki olmaz bir erkeğin karısına, ben senden boşum demesiyle de talak gerçekleşmez. Çünkü bu talakı kadına ve kadının mecazen zatı anlamında kullanılan bir organına izafe etmek değildir. Hz. Ali (k.v.) ile Şüreyh, Zahiriyye ulemâsı ile Şâfiîlerden Kaffâl ve bir rivayete göre imam Ahmed de bu görüştedirler.[170]

11-12. Erkeğin Karısını Kendisinden Boşanıp Boşanmamakta Muhayyer Bırakması

 

2203. …Âişe (r. anha)’den demiştir ki: “Rasülullah (s.a.), bizi mu­hayyer bıraktı. Biz de onu seçtik. Bunu (talaktan) bir şey saymadı.”[171]

 

Açıklama

 

Bir erkeğin karısını muhayyer bırakması demek, boşama ışını kadına vermesi ve onu boşanıp boşanmamakta serbest bırakması demektir. Muhayyer bırakmak genellikle “işin elinde­dir”, “kendini seç” gibi tâbirlerle olur.

“Bunu (talaktan) bir şey saymadı” sözü, Müslim’in Sahih inde “Bu­nu talak saymadı”[172] şeklinde, imam Ahmed’in Müsned’inde de, “biz bu­nu talak kabul etmedik”[173] şeklinde geçmektedir. Musannif Ebû Dâvud bu hadisi rivayet etmekle;

“Ey Peygamber! Eşlerine de ki; “Eğer isiz dünya hayatım ve zinetini isliyorsanız, gelin size mut’a (denilen bağışı) vereyim ve güzellikle salıvere­yim. Eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız (bilin ki) Al­lah, içinizden güzel amellerde bulunanlar için büyük ecir hazırlamıştır.”[174] âyet-i kerimelerinde anlatılmak istenen hadiseye işaret etmek istemiştir. Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte bu âyet-i kerimelerin inişi şöyle anlatılıyor: “Ebu Bekr, Rasûlullah (s.a.)’ın yanına girmek için izin isteme­ye girdi. Fakat bir çok kimseleri, kapıda otururlarken buldu. Bunların hiçbirine izin verilmemişti. Müteakiben Ebu Bekr’e izin verilerek içeri gir­di. Sonra Ömer gelerek izin istedi. Ona da izin verildi. Ömer Peygamber (s.a.)’i etrafında kadınları olduğu halde kederli kederli susmuş otururken bulmuş. Bunun üzerine (kendi kendine) mutlaka bir şey söyleyip Peygam­ber (s.a.)’i güldürmeüyim, diyerek şunu söylemiş:

Ya Rasûlullah! Hârice’nin kızını bir görseydin! Benden nafaka iste­di. Ben de kalktım onun boğazını sıktım.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) gülmüş ve:

Bunlar da etrafımda gördüğün gibi benden nafaka istiyorlar,” bu­yurmuş. Derken Ebu Bekr Aişe’nin boğıazmı, Ömer’de Hafsa’nın boğazı­nı sıkmağa kalkmışlar, ikisi de: “Siz Rasûlallah (s.a.)’den, onda olmayan bir şeyi istiyorsunuz, hâ!” diyorlarmiş. Aişe ile Hafsa; “Vallahi Rasûlul­lah (s.a.)’de olmayan birşeyi ebediyyen istemeyeceğiz,” demişler. Sonra Peygamber (s.a-) onlardan bir ay yahut yirmi dokuz gün uzaklaştı. Bilâhere kendisine şu âyet indi: “Ey Peygamber! Zevcelerine söyle…” âyeti tâ: “…Allah sizlerin iyi hareketlerde bulunanlarınıza pek büyük ecir ha­zırladı…” kavl-î kerimine kadar varıyordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) Aişe’den başlayarak:

“Ya Aişe, ben sana bir şey arzetmek isterim, (ama) ebeveyninle isti­şare etmeden cevap hususunda acele etmemeni dilerim,” demiş, Aişe:

Nedir o, ya Rasûlullah? diye sormuş. O da kendisine bu âyeti oku­muş, Aişe:

Ebeveynimle senin hakkında mı istişare edecekmişim, ya Rasûlallah! Hayır ben Allah ile Rasûlünü ve dar-i âhireti iltizam ederim. Ama benim bu söylediğimi kadınlarından hiç birine haber vermemeni isterim, demiş. Rasûlallah (s.a.):

“Onlardan biri bana sormaya görsün, hemen kendisine haber veri­rim. Çünkü Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı değil, lâkin öğretici ve ko­laylaştırıcı olarak gönderdi.” buyurmuştur.[175]

 

Bazı Hükümler

 

Bir kimse karısına boşanma yetkisi verir, o kadın da bu hakkı kullanmayarak kocasını tercin ederse, kocasının ona bu yetkiyi vermesinden dolayı talak vaki olmaz. Nitekim mezhep imamları ile ulemanın büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Ancak kadının kendi kendini boşaması halinde talakın vâki olup olmayacağı mevzuu ulema arasında tartışmalı olduğu gibi talakın vaki ola­cağı kabul edildiği takdirde bu talakın ric’î mi yoksa bâin mi, bir talak mı, yoksa üç talak mı sayılacağı meselesi de ihtilaflıdır. îmam Tirmizî bu mevzudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor:

“Kadın kendi nefsini (kocasından boş olmayı) ihtiyar ederse, bâin olarak bir talak vaki olur’* Ömer ve İbn Mesud’dan, “bir talak vâki olur ve koca ona dönme hakkına sahiptir, şayet kocasını tercih ederse birşey lâzım gelmez.” dedikleri de rivayet olunmuştur. Hz. Ali’nin de şöyle dedi­ği rivayet edildi: “kadın kendi nefsini ihtiyar ederse, bâin olarak bir talak vâki olur ve şayet kocasını seçerse (ric’i olarak) bir talak vâki olur ki, kocası dönme hakkına sahiptir.” Zeyd b. Sabit ise, şöyle diyor: “Kocasını ihtiyar ederse, bir, (fakat) kendi nefsini ihtiyar ederse üç talak vâki olur” Peygamber (s.a.)’in ashabından ve sonrakilerden ilim ve fıkıh adamlarının çoğu bu babda Ömer ve Abdullah b. Mesud’un görüşünü benimsemişler­dir. es-Sevrî ve Küfe’lilerin görüşü de budur. Ahmed b. Hanbel ise Hz. Ali’nin görüşünü benimsemiştir.

Hattâbî’nin beyânına göre kendisini boşama hakkı eline verilen bir kadın o meclisten kalkıp gitmedikçe bu hakkı kullanma yetkisine sahiptir. Fakat bu hakkı kullanamadan o meclisi terkederse, artık bu yetki elinden gitmiş olur. İmam Mâlik ile es-Sevrî, el-Evzâî rey sahipleri ve imam Şafiî bu görüştedirler. îmam zührî ile Katâde ve el-Hasan’a göre ise, kadının o meclisi terk etmesiyle bu hak ve salahiyyet elinden gitmiş olmaz. O ka­dın her zaman ve her yerde kendini boşama yetkisine sahiptir.

Kadının bu yetkiyi kullanarak kendini boşaması halinde kaç talak vu­kua geleceği meselesi ulema arasında ihtilaflıdır:

1. Hz. Ömer ile îbn Mesud ve İbn Abbas (r.a.)’a göre sözü geçen talak bir bâin talak sayılır. Stifyan es-Sevrî ile imam Şafiî, Ahmet ve ts-hak (r.a.) de bu görüştedirler.

2. Hz. Ali’ye göre de bir bâin talak sayıldığı rivayet olunmuştur. Rey sahihleri de bu görüştedirler. el-Hasan ise kadının bu yetkiyi kullanarak kendi kendini boşamasının üç talak; kocasını tercih etmesinin ise bir bâin talak olacağı görüşündedir.

3. Mâliki ulemâsına göre ise, kadın bu yetkiyi kullanmaz da kocasını tercih ederse hiç bir talak vâki olmaz. Eğer bu yetkiyi kullanarak kendini boşarsa bakılır; eğer bu kadın kocasıyla hiç zifâfa girmemişse, bu talak üç bain talak sayılır. Fakat daha önce kocasıyla zifafa girmişse bir bain talak sayılır.[176]

 

12-13. (Kişinin Karısına) “Senin İşin Kendi Elindedi” Demesinin Hükmü

 

2204. …Hammâd b. Zeyd’den; demiştir ki: “Ben Eyyüb’e: Sen el-Hasan’in “işin elindedir” (sözü) hakkındaki görüşüyle fetva veren bir kimse gördün mü? diye sordum.

Hayır (görmedim), fakat Katâde bize îbn Semûre’nin azatlı kölesi Kesir Ebu Seleme ve Ebu Hureyre senediyle Peygamber (s.a.)’den(el-Hasen’in)görüşünebenzeyenbir söz rivayet etti. (Daha sonra) Eyyûb şöyle dedi;

(Fakat ben bu rivayeti işittikten sonra) Kesir bizim yanımıza geldi (ben de) kendisine (Katâde’nin bu rivayetini duyup duymadığı­nı) sordum:

Ben kesinlikle bunu rivayet etmedim diye cevap verdi. Bunun üzerine durumu Katâde’ye anlattım, o da,

Evet (o bunu bana rivayet etmişti) fakat unutmuş dedi.[177]

 

Açıklama

 

Bir kimse karısına “senin işin kendi elindedir” diyecek olursa,” Hasan el-Basrî (r.a.)’ye göre bu kadın üç bâin talakla boş olur.

Mevzuumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte ifade edildiği üzere Ham-inad b. Zeyd bu mevzuda Hasen el-Basrî’nin görüşünü paylaşan ikinci bir kimsenin bulunup bulunmadığını merak etmiş ve bunu Eyyûb b. Ebi Temime’ye sormuş o da “bu mevzuda Hasan el-Basrî (r.a.) gibi düşünen ikinci bir ilim adamına rastlamadığını sadece Katâde’nin Kesir vasıtasıyla Hz. Peygamberden naklen buna benzer bir hadis rivayet ettiğini fakat sonra bu rivayetin aslını öğrenmek maksadıyla Kesîr’in böyle bir hadisi rivayet edip etmediğini sorduğu zaman da Kesir’in “asla böyle bir hadis rivayetinde bulunmadım” dediğini ifâde etmiştir. Aslında musannif Ebû Davud’un bu rivayeti kısadır. Tirmizî ve Nesâî’nin Sünen’Ierinde bu hadis daha uzun bir şekilde şu manaya gelen sözlerle rivayet edilmiştir;

“Hammâd b. Zeyd’den rivayet olunmuştur. Dedi ki: Eyyüb’e sen Ha­san Basrî’den başka “Senin işin kendi elindedir” sözünün üç talak sayıldı­ğını söyleyen birini biliyor musun? dedim. “Hayır yalnız Hasan’ı biliyo­rum.” dedi ve sonra “Ancak Katâde de Semure oğullarının azatlısı Kesîr’-den, (o) Ebu Seleme’den, (o’da) Ebu Hüreyre’den Peygamber (s.a.)’in (bu söz hakkında) “üç talaktır”, buyurduğunu nakletti* ‘dedi. (Eyyüb şöyle) diyor: “Daha sonra Semure oğulları azatlısı Kesîr ile karşılaştığımda (bu hadisi) kendisine sordum, hatırlayamadı. Bunun üzerine Katâde’ye müra­caat ederek durumu kendisine haber verdim. Katâde “o unutmuştur” de­di”. Görüldüğü gibi bu hadis râvisi tarafından unutulan hadisler nev’in-den bir hadistir. Hadis ulemasına göre bir hadisi rivayet eden kimse onu kesin bir dille rivayet etmediğini söylerse bu durum, hadisin sıhhatine dokunan büyük bir illet sayılır. Fakat râvi bu hadisi rivayet edip etmediğinde şüpheye düşer de kesin bir karar veremezse o zaman bu hadis makbul bir hadis olarak kabul edilir. Buna göre hüküm vermek gerekirse, musan­nif Ebû Davud’un rivayeti merduttur. Tirmizî ve Nesâî’nin rivayeti ise makbuldür.[178]

 

Bazı Hükümler

 

Bir kimsenin karısına “senin işin kendi elindedir” demesiyle o kadın uç talakla boş olur.

Bu mevzuda imam Tirmizî de şunları söylüyor: “ilim adamları “işin elindedir” sözünde ihtilâf ettiler. Peygamber (s.a.)’in ashabından, arala­rında Ömer b. el-Hattab ve Abdullah b. Mesud’un da bulundukları bazı ilim adamları “O bir talaktır” dediler. Tabiinden ve sonrakilerden birden çok ilim adamının da kavli budur. Osman b. Affan ve Zeyd b. Sabit, “hüküm, kadının verdiği hükümdür, yani kocasının “işin elindedir” sözü ile boşama salahiyetini devralan kadın, talak mevzuunda neye karar verir­se, onun kararı mutaberdir, diyorlar. İbn Ömer diyor ki: “Erkek, boşama işini kadının eline verdiği ve kadın da kendisini üç talakla boşadığı vakit, koca (bu üç talakı) tanımayıp, “kadının eline boşama işini yalnız bir talak olarak verdim” derse, kocaya yemin teklif edilir ve söz, yemini ile beraber kocanın sözüdür.” Süfyân ve Kufe’Iiler Ömer ve Abdullah b. Mesud’un kavline zahip oldular. Mâlik b. Enes “hüküm, kadının verdiği hüküm­dür.” dedi, Ahmed’in kavli de budur. İshak ise, İbn Ömer’in kavline ka­tılmaktadır.[179]

Hanefî ulemasının bu mevzu d ak i görüşlerini şu şekilde özetlemek müm­kündür:

Talakta vekâlet ve risâlet carî olduğu gibi tefviz de câridir. Şöyle ki, bir mükellef kimse, zevcesinin talakını bir vekile, veya bir Rasûle havale edebileceği gibi bizzat zevcesine de veya çocuk olan zevcesinin velisine de tevdi edebilir. İşte bu tevdî, bir tefvizdir.

Tefvizde müstamel lâfızlar üçtür: Tahyir, emir bil-yed, meşiyyet.

Tahyir, zevcin zevcesine “nefsini ihtiyar et” veya “sen muhayyersin” gibi bir söz söylemesidir.

Emir bi’l-yed,: “işin senin elindedir” denilmesidir.

Meşiyyet: “Diler isen kendini boşa” de­mekten ibarettir.

Tahyir ile emr bi’I-yed’e ait sözler, birer kinayedir. Binaenaleyh bun­lar ile talakın tefviz edilmesi, niyyete veya delâlete mütevakkıftır. Meşiy-yete müteallik sözler ise, sarih olduğundan niyyete mütevakkıf değildir.

Meşiyyet, iki türlüdür: Biri “Meşiyyet-i sarîha”dır; “ister isen nefsim tatlik et” denilmesi gibi. Diğeri de “Meşiyyet-i zimniyye”dir; “nefsini tat-lik et” denilmesi gibi.

Tahyir suretiyle olan tefvizde zevce “kendimi ihtiyar ettim” derse, bununla bir talak-ı bain vücuda gelir.

Emir bi’İ-yed suretiyle yapılan tefvizde zevce, zevcine hitaben “kendi­mi ihtiyar etlim”, “nefsimi sana haram kıldım”, “nefsimi sana bâin kıl­dım”, “sen bana haramsın”, “sen benden bâinsin” dese bununla talak tahakkuk eder.

Meşiyyet suretiyle olan tefvizde, zevcenin kabulü “nefsimi tatlik ettim” veya “nefsimi bâin kıldım” demesiyle husule gelir. Fakat “ben nefsimi ihtiyar ettim” demesi kifayet etmez. Çünkü bu söz, talaka mevzu lâfızlar­dan değildir.

Tefvizde zevcenin ihtiyarı ile vuku bulacak talakın bâin veya ric’î ol­ması, zecin tâbirine göredir. Zevç “Nefsini tatlik et” gibi bir sarih lâfız ile tefviz etmiş ise, bununla talakı ric’î vücuda gelir. “Nefsini ihtiyar et”, “emrin elindedir” gibi kinâî bir lâfızla tefviz etmiş, ise, bununla da talak-i bâin vâki olur. Çünkü ric’î talakda müracaat câri olduğundan zevcenin nefsini ihtiyar etmesinde bir fâide bulunmaz. Meğerki bu tabirler, talak-ı ric’î karinesine mükârın bulunsun. Meselâ zevç “Talakını ihtiyar et” dese kabul   anında ric’îyen talak vücûda gelir.[180]

Boşama yetkisi bir kadının eline verilince ya da kadın kendini boşayıp boşamamakta serbest bırakılınca kadının kendisini boşaması hâlinde bir ric’î talak vâki olur. İmam Şafiî ile İbn Mesud (r.a.)’in görüşleri bu­dur. Nitekim şu hadis-i şerif de bu görüşü desteklemektedir: Zeyd b. Sâ-bit’in oğlu Harise haber verdi ki; kendisi Zeyd b. Sabit’in yanında oturur­ken, Zeyd’in yanma Ebu Atik’in oğlu Muhammed iki gözü yaşlı olarak geldi. Zeyd O’na:

Bu ne hal? diye sorunca O da:

Boşama yetkisini karıma vermiştim,, o da benden ayrıldı, deyince (dedem) Zeyd O’na:

Seni böyle davranmaya ne zorladı? diye sordu Adam:

Kader, cevabını verdi. Zeyd:

İstersen karına dön, o yalnız bir talak ile boş olmuştur. Senin ona dönmek hakkındır, dedi.[181]

 

2205. …el-Hasen (el-Basrî)’den; “işin kendi elindedir” sözü hak­kında demiştir ki: “(Bu sözle), üç (talak vâki olur).”[182]

 

Açıklama

 

Bu eserin ifadesinden anlaşılıyor ki Hasan el-Basrî’ye göre bir kimse “Senin işin kendi elindedir” diyecek olursa, bu sözle üç talak meydana gelir. Bu kimsenin bu sözü söylerken karısı­nı boşamaya niyyet edip etmemesi neticeyi değiştirmez.

İmanı Ahmed’e göre ise, bir kimsenin bu sözü sarf etmesi neticesinde o kimsenin karısına kendisini üç talakla boşama hakkı doğar. Bu hak zamanla ve mekanla kayıtlı olmayarak devam eder.

Hanefi ulemasına göre ise, bir kimse üç talaka niyyet ederek karısına-bu sözü sarf eder, kadında “ben bir talakla kendimi seçtim” veya “kendi­mi kabul ettim” veya “kendi işimi seçtim” derse üç talak vâki olur.

îmam Mâlik’e göre ise, “erkeğin tasdik etmesi şartıyla kadının vermiş olduğu sayıda talak vâki olur. Fakat erkek kadının vermiş olduğu talak sayısının kadına verdiği yetkiyi aşmış olduğunu iddia ederse bu iddiasının kabul edilebilmesi için kendisine yemin teklif edilir. Yemin ettiği takdirde onun iddia ettiği talak sayısı muteber olur. Yani onun iddia ettiği sayıda talak vâki olur. îmam Şafiî’ye göre ise, kadının boşama yetkisini kullan­masıyla erkek niyyet etmedikçe üç talak vâki olamaz. Erkeğin niyyeti esastır. O kaç talaka niyyet etmişse o sayıda talak vâki olur.[183]

 

13-14. Elbette (Sözüyle Yapılan Boşama) Hakkında

 

2206. …Nâfı b. Uceyr b. Abdi Yezid b. Rükâne’den rivayet olunduğuna göre Rükâne b. Abdi Yezid hanımını “elbette” (sözünü kullanarak kesin bir şekilde) boşadıktan sonra, bunu Peygamber (s.a.)’e bildirmiş ve;

Vallahi bir (talak)dan fazlasına niyyet etmedim, demiş. Ra-sûlullah (s.a.) de;

“Sen bir (talak)dan fazlasına niyyet etmediğine dâir Allarda yemin (mi ediyorsun?)” buyurmuş. Rükâne de “Vallahi bir (talak)dan fazlasına niyyet etmedim” cevabını verince, Rasûlullah (s.a.) Rükâne’ye karısını geri göndermiş. Bir süre sonra Rükâne onu Ömer (r.a.) zamanında ikinci (defa) Osman (r.a.) zamanında da üçüncü (defa) boşadı.[184]

Ebû Dâvûd dedi ki; Bu hadisin baş tarafı İbrahim ‘in rivayeti son tarafı da İbnu’s-Serh’in rivayetidir.[185]

 

Açıklama

 

Musannif Ebû Davud’un beyanına göre bu hadisin baş tarafını yani, “Rükâne onu Ömer zamanında ikinci defa boşadı” cümlesine kadar olan kısmını İbrahim b. Halid, bu cümleden itibaren sonuna kadar olan kısmını da İbnu’s-Serh rivayet etmiştir.

Bu hadisi ayrıca imam Şafiî ile Dârekutnî ve Hâkim de rivayet etmiş­ler ve Hâkim hadisin bu rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir. Çünkü gerçekten de İmam Şafiî bu hadisi kendi ehl-i beytinden sağlam bir şekilde alıp yine sağlam bir şekilde rivayet etmiştir. Fakat imam Buhârî bu hadi­sin muzdarip olduğunu ifade etmiştir. İbn Abdilber de hadis ulemasının bu hadisi zayıf kabul ettiklerini söylemiştir.[186]

“elbette” kelimesi kökünden ikinci babdan gelen ve kesinlik ifade eden bir kelimedir. Türkçede de bu kelime “elbette” şeklin­de ve cümleye kesinlik kazandırmak için kullanılır.[187]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir kimse “elbette” kelimesini kullanarak karısını kesin bir şekilde boşar da bu sözle karı­sını sadece bir talakla boşamak istediğini, iddia ederse kendisine yemin teklif edilir. Eğer yemin edecek olursa, bu iddiası kabul edilerek karısını bir talakla boşamış olduğu kabul edilir. Talakla ilgili bütün meseleler de erkeğin menfaati söz konusu olduğu zaman bu yola başvurularak ona ye­min teklif edilir.

2. Erkeğin karısına hitaben sarfettiği sözlerin zahiri kendisini yalanla­madıkça yemin etmesi halinde talakla ilgili her iddiası kabul edilir. Bir talaktan fazlası kasd edilmemiş olmak şartıyla “elbette” kelimesiyle veri­len talak bir ric’î talak sayılır. Hattâbî’nin beyânına göre imam Ahmed bu mevzuda “Bu şekilde verilen talakın üç talak olacağından endişeliyim. Fakat üç talak olacağını söylemeye de cesaret edemiyorum” demiştir.

3. İmam Şafiî’ye göre, elbette kelimesi kullanılarak verilen talakla sadece bir ric’î talak vâki olur. Eğer koca bu şekilde verdiği talakla iki veya üç talaka niyyet edecek olursa, niyyet ettiği sayıda talak vâki olur.

İmam Ebu Hanife (r.a.)’e göre ise, bu şekilde elbette kelimesi kulla­nılarak ve bir veya iki talaka niyyet edilerek verilen talakla bir bâin talak vâki olur. Fakat bu şekilde verilen talakla üç talaka niyyet edilmişse üç talak vâki olur. îmam Malik’e göre mutlak surette üç talak vâki olur.

4. Bir ağızda verilen üç talakla üç talak vâki olur. Çünkü Rasûl-i Ekrem Efendimiz Rükâne’den karısını bir talakla boşadığına dair yemin istedikten sonra onun bu talakını bir talak kabul etmiştir. Eğer Hz. Rükâ-ne karısını bir talakla boşadığına dair yemin etmeyip de karısını üç talak niyyetiyle boşamış olduğu ortaya çıksaydı, Hz. Peygamber onun bu tala­kını üç talak sayacaktı.

5. Bir kimsenin, hâkimin yemin teklifinden önce ettiği yemin mahke­mece muteber değildir.[188]

 

2207. …Şu (önceki) hadisi bizzat Rükâne İbn Abdi Yezid de Peygamber (s.a.)’den rivayet etmiştir.[189]

 

Açıklama

 

Bu hadisle bir önceki hadis arasındaki fark şudur: Bu hadis-i şerifte olayı bizzat hadiseyi yaşamış olan Rükâne anlattığı halde önceki hadis-i şerifte hâdiseyi anlatan Nâfi b. Uceyr’di. Binaenaleyh iki hadis arasında başka bir fark olmadığından bir önceki hadisle ilgili açıklama aynen bu hadis için de geçerlidir.[190]

 

2208. …Abdullah b. Ali b. Yezid b. Rükâne’nin büyük dedesi (Rükâne)’den rivayet ettiğine göre, Rükâne hanımım kesin bir şekil­de boşadıktan sonra Rasûlullah (s.a.)’a gelmiş. Bunun üzerine (Rasûl-i Ekrem de ona);

“(Bu sözünle) Neyi kasdettin” demiş. (O da);

Bir (talak) diye cevap vermiş. (Hz. Peygamber de);

“Allah’a yemin olsun mu? demiş. O da;

Allah’a yemin olsun, karşılığını vermiş. (Rasûl-i Ekrem de)

“O (talak) senin niyyetine göre” (vaki olur) buyurmuş.[191]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis (Ebu) Rükâne’nin hanımını üç (ta­lakla) boşadığını ifâde eden[192] îbn Cüreyc hadisinden daha sağlam­dır. Çünkü (bu hadisi Rükâne’den nakleden) râviler (Rükâne’nin kendi) ev halkındandırlar ve bu olayı başkalarından daha iyi bilirler. İbn Cü­reyc ise, bunu Ebu Râfi’in oğullarından biri vasıtasıyla İkrime’den (O’da) İbn Abbas’tan rivayet etmiştir.[193]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerifle 2206 numaralı Nâfi b. Uceyr hadisi, yine aynı mevzuyla ilgili olan 2196 numaralı İbn Cüreyc hadisinden daha sağlamdırlar. Bilindiği gibi bu hadis-i şerifle 2206 numaralı Nâfi b. Uceyr hadisinde Hz. Rükâne’nin hanımım elbette sözü­nü kullanarak bir defa boşadığı ifade edilirken 2196 numaralı İbn Cüreyc hadisinde Ebu Rükâne’nin hanımını üç talakla boşadığı ifade edilmekte­dir. Musannif Ebü Davud’a göre mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle 2206 numaralı hadis, râvileri Hz. Rükâne’nin torunları olduğu için râvileri arasında “Ebu Râfi’in oğullarından biri” diye bahsedilen kimliği meçhul bir ravi bulunan 2196 numaralı İbn Cüreyc hadisinden daha sahihtir. An­cak Musannif Ebû Davud’un bu hadisin 2196 numaralı hadisinden daha sağlam olduğunu söylemesi, onun bu hadisin sahih olduğuna inandığı mâ­nâsına gelmez. Bu söz mevzumuzu teşkil eden bu zayıf hadisin 2196 numaralı hadis kadar zayıf olmadığını ifade eder.

Bu hadisi Hâkim de rivayet etmiş ve bu hadisi destekleyen mutâbi’ bir hadis bulunduğunu ve bu hadisin ayrıca Beyhakî ve Dârekutnî tarafın­dan da tahrîc edildiğini ifâde etmiştir.[194] Hafız İbn Hacer de bu hadisle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

“Bu hadisin, Hz. Rükâne’nin Rasûl-i Ekrem’e kadar ulaştırdığı müs-ned bir hadis mi, yoksa Hz. Rükâne’nin rivayet ettiği mürsel bir hadis mi olduğu mevzuunda ulema arasında ihtilâf vardır. Ebû Dâvud ile tbn Hıbbân ve Hâkim bu hadisin muzdarîb olduğunu söylüyor, tbn Abdilberr de et-Temhid isimli eserinde hadis ulemasının bu hadisi zayıf saydıklarını ifade ediyor. el-Münzirî de bu hadisin senedinde hadis ulemasından pek çoğunun zayıf kabul ettiği ez-Zübeyr b. Said’in bulunduğuna dikkatleri çekerek hadisin zayıf olduğunu imâ etmek istiyor”[195]

 

Bazı Hükümler

 

1. “sen elbette boşsun” di­liyerek karısını boşayan bir kimse eğer sadece bir talaka niyyet etmişse hanımı bir talakla boş düşmüş olur. Eğer daha fazla talaka niyyet etmişse, Hanefi ulemasıyla imam Şafiî, Ata ve es-Sevrî’ye göre niyyet ettiği sayıda talak vâki olur. Eğer birden fazla talaka niyyet etmemişse îmam Şafiî’ye göre bir ric’î talak vâki olur. Said b. Cübeyr’in de bu görüşte olduğu rivayet olunmuştur. Hanefi ulemasına göre ise bu durumda bain talak vaki olur. Rabia ve Mâlik (r.a.)’ya göre ise, “elbette kesinlikle” kelimesi kullanılarak verilen talakla da kocasıyla gerdeğe gir­miş bir kadın için üç talak vaki olur. Delilleri ise Aişe (r.anha)’dan rivayet olunan şu hadis-i şeriftir. “Aişe (r.anha)dan (rivayet olunmuştur:) dedi ki “Rifa’a el-Kurazi’nin karısı Peygamberimiz (s.a.)’e geldi Ebu Bekr (r.a.)’de Rasûlullah (s.a.)’in yanında bulunuyordu ve şöyle dedi:

Ya Rasûlallah, ben Rifa’a el-Kurazi’nin nikahında idim. Fakat Ri­fa’a beni “elbette sen boşsun” diyerek kesin bir şekilde boşadı. Ben de Abdurrahman b. ez-Zübeyr ile evlendim. Fakat ya Rasûlallah Abdurrah-man’ın erliği, şu elbise saçağı gibi (gevşek)dir, dedi ve örtüsünden bir sa­çak alarak gösterdi. Hâlid b. Said kapıda idi. Rasûlullah (s.a.) onun içeri girmesini izin vermemişti. Halid:

Ey Ebu Bekr, bu kadın Rasûlullah (s.a.)’ın huzurunda neler söylü­yor? dedi. Rasûlullah (s.a.)’de:

“Sen tekrar Rifa’a’ya dönmek istiyorsun ama ikinci kocanın balca-ğızından, o da senin balcağizından (atmadıkça olmaz”, buyurdu.[196]

Malikî ulemasından el-Bâcî’nin beyânına göre, Rifaa el-kurazî karısı­nı elbette sözünü kullanarak boşadığı için Rasûl-i Ekrem’in bu talakı hiç yoruma tabi tutmadan Rifa’a’nin bir daha bu kadına dönmesinin müm­kün olmadığını ifâde buyurması, bu şekilde verilen talakların üç talak sa­yılması gerektiğine delalet eder. Nitekim “elbette” sözü de bir şeyi kes­mek anlamına gelir. Binaenaleyh bu kelimeyi kullanarak talak veren bir kimsenin nikahla ilgisi kesilmiş olur. Bir başka tabirle zifafa girdiği bir kadını elbette sözünü kullanarak boşayan bir kimse onu üç talakla boşamış olur.

Zifafa girmediği hanımını “elbette” sözünü kullanarak boşayan bir kimse ister üç talaka niyyet etsin, isterse hiç bir talaka niyyet etmesin, onu üç talakla boşamış olur. Bu meselede ulema ittifak etmişlerdir. Fa­kat bu hanımını sadece bir talak niyyetiyle boşayan kimsenin talakı hak­kında iki rivayet vardır:

1. Üç talak vaki olur. Sahnûn ile îbn Habib bu görüştedirler.

2. Bir talak vaki olur. İmam Malik de bu görüştedir.[197]

Bu mevzuda imam Tirmizî de şunları söylüyor: “Elbette sözü kullanı­larak verilen talak hususunda ulema ihtilaf etmişlerdir. Ömer b. Hattab’-dan bu {alakı bir talak olarak kabul ettiği rivayet edildi. Hz. Ali’den onu üç talak olarak kabul ettiği rivayet olunuyor. Bazı ilim adamları da, “bu meselede kişinin kendi niyyetine bakılır, bire niyet etmişse bir, üçe niyyet etmişse üçtür. Ancak iki talaka niyyet etmişse yalnız bir talak vâki olur” diyorlar. Sevrî’nin ve Küfe ulemasının kavli budur. Mâlik b. Enes “Elbette” hakkında şöyle diyor; “şayet kadınla yatmışsa elbette ile boşama üç talak­tır”. Şafiî bire niyyet etmişse birdir ve ricat (dönme) hakkına sahiptir, ikiye niyyet etmişse iki, üçe niyyet etmişse üçtür” diyor.[198]

 

14-15. İçinden Karısını Boşamayı Geçiren Kimsenin Durumu

 

2209. …Ebu Hureyre (r.a.)’dan Peygamber (s.a.) şöyle buyur­duğu rivayet olunmuştur: “Gerçekten Allah, ümmetimin söylemedi­ği ya da yapmadığı ve (Fakat) kalbinden geçirdiği şey(İer)i bağışla­mıştır.”[199]

 

Açıklama

 

îslâmî eserlerde beyân edildiği üzere insanın kalbine gelen duygu ve düşünceler beş mertebededir:

1. Hâcis mertesebi; Bir işi yapıp yapmama fikri kalbe ilk doğunca buna hâcis denir.

2. Kalbe doğan bir fikrin kalb de bir süre kalmasına “hatır” denir.

3. Bundan sonra bu düşünceyi gerçekleştirip gerçekleştirmemek husu­sunda nefsin tereddüt etmesine “hadisü’n-nefs” denir.

4. Bu iki cihetten birini tercih etmeye “hemm” denir.

5. Tercih ettiği ciheti gerçekleştirmeye kesin karar verip harekete geç­me noktasına “azm” denir, insanlar ancak bu mertebeden mesuldurlar.

Hâcis, hatır, hadisü’n-nefes mertebeleri mutlaka affedilmiştir. Hase-ne de sevab olmadığı gibi seyyie de ikab da yoktur. Hemm denilen merte­bede ise, hayırda sevab varsa da şer de ikab yoktur. Azm mertebesine ise, her türlü mesuliyet terettüb eder.[200]

Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

“Allah iyilikleri de kötülükleri de takdir etti, sonra bunları açıklaya­rak dedi ki: Her kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa cenab-ı hak onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar. Eğer hem niyyetlenir, hem de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüz ve daha fazla katına çıkarır. Her kim de fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah teâlâ onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer fenalığı kasdeder ve işlerse bir günah olarak yazar.”[201]

 

Bazı Hükümler

 

1. Allah teâla insanın gönlünden geçirip de tatbık sahasına koymadığı kotu düşünceleri bu üm­mete mahsus olmak üzere affetmiştir. Daha önceki ümmetler ise, gönülle­rinden geçirdikleri kötü düşüncelerden dolayı -onları tatbik mevkiine koy-masalar bile- hesabı çekilirlerdi. Hatta islâmiyyetin ilk yıllarında müslümanlar bu çeşit düşüncelerden sorumlu sayılırlardı. Fakat Allah teâla “Allah kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez”[202] âyet-i kerimesiyle müs-lümanlan bu sorumluluktan kurtardığını bildirdi.

2. Bir kimse kalbinden karısını boşamayı geçirdikten sonra bunu dile getirmese nikahına hiçbir zarar gelmez. Bir başka ifadeyle kalbinden ge­çen talak düşüncesiyle herhangi bir talak vaki olmaz.

Hanefi ulemasıyla Ata b. Ebi Rebah, Said b. Cübeyr, Katâde, el-Hasen, es-Sevrî, Şafiî, Ahmed ve İshak (r.a.) bu görüştedirler. Zühriye göre ise bir kimsenin kalbinden geçirdiği talak düşüncesiyle dile getirme­miş bile olsa yine de talak vaki olur. Eşheb imam Malik’in de bu görüşte olduğunu rivayet etmiştir. Malikî ulemasından Îbnu’l-A’rabi bu görüşün dayanağını şöyle açıklamıştır: “Nasıl kalbinden inkarda bulunan bir insan kâfir, isyanda ısrar eden ve amellerinde gösteriş yapan günahkâr olursa, kalbinden bir işi yapmayı geçiren bir kimsenin de onu uygulamaya koy-masa bile mesul olması, kalbinden bir müslümana iftira etmeyi geçiren kimsenin de bu düşüncesinden dolayı iftiracı durumuna düşmesi gerekir. Kalbden geçirildiği halde sözle ifâde edilmeyen her düşüncenin hükmü de budur.

Hattâbî’nin beyânına göre “bu hadis Malikîlerin -aleyhlerine bir hüc­cettir. Çünkü İslam uleması zihar yapmayı düşünen bir kimsenin bu dü­şüncesinin dilleifadeledilmediğisüreceziharsayılmayacağmdaittifaketmişler-dir. Oysa ziharla talak laynii şeydir. Ayrıca yine islam ulemasına göre bir insan iftira etmeyi gönlünden geçirse, müfteri olmaz ve namazda gönlün­den bazı şeyleri geçirmesiyle de namazı bozulmaz. Eğer İbn Arabi’nin bu sözleri doğru olsaydı, namaz kılan bir kimsenin gönlünden geçen düşünce­lerinden dolayı namazı bozulması gerekirdi.

3. Bir kimsenin karısını boşadığını yazmasıyla karısı boş olur. Hanefi ulemasına göre bir kimsenin karısını boşadığını mektupta açıkça yazıp ona göndermesiyle talak vaki olduğu gibi gönderdiği bu mektubu talak niyye-tiyle yazmış olmasa bile, yine talak vaki olur. Boşamak niyyetiyle açıkça yazmış olduğu mektuba gelince onu göndermese bile yine talak vâki olur. Mektubu açıkça yazmadan maksat, anlaşılması ve okunması mümkün olacak şekilde, kağıt, duvar gibi bir yüzeye yazmaktır. Fakat okunması ve anla­şılması mümkün olmayacak bir şekilde karısını boşadığını su üzerine veya havaya yazmasıyla talaka niyyet etmiş bile olsa bunları kendisi talaffuz etmedikçe talak vâki olmaz. eş-Şa’bî ile en-Nehâî ve ez-Zuhrî’ye göre ise bir kimse boşamak niyetiyle, karısını boşadığını yazacak olsa, (bu yazlyı nereye yazarsa yazsın sadece yazmasıyla), karısı boş olur. -İmam Malik ile imam Şafiî de bu görüştedirler. Şafiî ulemasından bazılarına göre ise, sadece yazıyla niyyet edilmiş bile olsa, talak vaki olmaz. Çünkü bu, dille boşamaya gücü yettiği halde yazıyla boşamaya kalkmaktır. Nasıl ki ko­nuşmaya gücü yeten bir kimsenin işareti muteber değilse konuşmaya gücü yettiği halde karısını mektubla boşamaya kalkan kimsenin verdiği talak da muteber değildir.

Mektupla talakın vaki olacağını iddia edenlerin delili ise, Rasûl-i Ek­rem’in bazı devlet adamlarını dine davet için onlara mektub göndermesidir.

Bir kimsenin niyyetsiz olarak karısını boşadığını yazması mevzuunda imam Ahmed’den iki görüş rivayet edilmiştir:

a. Bununla talak vâki olur.

b. Niyyetsiz olduğu için asla talak vâki olmaz.

İmam Ebu Hanife ile imam Mâlik ve Şafiî’de ikinci görüşü benimse­mişlerdir. Çünkü bir yazı, alıştırma yapmak, güzel yazı öğrenmek gibi maksatlarla da yazılmış olabilir. Bu bakımdan yazılar, kinayeli sözler gibi niyete muhtaçtır. Binaenaleyh sahibinin talak niyyeti taşımadan yazdığı talak ifade eden bir yazıyla talak vâki olmaz. Aynı şekilde imam Ahmed’e göre açıkça belli olmayan yazılarla da talak vaki olmaz. Bunlar insanın ağzından çıkan anlamsız ses, nefes ve sözlere benzer. İmam Ahmed ile İmam Mâlik’e göre bir kimsenin karısını boşadığını ifade eden bir yazının o kimse tarafından yazıldığının kabul edilebilmesi için iki şahidin şehâdet etmesi gerekir. Aksi takdirde bu mektubun bir manası yoktur.[203]

 

15-16. Karısına “Bacım” Diye Hitabeden Kimsenin Durumu

 

2210. …Ebu Tümeyme el-Hüceymî’den rivayet olunduğuna gö­re bir adam karısına “Ey bacım” diye hitabetmiş de Rasûlullah (s.a.)

“Bu senin kız kardeşin midir?” diyerek o kimseyi bundan menetmiştir.[204]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerif Abdurrezzak’ın Musannef’inde şu manaya  gelen  lâfızlarla  rivayet  olunmuştur:   “Peygamber (s.a.)’ karısına “hemşire” diye hitabeden bir adama rastladı da onu bun­dan menetti”[205]

Bilindiği gibi bir kimsenin kendi zevcesini veya onun rekabesini (boy­nunu) veya msf, sülüs gibi bir uzvu şâyiini kendisine nikâhı müebbeden haram bulunan bir kadına veya onun bakılması caiz olmayan bir uzvuna teşbih etmesine -zihar- denir” Zihar yapan bir kimse keffârette bulunma­dıkça zevcesine yaklaşamaz. Keffâret verildikten sonra yaklaşmaya mâni hürmet zail olmuş olur.[206] îşte müslümanlar hanımlarına bacım veya hem­şirem ya da kızım diye hitab etmeye alışıp da bu alışkanlık neticesinde bir gün zihar yapmaları ve dolayısıyla zarara uğramaları veya bu gibi sözlerle talaka niyyet etmeleri neticesinde nikahlarının bozulacağı korkusuyla Peygamber efendimiz onları hanımlarına bu gibi hitablarda bulunmaktan nehyetmiştir. Bu mevzuda İbn Battal’da şunları söylemiştir: “Ulemadan bir cemaat kişinin karısına bu gibi hitabta bulunmasıyla zihar yapmış ola­cağına hükmettiler. Nitekim Peygamber (s.a.)’de hangi manada kullanıl­dığını ancak kullanan kimsenin bileceği bu kelimeleri kullanmaktan kaçın­mayı tavsiye etmiştir.”[207] Yine îbn Battal’ın açıklamasına göre Hz. İbra­him, Sâre için “bu benim hemşiremdir” dediği zaman Hz. Sare’nin kendi­sinin din kardeşi olduğunu kasdetmiştir. Karısına bu maksatla “kız kardeşim” dediği için nikahına bir zarar gelmediği gibi bu hitabından do­layı ilahi bir ikaza veya tenkide de uğramamıştır”[208]

 

Bazı Hükümler

 

Bir kimsenin kansına “hemşire”, “bacı” gibi hitablarda bulunması mekruh olduğu gibi, an­nem”, “kızım”, “yavrum” gibi hitaplarda bulunması da mekruhtur. Bu gibi hitablar boşamak için kullanılan “sen bana kız kardeşim gibi haram­sın”, “sen bana annem gibi haramsın” sözlerine benzediği için Rasûl-i Ekrem kişinin bu gibi sözlerle karısına hitabta bulunmasını yasaklamıştır. Bu şekilde hitab etmenin diğer bir sakıncası da şudur; Bir insanın hanımı­na bu gibi sözlerle hitabta bulunurken zihara niyyetlense, zihar yapmış olur. Binaenaleyh keffâretini ödemedikçe hanımına yaklaşamaz. Kişinin karısına, kendine haram sayılan kadınlardan biriymiş gibi yaptığı tüm hitabların hükmü budur.

Ulemanın pekçoğuna göre bir kimsenin hanımına saygı niyyetiyle bu gibi hitablarda bulunmasının hiç bir sakıncası yoktur. Bu maksatla karısı­na kızım yavrum gibi hitablarda bulunmasıyla zihar yapmış olmaz. Ancak saygı niyeti olmaksızın hanımına bu gibi kelimelerle hitabta bulunmanın hükmü üzerinde ulema ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebu Yusuf’a göre saygı maksadı olmaksızın bir kimsenin hanımına bu gibi kelimelerle hitab etme­siyle talak, imam Muhammed’e göre ise, zihar vaki olur. Binaenaleyh bu yüzden Rasul-i Ekrem Efendimiz mü’minleri hanımlarına bu gibi kelime­lerle hitab etmekten men etmiştir.

Hanbelî ulemasından İbn Kudâme’nin beyânına göre, bir kimsenin hanımına bu gibi sözlerle hitab etmesi, zihar yapmaya benzediğinden do­layı yasaklanmıştır. Aslında zihara niyyet edilmedikçe bu gibi sözlerle zi­har da talak da vâki olmaz.[209]

 

2211. …Ebû Tumeyme’nin kavminden bir adamdan (rivayet olunduğuna göre kendisi), Peygamber (s.a.); bir adamı karısına “Ey hemşireceğizim” diye hitab ederken duyunca (o kimseyi bu tür bir hitaptan) menettiğini işitmiş.

Ebû Dâvud dedi ki: Bu hadisi Abdulaziz b. el-muhtar da; Hâ-lid, Ebu Osman ve Ebu Tumeyme senediyle Peygamber (s.a.)’den nakletmiştik Ayrıca Şu’be de; Hâlid, Bir adam ve Tümeyme yoluy­la Peygamber (s.a.)’den nakletmiştir.”[210]

 

Açıklama

 

Hafız İbn Hacer bu hadis hakkında şunları söylüyor; “Bu  hadisi Ebû  Dâvud mürsel yollardan rivayet ettiği gibi bir de Ebu Tümeyme ve Ebu Tumeyme’nin kavminden bir adam vası­tasıyla Hz. Peygamber’den muttasıl olarak rivayet etmiştir.[211]

Musannif Ebu Davud’un bu hadisin sonuna bir talik ilâve etmekle “her ne kadar bu hadis bazı yollardan mürsel olarak rivayet edilmişse de bunların biri diğerini takviye ettiğinden zayıflıktan kurtulmuşlardır. Bun­ların bazısının senedlerinde bazı râvilerin ilâve edilmiş olması diğer riva­yetlerde inkita bulunduğunu göstermez. Bu hadisin o sened zinciriyle de rivayet edilmiş olduğunu gösterir” demek istiyor.

Ulemânın bu hadis-i şerîfle ilgili görüşlerini önceki hadisin açıklama­sında vermiş bulunmaktayız.[212]

 

2212. …Ebu Hureyre (r.a.)’in, Peygamber (s.a.)’den rivayet et­tiğine göre; “İbrahim aleyhisselâm üç yalandan başka hiç bir yalan söylememiştir: (Bunlardan) ikisi yüce Allah’ın zatı hakkındadır; (bi­rincisi)

“Ben gerçekten hastayım” demesi,(ikincisi);

“Belki bu işi büyükleri olan şu (put) yapmıştır” demesidir. (Üçüncüsüde) şöyle olmuştur;

(Hz. İbrahim) zalimlerden birinin toprağında yolculuk yapar­ken bir yerde konaklamıştı. “Beraberinde insanlann en güzeli bir kadın bulunan bir adam (gelip ülkemizde) şuracıkta konaklamıştır” diye zâlime haber verildi. Bunun üzerine o zalim (Hz. İbrahim’e bir elçi) gönderip (yanına çağırttı ve) ona Sâre’yi sordu. Hz. İbra­him de;

“O benim kız kardeşimdir” cevabını verdi. Sare’nin yanına dönünce

“Bu (adam) bana seni sordu. Ben de kendisine senin kız kar­deşim olduğunu söyledim. Çünkü bugün seninle benden başka müslüman yoktur. Allah’ın kitabına göre sen benim (kız) kardeşimsin. (Sakın) beni onun yanında yalancı çıkarma” dedi ve (daha sonra râvi Ebu Hureyre) hadisifn geri kalan kısmını) nakletti.

Ebû Dâvud dedi ki: Şu’ayb b. Ebû Hamza, Ebu’z-Zinad’dan, (o da) el-A ‘rac’dan (o da) Ebu Hureyre’den (o da) Peygamber sallalahu aleyhi vesellemden bu hadisin bir benzerini rivayet etmiştir.[213]

 

Açıklama

 

Ebu’l-Enbiya Halilürrahman İbrahim aleyhisselâmın Miladdan 12 yüzyıl önce yaşadığı zannedilmektedir. Babası Tarih, Sâm b. Nuh aleyhisselâmın neslindendir. Azer isimli bir puta çok hizmet ettiği için Azer ismini almıştır. Kuvvetli olan bir görüşe göre ise, Azer, Hz. İbrahim’in babası değil, amcasıdır. İbrahim kelimesi Sürya-nîce Ebu-Rahm (cemaat babası) manasına gelir. Bazılarına göre bu kelime “kuvvetli görüş” manasına gelen Birehme kökünden türemiştir. İbrahim aleyhisselâm Ehvaz bölgesinde “es-Sûs” denilen yerde dünyaya geldi. Sonra babası onu Nemrud’un ülkesi olan Babil’e götürdü. Kendisiyle Nuh aleyhisselam arasında 2640 senelik bir süre bulunmaktadır. Nuh aleyhisselâm ile İbrahim (a.s.) arasında biri Hud diğeri de Salih (a.s.) olmak üzere sadece iki Peygamber gelmiş geçmiştir. Nuh (a.s.)’dan önce ise, İdris, Şit ve Adem (a.s.) olmak üzere 3 peygamber yaşamıştır. Bir başka ifadeyle Hz. İbrahim’e gelinceye kadar gönderilen Peygamberlerin sayısı altıdır. Hz. Muhammed, İbrahim, Musa, îsâ, Nûh (aleyhisselâm)’a “ulül-azm peygamberler” ismi verilmiştir. Bu ululazm peygamberler içerisinde Hz. Muhammed’den sonra gelen en büyük Peygamber Hz. İbrahim’dir. Allah teâlâ kendisine on sahife indirmişti. Yeryüzünde ilk defa kılıçla savaşan, ilk defa sünnet olan, ilk defa şalvar giyen, ilk defa tırnaklarını kesip bıyı­ğını kısaltan, ilk defa saçma sakalına ak düşen, müsafire ikram eden, tirit pişiren ve suyla taharetlenen kimse İbrahim aleyhiselâmdır. 175 sene yaşa­dı, âni olarak vefat etti ve Hz. Sare’nin kabri yanına defnedildi. Hz. İbra­him Hz. Nuh’un oğlu Hâm’ın çocuklarından Ken’an’m oğlu Nemrud’un ülkesine Peygamber olarak gönderilmişti. Süddî’nin rivayetine göre Nemrûd Hz. İbrahim dünyaya gelmeden önce rü’yasında bir yıldızın doğup parlaklığıyla ay ve güneşin ışığını sönük bıraktığım görmüş ve bundan çok korkmuş, bu rüyayı tabir etmek üzere çağırdığı kâhinler ve sihirbazlar yakında bu ülkede etrafını sönük bırakacak bir oğlan çocuğunun dünyaya geleceğini söylemişler. Bunun üzerine Nemrud bu çocuğun dünyaya gel­mesine engel olmak için erkeklerin  karılarına yaklaşmalarını yasaklayıp bunu gözetlemek üzere her on kişinin başına bir memur görevlendirmişti. Bir kadın hayızlandığı zaman o kadının kocasının o kadına yaklaşmasına izin verilir, temizlenirse bu izin kaldırılırdı. Bir gün Hz. İbrahim’in babası karısına temiz iken yaklaşma imkanı bulmuş bir yaklaşmadan da Hz. İb­rahim dünyaya gelmişti. Hz. İbrahim’i annesi bu mağarada dünyaya ge­tirmiş ve kimsenin görmemesi için de mağaranın kapısını iyice kapatmıştı. Kendisini emzirmek üzere mağaraya geldiği zaman onu birinden süt, bi­rinden su birinden de yağ akan üç parmağını emerek gıdasını aldığım hay­retle müşahede etmişti. Hz. İbrahim kısa zamanda yetişti, annesinin yardı­mıyla babasıyla tanıştı. Birgün Hz. İbrahim annesine “Benim Rabbim kim­dir?” diye sordu. O da “benim” diye cevap verdi. İbrahim (a.s.) “Peki senin rabbin kimdir?” deyince, “Babandır”, karşılığını verdi. Bu defa İbrahim (a.s.) “öyleyse babamın Rabbi kimdir?” dedi. Annesi de “Nemrûd’dur” diye karşılık verdi. Hz. İbrahim de o zaman “Nemrud’un Rabbi kimdir? deyiverdi. O zaman annesi büyük bir korku ve telaşla “sus sus!” diyerek konuşmayı kesmeye çalıştı. Biraz sonra Hz. İbrahim’in ba­bası geldi. Hz. İbrahim ona da bu soruları yöneltti. Babası da Hz. İbra­him’e aynen annesi gibi cevap veriyordu. Hz. İbrahim ona “peki Nem­rud’un rabbi kimdir? deyince, babası “sus! sus!’ ‘diyerek kendisini tek­melemeye başlamıştı. Nitekim Cenab-ı Hak şu âyet-i kerime ile bu gerçeğe ışık tutmaktadır;

“And olsun biz önceden İbrahim’e de doğru yolu bulma kabiliyetini vermiştik zaten biz onu(n olgun insan) olduğunu biliyorduk”[214] daha sonra Hz. İbrahim’in isteğiyle annesiyle babası onu güneş battıktan sonra saklı kaldığı izbeden dışarı çıkardılar. Bu arada at ve sığır, deve ve koyun cin­sinden ne kadar hayvan görmüşse bunların rabbinin kim olduğunu babası­na sormaktan geri durmuyor ve bunların mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiğini tekrarlıyordu. Daha sonra yerlerin göklerin yaratılışım düşünü­yor, benim rabbim beni yaratan besleyip büyüten kudret sahibidir, başka­sı olamaz, diyordu. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor;

“Üzerine gece basınca (İbrahim) bir yıldız gördü,

İşte benim rabbim dedi. Yıldız batınca;

“Batanları sevmem” dedi ayı doğarken görünce:

“İşte bu benim Rabbim” dedi, o da batınca;

“Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapan topluluktan olurdum” dedi, Güneşi doğarken görünce:

“Budur Rabbim, bu daha büyük” dedi (o da) batınca dedi ki:

“Ey kavmim, ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım, ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri var edene çevirdim ve artık ben ona ortak koşanlardan değilim.”[215] Daha sonra Hz. İbrahim putperest­likle ve putperestlikten kaynaklanan bâtıl inançlarla alay etmeye başladı. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in tevhid uğruna girişip sürdürdüğü bu mücadele şöyle anlatılıyor:

‘Kavmi onunla tartışmaya girişti (O, oniara) dedi ki:

Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışıyormusu-nuz? Ben sizin ona ortak koşduğunuz şeylerden korkmam Rabbim ne di­lerse o olur. Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hala (kendinize gelip) öğüt al m norm usunuz? Hem siz Allah’ın, size (tapındıklarınizın tanrı ol­dukları) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ona ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin (O’na) ortak koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin) iki topluluktan hangisi (tek Al­lah’a inananlar mı, yoksa Allah’a ortak koşanlar mı) güvende olmağa da­ha lâyıktır? İnananlar ve imanlarım bir haksızlıkla bulamayanlar… İşte güven onlarındır. İşte doğru yolu bulanlarda onlardır. Bütün bunlar kav­mine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetlerimizdir. Dilediğimizi dereceleri­mizle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.”[216]

Daha sonra Hz. İbrahim’in kavmine karşı ileri sürdüğü delillerle nasıl üstünlük kazandığı da yine Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:

“İbrahim babasına demişti ki:

Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi. Bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim. Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahman’a isyan etmişti. Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman sen şeytanın dostu olur­sun. (Babası):

Ey İbrahim sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (On­lara dil uzatmaktan)vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım. Uzun süre ben­den aynî   git.” dedi. (İbrahim);

“Selâm sana (esenlik içinde kal)” dedi. “Senin için Rabbimden mağ­firet dileyeceğim. Çünkü o bana çok lütuf kârdır. Sizden de Allah’dan başka yaşardıklarınızdan da ayrılıyor ve yalnız Rabbime yalvarıyorum. Limanın ki Rabbim’e yalvarmakla (sizin gibi) ha fıs) sız olmam. İşte onlardan ve onların Allah’dan başka taptıklarından ayrılınca biz O’na İshak’i ve (İs-hak’ın oğlu) Ya’kub’u armağan ettik ve hepsim de Peygamber yaptık.”[217] babası cevap vermekten âciz kalınca Hz. İbrahim kendi dinini açıklama­nın zamanı geldiğine inanarak, dinini ve inancını şöyle açıkladı:

“Şimdi gördünüz mü neye tapıyorsunuz.” dedi. “Siz ve eski ataları­nız onlar benim düşmammdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim) dostum­dur.”[218] Bunun üzerine kavmi O’na “Sen alemlerin Rabbi demekle Nem-rud’u mu kast ediyorsun?” dediler. Hz. İbrahim de Hayır, O’nu kast etmiyorum. O zatı kasdediyorum ki “beni yaratan ve bana yol gösteren odur. Bana yediren ve içiren odur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren odur. Beni öldürecek sonra diriltecek odur.”[219] dedi. Hz. İbrahim inan­cım bu şekilde açıkladıktan sonra bu hâdiseyi Nemrud işitti ve İbrahim’i yanına çağırttı ve aralarında şu konuşma geçti “Ey İbrahim seni gönde­ren, insanları kendisine ibadete davet ettiğin ve sonsuz güç ve kudretinden bahsettiğin ilâhın nasıl bir ilâhtır?” Hz. İbrahim “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” Nemrud: “ben diriltir ve öldürürüm” Hz. İbrahim bunu na­sıl yaparsın?” Nemrud “iki adam getiririm önce onları ölüme mahkum ederim boyun eğmişlerken birini affederim bu şekilde ona hayat bahşetmiş olurum. Diğerini de idam ederim. Bu şekilde onu da öldürmüş olurum.” Hz. İbrahim “Benim inandığım Allah güneşi doğudan getirir sen de batı­dan getir” Hz. İbrahim’in bu sözü üzerinde Nemrud şaşırıp verecek cevap bulamadı. Allah teâlâ Nemrud’un bu şaşkınlığım Kur’an-ı Kerim’in de şöyle açıklıyor;

“İbrahim; “Allah güneşi doğudan batıya getirir sen de onu batıdan (doğuya) Getir, deyince inkâr eden o adam şaşırıp kaldı…”[220]

Metinde Hz. İbrahim’in, yalan görünüp de aslında gerçek olan sözle­rinin üçünü de Allah için söylediği halde bunlardan Sâre ile ilgili olan sözünün Allah için değilmiş gibi ifade edilmesi bu sözde Allah’ın rızasıyla birlikte Hz. İbrahim’in menfaatinin de bulunmasındandır. Sözü geçen üç yalan, sahibinin zemmedildiği dince çirkin görülen bir yalan değil, ancak karşıdakinin yalan zannettiği ve söyleyen kimsenin de doğruluğunu kesin­likle bildiği sözlerdir. Meselenin bir başka yönü de şudur ki, Hz. İbra­him’in bu sözlerinin üçünde de tevriye sanatı vardır. Karşıdakiler bu söz­lerin sadece hakiki mânâsı üzerinde durduklarından bu sözlerin mecazi manalarını anlayamamışlardır.

Hz. İbrahim kavmine inançlarının batılhğım ve taptıkları putlann aciz­liğini isbat etmek istiyordu. Bu sırada kavmi onu her kutladıkları bayra­ma götürmek istediler. Yolda giderken Hz. İbrahim onlardan şehirde yalnız kalan putları kırmanın tam zamanı olduğunu düşünerek birden bire kendini yere attı ve “ben hastayım” dedi. Hz. İbrahim’in kavmi “sakîm: hasta” sözünü taun hastalığı için kullanırlardı. Hz. İbrahim’in zahirde böyle bir hastalığı yoktu, ama kavminin putperestliğinden dolayı son dere­ce rahatsız ve sıkıntılıydı. “Ben hastayım” derken bu derdini dile getiri­yordu. Binaenaleyh Hz. İbrahim’in bu sözü görünüşte yalan gibi ise de aslında gerçeğin tâ kendisiydi. Daha sonra Hz. İbrahim onların arkasın­dan; “Allah’a and içerim ki siz dönüp gittikten sonra pullarınıza bir tu­zak kuracağım”[221] diye haykırdı.

Nemrud’un halkı bayram yerine giderlerken yemekler pişirip sayıları yetmişi bulan putlarının önüne koymuşlardı. İnançlarına göre onlar bay­ram yerinden dönünceye kadar bu yemeklere manevî bereket gelecekti. Hz. İbrahim elinde baltasıyla gelip “daha yemeklerinizi yemediniz mi” diye alay ederek en büyük putun dışında hepsini kırdı ve baltayı da onun boynuna takıverdi. Bu hâdise Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor;

“Nihayet (İbrahim) onları parça parça etti yalnız onların büyüğünü bıraktı. Belki ona müracaat ederler diye”[222] Nihayet Hz. İbrahim’den şüp­helendikleri için Nemrud onu çağırıp, “bunları sen mi kırdın”? diye sor­du. Hz. İbrahim de bu işi büyük putun yapmış olabileceğini söyledi. Babillilerin “Hiç put hareket eder mi? sorusunu da, “size fayda ve zarar vermeyen hareket edemeyen şeylere niçin tapıyorsunuz? diye cevapladı.”[223]

Fakat Babil halkı sapıklıklarında ısrar ettiler ve İbrahim’i ceza olarak ateşe attılar. Fakat Allah’ın isteğiyle ateş bir bahçeye dönüştü.[224] Bu mu­cizeyi görenlerden bazıları iman ettiler. Hz. İbrahim de onları ve ailesini a’arak Harran’a Filistin ve Mısır’a gitti. Kudüs civarına yerleşti. Hz. İbra­him, ailesi Sare ile yaptığı bir yolculukta zalim bir hükümdarın toprağına uğramıştır. Bu zâlimin kim olduğu ulema arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre Mısır hükümdarı Amr b. İmrü’l-Kays’dir. Bir takımları Ürdün hü­kümdarı Sâduf olduğunu daha başkaları Süfyan b. Arvan nammdaki Harran hükümdarı olduğunu söylemişlerdir. Siyer ulemasının beyânına göre İbra­him (aleyhisselâm) bir müddet Şam’da kalmıştır. Sonra orada kıthk zuhur edince Hz. Sare ile birlikte Mısır’a gitmiştir. Orada Firavn Sülalelerinin ilk hükümdarına tesadüf etmiş. Bu adam uzun zaman yaşamış bir zâlim imiş. Hadisin bir riv^etine göre zalim ve cebbar Firavn evvelâ Hz. İbra­him’e haber göndererek huzuruna celbetmiş ve ona bu kadının kim olduğunu sormuş. Hz. İbrahim kız kardeşi olduğunu söylemiş. Sonra Sâre’ye bunu haber vererek sorulursa onun da aynı şeyi söylemesini tenbih etmiş­ti. Cebbar’ın adeti evli kadınlara tecâvüzmüş. Bu tehUkeden kurtulmak için Hz. İbrahim Hz. Sare’yi hemşiresi olarak tanıtmıştı. Gerçekte ise Hz. İbrahim bu sözüyle Hz. Sare’nin din kardeşi olduğunu kastediyordu. îbn Cevziye göre ise melik mecûsi idi. Mecû silerdeler kekik arısına hemşire diye hitap ederdi. Hz. İbrahim onun dilini kullanarak zahirden bu benim ka-rımdır, demiş oluyor. Gerçekte ise din kardeşi olduğunu kast ediyordu. Bu sözüyle de zâlim melik’in bunu bana nikahla demesini önlüyordu.

Hz. Sare’yi melikin huzuruna getirdiklerinde hemen tecâvüze yelten-mişse de eli şiddetle tutulmuş hatta bir rivayette göğsüne kadar olan kısmı kurumuştur. Bunu görünce Hz. Sare’den aman dilemiş, kurtulması için Allah’a dua etmesini istemiş.ve bir daha tecavüze yeltenmeyeceğine söz vermiş. Hz. Sare de dua etmiş, neticede Firavn’ın eli eski haline dönmüşse de zalim Firavn verdiği sözü hemen unutarak tekrar tecâvüze kalkışmıştır. Bu üç defa tekerrür etmiş. Nihayet sözünde durmuş ve Hz. Sare’nin bir şeytan olduğu kanaatine vararak onu getireni çağırtmış ve Sare’nin derhal Mısır toprağından çıkarılmasını, kendisine Hacer namındaki hizmetçinin de hediye edilmesini emretmiştir. Çünkü îslâmiyetten önce insanlar cin ve şeytan meselesini son derece büyütür, görülen her olağan üstü şeyin onlar tarafından yapıldığına inanırlardı. Fir’avn’ın Hz. Sare’ye Hacer-i bağışlamasının sebebi, onun cin olduğuna inanması ve zarar getirmesin­den bu suretle kurtulmak istemesi olsa gerektir.

Bu zâlim hükümdar hakkında Hz. Sare’nin duası şu olmuştur: “Alla-hım! bilirsin ki sana ve Rasûlüne iman etmiş bir kimseyim. Namusumu da korumuşumdur. Binaenaleyh bu kâfiri bana musallat kılma.”

Ebû Davud’un mevzumuzu teşkil eden hadisin sonuna ilâve ettiği tali­ki Buhârî Ebü’l-Yeman, Şuayb, Ebü’z-Zinâd, el-A’rac, Ebu Hureyre se­nediyle Rasûl-î Ekrem’e ulaştırmıştır. Buhârî’nin bu hadisi şu mealdedir: Ebu Hureyre den Rasülullah (s.a.)’ın şöyle hikâye buyurduğu rivayet edil­miştir:

“İbrahim aleyhisselâm (bir kere hanımı) Sâre ile sefer etmiş de onun­la bir şehre gelmiştir. Orada meliklerden biri, yahut zalimlerden birisi hü­kümrân idi. Bu zalime:

İbrahim, kadınların en güzel olanlarından birisiyle (şehre) girdi diye bildirdiler. Melik:

Ya İbrahim, yanındaki kadın neyindir? diye haber gönderdi, İbrahim:

(Din kardeş) hemşiremdir. diye cevap verdi. Sonra İbrahim dönüp Sare’nin yanına geldi ve:

Sakın sözümü tekzib etme! Ben bunlara senin kızkardeşim olduğunu söyledim. Allah’a yemin ederim ki yeryüzünde (bizim iman ettiğimiz esas­lara) benden ve senden başka iman eden hiçbir kişi yoktur! buyurdu ve Sare’yi Melik’e gönderdi. (Saraya varınca) Melik Sar e için ayağa kalktı. Sare de hemen abdest alıp namaza durdu. (Namazdan) sonra;

Ya Rab, ben sana ve senin Peygamberine iman ettimse ben kadınlığı­mı, zevcimden başkasına karşı ebedî muhafaza eyledimse, benim üzerime şu kâfiri musallat etme!? diye dua etti. Herifin derhal nefesi boğuldu. Horlamağa hatta ayağıyla yere vurup tepinmeğe başladı. Ebu Hüreyre (de­vamla) demiştir ki Sâre:

Allahım, eğer bu herif ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir” diye endişe gösterdi. Bunun üzerine adam sarasından kurtuldu. Sonra Hz. Sare:

Allahım, ben sana ve senin peygamberine iman ettimse ben kadınlık şerefimi zevcim müstesna olmak üzere herkese karşı korudumsa, şu kâfiri üzerime musallat etme.’ diye dua etti. Herifin derhal nefesi tıkandı, horla­mağa, hatta ayağıyla yere vurup tepinmeye başladı. Ebu Hüreyre (rivaye­tine devam ederek) demiştir ki Sâre:

Ya Rab, Bu herif ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir, (diye endişe izhar eyle)di. bunun üzerine adam sarasından ikinci yahut üçüncü (defa) da kurtuldu. Bunun üzerine Melik saraydaki adamlarına:

Siz bana (insan değil) muhakkak bir şeytan göndermişsiniz, bu kadı­nı İbrahim’e geri gönderiniz. Hacer’i de Sare’ye veriniz, dedi. Sonra Sare İbrahim (a.s.)’a dönüp geldi ve ona (durumu) anlatarak,

Anladın mı zevcim. Allah kâfiri rezil etti. Bir cariyeyi de hizmetçi verdi.[225]

 

Bazı  Hükümler

 

1. Bu hadis-i şerifte anlatılan hâdise İbrahim aleyhisselam hakkında bir mucize ve Hz. Sare hak­kında bir keramettir. Keramet haktır.

2. Peygamberler hakkında yalan söylemek düşünülemez. Ancak tebli­ğin dışındaki mevzularda dış görünüşü bakımından yalan, fakat aslıda gerçek olan sözlerin Peygamberlerden de sâdır olması mümkündür.

Bu mevzuda el-Mâzirî şunları söylüyor: “Allah teâladan gelen bir hük­mü tebliğ hususunda yalan söylemekten bütün Peygamberler masumdur­lar. Bu husustaki yalanın azı çoğu müsavidir. Tebliğ kabilinden olmayıp da dünya işlerine ait ufak yalanların vukuunun mümkün olup olmayacağı hususunda selef ve haleften iki görüş rivayet olunmuştur:

Kadı Iyâz da şunları söylemiştir. Sahih olan şudur ki, tebliğ kabilin­den olan hususlarda Peygamberlerin yalan söylemesi düşünülemez. Küçük günahları onlara caiz görelim görmeyelim, söylenen yalan az olsun, çok olsun hüküm budur. Çünkü Peygamberlik makamı yalandan münezzeh­tir. Peygamber hakkında yalanı caiz görmek onların sözlerine itimadı kal­dırır. Rasûl-i Ekrem’in Hz. İbrahim hakkında “Yalan söyledi” demesi bir tevriyeden başka bir şey değildir. Şayet bu sözün gerçek manada kulla­nıldığı kabul edilse bile Hz. İbrahim’in söylediği kabul edilen bu yalanlar yalan söylemenin caiz olduğu yerlerde söylenmiştir. Çünkü insanın nefsini bir zâlimin elinden kurtarmak veya malını gasbetmek isteyen kimseye en­gel olmak için yalan söylemesi meşrudur.[226]

3. “Kardeşim” sözüyle din kardeşini kastetmek meşrudur. İki zarar­dan daha ağırından kurtulmak için en hafifini seçmek meşru kılınmıştır. Bu bakımdan zâlimin vereceği büyük zarardan kurtulmak için daha hafif olan tekliflerine boyun eğmek caizdir. Nitekim Allah teâla ve tekaddes hazretleri, “kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkara) zorlanan müstes­na inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve küfre göğüs açan (küfürle se­vinç duyan) kimselere Allah’tan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azab vardır”[227] buyurmuştur. Bu âyet-i kerime annesi ile babası küfre zorlanarak gözünün önünde öldürülen ve Ölüm tehdidi altında Allah’a ve Peygamber’e küfrettirilen Ammar b. Yâsir hakkında inmiştir. Kalbi iman­la dolu bir kimsenin baskı altında küfrü icabettiren bazı sözler söylemesi­nin onun imanına bir zarar vermeyeceğini ilan ve ifade etmektedir.

4. Allah teâla salih kullarının derecelerini yükseltmek için ve onların faziletlerini izhar etmek için onları çeşitli şekillerde imtihan eder.

5. İhlâsla yapılan dualar makbuldür.[228]

 

16-17. Zihar

 

2213. …İbnü’1-AIa el-Beyazî dedi ki: Ben kadınlarla kimsenin gücünün yetmeyeceği kadar (çok) temasta bulunabilen (şehvetli) bir adamdım. Ramazan ayı girince bana zarar gelecek bir şekilde karı­ma yaklaşmaktan ve nihayet (o şekilde) sabahlamaktan korktum da Ramazan ayı çıkıncaya kadar karımdan ziharda bulundum. Bir gece bana hizmet edip dururken birdenbire,vücudunun bir kısmı açılıverdi. (Bunun üzerine) ona yaklaşmaktan kendimi alıkoyamadım. Sa­bah olunca çıktım kavmime (uğradım) ve olayı onlara anlattım ve;

Haydi Rasûlullah (s.a.)’a gidelim, dedim;

Hayır vallahi olmaz, dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)’a varıp durumu anlattım;

“Sen mi bu işi yaptın ey Seleme?” buyurdu. Ben de iki defa;

Bunu ben yaptım ya Rasûlallah, dedim (ve şunları ilâve ettim), ve ben Allah’ın emrine sabrederim benim hakkımda Allah’ın sana bildirdiği şekilde hüküm ver. diyerek sözlerimi bitirdim. (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de);

“Bir köle flzflt et” buyurdu. Ben de;

Seni hak ile gönderen zata yemin ederim ki (şu nefsimden ) başka bir köleyi azat etmeye gücüm yetmez, dedim ve boynumun üzerine vurdum. (Bunun üzerine);

“İki ay üst üste oruç tut” buyurdu (ben de) dedi(m ki);

Benim şu başıma gelen ancak oruç yüzünden geldi. (Bunun üzerine)

“(Öyleyse) altmış fakire bir vesk hurma yedir” buyurdu. Ben de;

Seni hak ile gönderen için (elimizde) hiç yiyecek yoktur, de­dim. Bunun üzerine;

“Sen Züreyk oğullarının sadakasını toplayan memura git o da sadakayı sana versin sen de yoksullara 60 vesk hurma ver ve kalanı­nı da ailenle birlikte ye” buyurdu. Bunun üzerine kavmime döndüm ve onlara;

Sizin yanınızda darlık ve kötü düşünce(ler)le karşılaşmışken Pey­gamber (s.a.)’in yanında genişlik ve güzel düşünce(ler) buldum. Si­zin sadakalarınızın bana verilmesini emretti” dedim.

(Bu hadîse) İbn el-AIa (şu sözleri) ilave etti;

“İbn İdris, Beyade’nin Züreyk oğullarından bîr kol olduğunu söyledi.”[229]

 

Açıklama

 

Zihar bir kimsenin kendi zevcesini veya onun boynunu veya yarı, üçte bir gibi vücudundan bir kısmı kendisine nikâhı ebediyyen haram olan bir kadına veya onun bakılması caiz ol­mayan bir organına benzetmek demektir. Böyle bir benzetme yapan şahsa “müzahir”, kendisine benzetilen kadına da “müzaherun bina” denilir. “Sen bana veya bence anamın arkası gibisin”, “ben sana müzahirim”, “ben sana zihar ettim” “senin başın” veya “yarım tarafın validemin ar­kası gibidir” sözlerini sarf etmek gibi. “Senin elin veya ayağın annemin sırtı gibidir” sözleriyle ise, zihar vücuda gelmez.[230]

Bu şekilde yeminin hükmü, erkek keffâret vermedikçe karısının ken­disine haram olmasıdır. Keffâret vermedikçe karısını öpemez, okşayamaz ve onunla münâsebette bulunamaz. Zihar halinde nikah devam eder.

Ziharın keffâreti ise, bir köle azad etmek, gücü yetmiyorsa aralıksız altmış gün oruç tutmak, ona da gücü yetmiyorsa, sabahlı akşamlı altmış fakiri doyurmaktır.[231]

 

Bazı Hükümler

 

1. Muvakkat ziharlar da mutlak ziharlar gibi ebedıdır. Erkek keffaretını ödemedikçe karısına yaklaşamaz. Çünkü bu hadisin zahirinden anlaşılan budur.

İmam Şafiî’ye göre geçici bir süre için yapılan zihar, zihar hükmünde değildir. Hanefi ulemasıyla, cumhur-u ulemaya göre ise, muvakkat zihar yapan bir kimse, o süre içerisinde karısına yaklaşırsa keffaretini ödemesi gerekir. Sürenin bitiminden sonra yaklaşmasından dolayı hiçbir şey öde­mesi gerekmez, tbn Ebi Leylâ’ya göre süre bittikten sonra o kimsenin kesinlikle keffâret ödemesi gerekir. Yeminine riayet etmiş olması onu bu keffaretten kurtaramaz.

2. Zekatın tamamını zekat verilmesi gereken sekiz sınıftan herhangi birine vermek caizdir.

3. Tamamen işe yaramaz bir hale gelmiş olmamak şartıyla körlük, topallık yaşça küçük olmak bir eliyle bir ayağın çaprazlama kesikliği, ba­ğırınca duymaya engel olmayan sağırlık gibi kusurları olan köleleri.azat etmek zihar keffâreti için yeterlidir. Bunda bütün ulema ittifak etmişler­dir. Hanefi ulemasına göre katil keffâretinin dışındaki keffâretler için kâ­fir köleleri azat etmek de caizdir. Diğer üç mezhebin imamları ile cumhu­ra göre ise, zihar için azat edilecek kölenin mü’min olması gerekir. Hanefi uleması bu mevzuda hüküm verirken bu mevzudaki delillerin mutlak olu­şundan hareket etmiş, diğer ulema ise, katil keffâreti ile ilgili âyetteki kay­dın zihar keffâretiyle ilgili âyeti de kayıtlaması gerektiği noktasından hare­ket etmiştir.[232]

4. Zihar yapan kimse köle azâd etmeye ve oruç tutmaya gücü yetmez­se o zaman altmış fakirin herbirine bir sa’ (3300 küsur gr.) hurma, arpa, kuru üzüm verebileceği gibi yarım sa’ buğday da verebilir. Bunların kıy­metini vermesi de caizdir. Hanefi ulemasına göre sabahlı akşamlı altmış fakiri doyurmak da zihar keffâreti için yeterlidir. Fakat altmış günde bir fakire verilmesi gereken ikişer öğünlük yemekleri veya bunların değerini bir günde bir fakire verivermek keffâreti ödemez. Çünkü bu şekilde öde­nen keffâret, bir günlük keffâret yerine geçer. Zihar keffâreti için bir fa­kiri ibaha veya temlik suretiyle 60 gün doyurmak icab eder. Çünkü bura­da önemli olan bir fakirin ihtiyacını karşılamaktır, fakirin ihtiyacı ise her-gün değişebilir.

İmam Malik ile Şafiî’ye göre ise bir memlekette yetişen gıda maddele­rinden en çok hangisi yetişirse o maddeden bir müdd (yaklaşık 1100 gr.) verilir. Delilleri ise, şu hadis-i şeriftir: “Altmış yoksulun yedirilmesi için şu arak (onbeş veya onaltı sa’lık zenbil)i ona ver”[233] İmam Ahmed’e göre zihar yapan bir kimsenin keffâret olarak altmış fakirden her birine bir müd buğday veya yarım sa’ hurma ya da arpa verilmesi gerekir. Delili ise şu hadis-i şeriftir: “Beyâze oğullarından bir kadın yarım vesk arpa getirdi de Peygamber (s.a.) zihar yapan kimseye işte bunu (fakire) yedir. Çünkü iki müdlük arpa bir müdlük buğdayın yerini tutar buyurdu.[234]

5. Zihar keffâreti âciz durumda olan kimseden tamamen düşmez. Onu köle azad ederek ödeyemeyen kimse iki ay oruç tutarak, ona da gücü yetmezse altmış fakiri geceli gündüzlü doyurarak öder. Mezheb imamları­nın görüşü bu olduğu gibi ulemanın büyük çoğunluğu da bu görüştedirler.[235]

 

2214. …Huveyle bint Mâlik b. Sa’lebe’den; demiştir ki: Kocam Evs b. es-Sâmit bana zihar uygulamıştı. Ben de Rasûlullah (s.a.)’a varıp (ondan) yakındım. Rasûlullah (s.a.);

“Allah’tan kork, o senin amcanın oğludur” diyerek onun hak­kında benimle tartışıyordu. (Bu tartışmaya) devam ettim, nihayet benim hakkımda Kur’an(dan) “Allah kocası hakkında seninle tartı­şan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitti”[236] (ayeti ke­rimesinden itibaren zihar için) farz (kılman keffâreti açıklayan kı-sım)a kadar (olan âyetler) nazil oldu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);

“(O halde kocan) bir köle azad eder” buyurdu. (Huveyle de);

O, (köle azl edecek gücü kendisinde) bulamaz, dedi. (Rasûl-i Ekrem de);

“(Öyleyse) Peşi peşine iki ay oruç tutar,” buyurdu (Huveyle);

-Ya Rasûlallah o yaşlı bir kimsedir. Onda oruç (tutacak bir güç) yoktur diye cevap verdi. (Rasûl-i Ekrem de);

“Öyleyse altmış yoksulu doyursun” buyurdu. (Huveyle de);

Onun yanında (zihar keffâretine yetecek kadar) dağıtabileceği (bir mal) yoktur. (Daha sonra Huveyle şunları) rivayet etti; Hemen o anda (Rasûlü Ekremin emriyle) bir arak hurma getirildi. Bende;

Bir arakla ona ben de yardım edebilirim, dedim.

Aferin sana git o iki arak (hurmay)ı onun adına altmış yoksula yedir ve amcanın oğluna dön,” buyurdu.

(Bu hadisi nakleden râvilerden Yahya b. Âdem); Arak altmış sa’dır, dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki: “bu meselede benim görüşüm (şudur) Hu­veyle (kocasının) iznini almadan onun keffâretini ödemiştir. (Huveyle’nin kocası olan) bu (kimse) Ubâde b. es-Sâmit’in erkek karde­şidir.”[237]

 

Açıklama

 

Hz.  Huveyle kocasını şikâyet etmek üzere Rasûl-i Ekrem in yanına gittiği zaman  orada  inen ayet-i  kerimelerin mealleri şöyledir: “Allah kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü işitti. Allah sîzin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, görendir. Sizden kadınlarına zihar edenler, bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir. Onlann analan, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar.

(Geçmişte böyle birşey yapmış olanları ve tevbe edenleri Allah affeder) şüphesiz Allah affedici, bağışlayıcıdır. Kadınlarına zihar edip sonra söyle­diklerinden dönenler kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen (hüküm) budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. Buna imkân bulamayan temaslarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tutsun buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyursun. Bu (açıklama) Allah’a ve Rasulüne inanmanız içindir. Bunlar Allah’ın sınırla­rıdır, (bunları kabul etmeyen) kâfirler için acı bir azab vardır.”[238]

Bu hadis-i şerifte karısına ziharda bulunup da azat edecek bir köle bulamayan bir kimsenin keffâret olarak aralıksız olarak iki ay oruç tut­ması gerektiği ifade bu vurulmak tadır. Binaenaleyh bu durumda olan bir kimsenin aralıksız olarak tuttuğu bu oruçlar iki ayı bulmadan Ramazan ayı girecek olursa, Ramazan ayından sonra yeniden aralıksız olarak altmış gün oruç tutması gerekir. Çünkü sıhhati yerinde ve mukim olan bir kimse­nin Ramazan ayında tuttuğu oruç hangi niyyetle tutulursa tutulsun Rama­zan orucundan sayılır. Fakat hasta ya da yolcu.olan bir kimsenin imam Ebu Hanife’ye göre başka bir farz veya vâcib oruç tutması caizdir. İmam Malik ile İmam Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre ise, Ramazan ayında yolcularla hastaların tuttuğu oruçlar da hangi niyyetle tutulursa tutulsun yine de Ramazan orucundan sayılırlar. Binaenaleyh Ramazan’da keffâret orucu tutulamaz. Araya oruç tutmak yasak olan bir günün girmesi de aralıksız olma şartını ihlâl edeceğinden keffâret orucunun edasına engel teşkil eder zihar yapan bir kimse eğer iki aylık orucu devam ederken unu­tarak veya kasden zihar yaptığı hanımıyla cinsi münâsebette bulunursa, imam Ebu Hanife ile İmam Muhammed’e göre orucuna yeniden başlar. İmam Ebu Yusuf’a göre ise, geceleyin hanımıyla münasebette bulunması keffâret orucunun edasına engel teşkil etmediği gibi gündüzün unutarak münâsebette bulunması da bir engel teşkil etmez. Zihar yapan kimsenin orucuna ara vermesi halinde altmış gün oruç tutmak üzere yeniden oruca başlaması gerektiği görüşünde üçü de ittifak etmişlerdir. “Bir arak hurma 2216 numaralı hadiste ifade edildiği gibi Ebu Seleme’ye göre 15′sa’dır. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerîfte beyan edildiği üzere Yahya b. Adem’e göre “bir arak” altmış sa’dır. Fakat Yahya’nın bu rivayeti münkerdir. Ebu Seleme’den gelen münker bir rivayete göre de bir arak 30 sa’dır.[239] Bunlar içerisinde en sahih rivayet bir arakm 15 sa olduğunu ifade eden rivayettir. Bilindiği gibi kesirlere bakılmazsa bir ırak.sa’ı 1040 örfî dirhem o da 3,333 kg. ve 1040 şer’î dirhem 2,917 kg. eder.

Her ne kadar musannif Ebû Dâvud Hz. Huveyle’nin kocasının zihar keffâretini ondan habersiz olarak ödediğini ifâde ediyorsa da diğer riva­yetlerden anlaşıldığı üzere Hz. Huveyle’nin bu keffârete yardımcı olmak istediğini söylediği sırada kocasının da orada bulunması Hz. Huveyle’nin bu keffâreti kocasının izniyle ödediğini ortaya koymaktadır.[240]

 

2215. …(Önceki hadisin) bir benzeri de İbn İshak’dan aynı senedle rivayet olunmuştur. Ancak Muhammed b. Seleme (bu hadisi îbn İshak’tan rivayet ederken) “Bir arak otuz sa’a denk bir zenbildir” dedi.[241]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis (önceki) Yahya b. Âdem hadisin­den daha sahihtir.[242]

 

Açıklama

 

Bu hadisin önceki hadisten daha sahih olması “arak” kelimesinin tefsiri yönündendir. Çünkü eğer bir önceki hadiste Yahya b. Adem’in dediği gibi bir arak altmış sa’ olsaydı o zaman Hz. Evs’e keffâreti ödemesi için karısı yardım etme lüzumunu hissetmezdi. Bu bakımdan Musannif Ebû Dâvud, bu hadisteki arak hakkındaki tefsirin bir önceki tefsirden daha makul olduğunu söylemiştir. Ancak Ebû Davud’un bu sözü, en doğru tefsirin bu tefsir olduğu manasına gelmez. Sadece “iki zayıf tefsirden en makul olanı” mânâsına gelir. Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi aslında bu mevzudaki tefsir­ler içerisinde en doğru olanı bir arakın onbeş sa’ olduğunu ifâde eden tefsirdir. Nitekim 2216 numaralı hadis bunu ifade ettiği gibi Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de bir arak 15 sa’ olarak tefsir edil­mektedir.[243]

 

2216. …Ebu Seleme b. Abdirrahman’dan; demiştir ki; “Bir arak’ onbeş sa’ı (içine) alan bir zenbildir.”[244]

 

Açıklama

 

Bu eseri musannif Ebû Davud’un senediyle Beyhakî de rivayet etmiştir. Tirmizî ise bu hadisi şu manaya gelen lâfızlarla rivayet etmiştir. “Ebu Seleme ve Muhammed b. Abdurrahman (r.a.)’dan rivayet edilmiştir; Beyâdâ oğullarından Selmân b. Sahr-el-Ensarî Ramazan ayı çıkıncaya kadar karısını kendisine annesinin sırtı gibi kılmış (karısına zihar yapmış) idi ve Ramazanın yarısı geçince de geceleyin ona yaklaştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)’e gelerek durumu anlattı. Rasul-i Ekrem; “bir köle azâd et” buyurdu, Selmân; “Elim ona ermez” dedi. “O halde aralıksız olarak iki ay oruç tut”, buyurdu. “Gücüm yetmez” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) Ferve b. Amr’a (hitaben) “altmış yoksulun yedirilmesi için şu arak (onbeş veya on altı sa’lık zenbil)i ona ver” buyurdu.[245] Tirmizî bu hadisin hasen olduğunu söylemiş ve bir ara-kın onbeş sa’ ettiğini ifâde eden açıklamayı da Ebu Seleme b. Abdurrahman’dan rivayet etmiştir.

Aslında zihar yapan bir kimsenin keffâret olarak bir arak hurma tasadduk etmesi gerektiğinde ihtilâf yoktur. İhtilâf mevzuu olan zihar keffâreti için tasadduk edilecek hurmanın hangi hacimdeki arak ile verileceğin-dendir. Çünkü büyük, orta ve küçük çapta olmak üzere üç ayrı çap ve hacimde arak vardır. Bu mevzudaki hadislerin her birini diğerine tercih etmek mümkün olmadığından muzdaribdirler. Tirmizî’nin beyânına göre zihar keffâreti mevzuunda ilim adamlarının ameli bu hadis üzeredir.[246]

 

2217. …Şu (bir önceki) hadis Süleyman b. Yesâr’dan da rivayet olunmuştur. (Süleyman b. Yesar’ın bu hadisi kendisinden rivayet ettiği Seleme b. Sahrin) dedi(ğine göre); Rasûlullah (s.a.)’e onbeş sa’a yakın bir hurma getirilmiş (Rasul-i Ekrem de) o hurmayı

“Bunu dağıt” diye ona vermiş. (Seleme b. Sahr da);

Ya Rasulallah, benden ve ailemden daha fakır birine mi? (ve­reyim) cevabını vermiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)’de;

“Onu ailenle beraber ye!” buyurmuştur.[247]

 

Açıklama

 

2213 numaralı hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem’in Seleme b. Sahr’a keffâret için gerekli hurmayı te’min etmek üze­re Züreyk oğullarının zekâtını toplayan me’mura gidip topladığı zekâtları ondan almasını ve o zekâtlarla keffâretini ödeyip kalanı da ailesiyle birlik­te yemesini tavsiye ettiği ifâde edilirken mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem’e onbeş sa’ kadar bir hurma getirildiğinden ve Sele­me b. Sahr’a bunu fakirlere dağıtmasını emredince Seleme’nin Medine’de kendisinden ve ailesinden daha fakir bir kimsenin bulunmadığını söyleme­si üzerine “öyleyse bunu ailenle birlikte ye” buyurmasından bahsedilmesi iki hadis arasında bir çelişki olduğu manasına gelmez. Çünkü önce sözü geçen hurma Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, Rasûl-i Ekrem de Hz. Seleme’ye bunu dağıtmasını emredince onun cevabından Hz. Seleme’nin Medine’nin en fakiri olduğunu anlamış, bunun üzerine de onu Züreyk oğullarından toplanan zekâtları alıp dağıtmak ve kalanım da ailesiyle birlikte yemek üzere Züreyk oğullarının zekât memuruna göndermiştir.[248]

 

2218. …Ubâde b. Sâmit’in kardeşi Evs’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.), kendisine altmış fakire yedirmek (üzere) on beş sa’ arpa vermiştir.[249]

Ebû Dâvud dedi ki: (Bu hadisi Evs’den aldığını söyleyen) Ata (aslında) Evs(in devrin) ‘e yetişmemiştir. (Çünkü) Evs Bedr halkın-dandır, ölümü (Ata’nm dünyaya gelmesinden) öncedir. (Dolayısıy­la) bu hadis mürseVdir. (Muttasıl bir senedle rivayet edildiği bilin­memektedir) Onü ancak Evzâî- Ata- Evs yoluyla (mürsel olarak) rivayet etmişlerdir.[250]

 

Açıklama

 

2214 numaralı hadis-i şerifte Rasüi-İ Ekrem’in Hz. Evs’e 60 sa’, 2215 numaralı hadiste ise, 30 sa’ hurma verdiği ifade edilirken bu hadis-i şerifte onbeş sa’ arpa verdiğinden bahsetmesi bu rivayetler arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez. Çünkü sözü ge­çen hadis-i şeriflerde anlatılan hadiselerin ayrı ayrı zamanlarda meydana gelmiş, ayrı ayrı olaylar olması mümkündür. Bu ihtimâle yer olmadığı düşünülse bile mevzumuzu teşkil eden hadis mürsel denilen zayıf hadisler­den olduğu için Rasûl-i Ekrem’in Hz. Evs’e hurma verdiğini ifade eden hadis-i şerifler buna tercih edilirler. Böylece çelişki meselesi ortadan kalk­mış olur.[251]

 

2219. …Hişam b. Urve’den rivayet edildiğine göre, Cemile (is­miyle de anılan Huveyle bint Mâlik) Evs b. es-Sâmit’in nikahı altın­da idi. (Evs) kendisinde cinnet bulunan bir adamdı. Cinneti arttığı zaman karısına zihar yapardı. Bunun üzerine noksan sıfatlardan mü­nezzeh olan yüce Allah onun hakkında zihar keffâreti (âyet-i kerimesini) indirdi.[252]

 

Açıklama

 

Hattâbi’nin beyânına göre Hz.  Evs b.  es-Sâmit’in cinnetinden maksat,  delilik  manasına gelen bir cinnet değil, kadınlara karşı taşıdığı cinnet derecesindeki şehvetidir. Çünkü o deli­lik alâmetleri gösteren bir mecnun olsaydı hakkında keffâret âyeti nazil olmazdı. Bazıları İbn Sa’d’ın Tabakat’ında geçen “Onun bazan ayık hâ­linde iken karısına kızarak gerçek manada delilik alemetleri gösteren bir mecnun olduğunu söylemişlerdir. Fakat birinci görüş daha kuvvetlidir. Nitekim 2213 numaralı hadis-i şernifde birinci görüşü desteklemektedir. Hz. Evs hakkında nazil olan zihar keffâretiyle ilgili âyet-i kerimeler şu mealdedirler: “Kadınlarına zihar edip, sonra söylediklerinden dönenler, kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyetine kavuştursunlar. Size öğütlenen hüküm budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. Buna im­kân bulamayan(lar) temaslarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tut­sunlar), buna da gücü yermeyen altmış fakiri doyursun.”[253]

 

2220. …(Bir önceki hadisin) bir benzeri de Aişe (r.anha)dan rivayet olunmuştur.[254]

 

Açıklama

 

Hz. Âişe’den rivayet edilen bu hadisin metni şu meâldedir: “Cemile, Evs   b. es-Samit’in hanımı idi. Evs ise kendisinde cinnet bulunan bir adamdı. Cinneti şiddetlendiği zaman karısı­na zihar yapardı. Bunun üzerine Allah teâla Evs hakkında zihar keffâreti âyetini indirdi. Hâkim bu hadisin Müslim’in şartına göre sahih olduğunu söylemiştir.[255]

 

2221. …îkrime’den rivayet olunduğuna göre bir adam karısına zihar yapmış, Keffâret(ini) vermeden onunla cinsi münâsebette bu­lunmuş. Peşinden Nebî (s.a.)’e gelip bunu anlatmış. (Hz. Peygam­ber de);

“Seni (bu) yaptığın işe iten (sebeb) nedir?” diye sormuş, (o sahâbî de):

Ay (ışığın)da inciklerini görmemdir, diye cevap vermiş. (Rasûl-i Ekrem de):

“Öyleyse keffâretini ödeyinceye kadar ondan uzaklaş.” buyur­muştur.[256]

 

Açıklama

 

Zihar bir yemin çeşididir. Kocanın karısını, annesi, kayınvalidesi, kız kardeşi gibi kendisiyle evlenmesi ebeddiy-yen haram olan bir kadının bakılması caiz olmayan yerine benzeterek ona yaklaşmamaya yemin etmesidir. Kelime “sırt” manasına gelen “zahr”dan türemiştir. Câhiliyye arapları, zihar yapan kimsenin karısının kendi annesi durumuna geleceğine inandıkları için artık o kadının boşanmış olduğuna hükmederlerdi. İslam dini araplar arasında yaygın olan bu eski geleneğin yanlış bir zandan ibaret olduğunu, bir sözle icadının, kocasının anası ola­mayacağını bildirdi. Ancak bu sözü söyleyen kimse bir günah işlemiş ola­cağından fakirlerin lehine olmak üzere bir keffâret cezası koydu. Bu hadis-i şerif, muttasıl hadislerle desteklenen mürsel bir hadistir.[257]

 

Bazı Hükümler

 

1. Zihar yapan bir kimsenin keffâretini ödemeden karısıyla cinsi münasebette bulunması haram­dır. Bunda bütün ulema ittifak etmiştir.

2. Zihar yapan bir kimsenin keffâretini ödemesi üzerine farzdır. Keffâreti ödemeden önce zihar yaptığı kadınla cinsi münâsebette bulunması  o kimseden keffâreti düşürmez.

3. Zihar yapan bir kimse zihar keffâretini yapmadan önce karısına yaklaşırsa, ona ikinci bir keffâret lâzım gelmez. Sadece zihardan dolayı üzerine borç olan keffâreti ödemekle yetinir. Dört mezhep imamı da dahil olmak üzere cumhurun görüşü budur.

Nitekim Tirmizî’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de, bu görüşü te’yid etmektedir: “Keffâretini ödemeden cinsi münasebette bulunan müzahir (zi­har yapan kimse) hakkında Rasûlullah; “bir keffâret” buyurdu.”[258]

Tirmizî rivayet etmiş olduğu bu hadis-i şerif hakkında şunları söylü­yor; “Bu hadis garibdir. İlim adamlarının çocuğunun ameli bu hadis üze­redir. Süfyân es-Sevrî, Mâlik, Şafiî, Ahmed ve İshak’ın görüşü budur. Bazı ilim adamları da, “keffâretini vermeden önce karısına yaklaşan mü­zahir üzerine iki keffâret lâzım gelir” diyorlar. Abdurrahman b. Mehdi’-nin kavli de budur.”[259]

Zihar yapan kimsenin, keffâretini ödemeden önce öpüp okşamak şeh­vetle fercine bakmak gibi cinsî münasebete davet eden hareketlerde bulun­masının caiz olup olmaması meselesinde ulema ihtilaflıdır. Hanefî uleması ile cumhura göre bu gibi fiiller de aynen cinsi münâsebet hükmündedir. Delilleri ise, “kadınlarına zihar yapıp da sonra söylediklerinden dönenler, hanımlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen (hüküm) budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır”[260] âyet-i kerimesidir. Çünkü âyet-i kerimede geçen “temas etme” kelimesinin kap­samı içerisine öpmek okşamak gibi cinsi münâsebete teşvik eden hareket­ler de girmektedir. Âyette geçen temas! kelimesini mecazî olarak cinsî mü­nâsebet manasına hamletmeye gerek olmadığı gibi   şehvetsiz dokunmanın, âyetin şümûlu dışında kaldığına dair icma da, temas kelimesinin mecazî olarak cinsî münâsebet mânâsına hamlini gerektirmez.

îmam Sevrî’ye ve imam Şafiî’nin bir kavline göre ise, müzahire keffâretten önce haram olan sadece cinsi münâsebette bulunmaktır. Cinsî mü­nâsebete davet eden öpmek ve okşamak gibi fiiller haram değildir.[261]

 

2222. …İkrime’den rivayet olunduğuna göre bir adam karısına zihar yapmış kısa bir süre sonra da ay(ışığın)da onun inciğinin pırıl­tısını görünce (dayanamayıp) onunla cinsi münâsebette bulunmuş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)’e gelmiş (Hz. Peygamber de) ona keffâret ödemesini emretmiştir.[262]

 

2223. …(Önceki hadisin) bir benzeri de İbn Abbas’dan (naklen) Peygamber (s.a.)’den rivayet olunmuştur (ancak îsmail b. Uleyye bu hadisi naklederken) “incik”den ^bahsetmemiştir.[263]

 

2224. …Daha önce geçen (2222 numaralı) Süfyan hadisinin bir benzerini de İkrime Peygamber (s.a.)’den naklen rivayet etmiştir.[264]

 

2225. …Ebû Dâvud dedi ki, Muhammed b. İsa’yı bu hadisi rivayet ederken işittim. Diyordu ki: el-Mu’temir; “ben el-Hakem b. Eban’ı şu (bir önceki) hadisi naklederken işittim (fakat Eban bu hadisi naklederken) îbn Abbas’ı anmadı. (Sadece İkrime’den demek­le yetindi,)”[265] dedi.

Ebû Dâvud dedi ki: “Bana Huseyn b. Hur ey s yazarak {şunları) söyledi: “Fazl b. Musa bana Ma’mer -el-Hakem b. Eban- İkrime-îbn Abbas senediyle Peygamber (s. a.)’den (naklen bir önceki hadi­sin) mânâsını nakletti”[266]

 

Açıklama

 

Bu hadisi Nesaî şu mânâya gelen sözlerle rivayet etmiştir: “Bir adam Rasûlullah (s.a.)’a gelerek:

Ey Allahın Peygamberi, o karısına zihar yaptı. Sonra da üzerine dü­şeni yapmadan (keffâretini ödemeden) onunla münâsebette bulundu, du­rumu ne olacak? diye sordu. Rasûlullah (s.a.):

“Zihar yapmana sebeb neydi?” diye sordu o adam:

Ey Allah’ın Nebisi, ay ışığında onun bacağının beyazlığını gördüm, dedi. O zaman Rasûlullah (s.a.):

“Üzerine düşeni yapmadıkça karından uzak dur!” buyurdu.

Görüldüğü üzere musannif Ebû Dâvud burada 2221 numaralı hadisin rivayet edildiği yolların tümünü göstermiştir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki 2222-2225 numaralı hadisler mürsel 2225 numaralı hadisin sonuna ilâve edilen talik de muttasıl senetle rivayet edilmiştir. Musannifin bütün bu senetlerden maksadı 2221 numaralı hadisin mürsel olduğunu ispatlamaktır. Nitekim Nesaî de sözü geçen hadisin mürsel olduğu görüşünü tercih etmektedir.[267]

 

Bazı Hükümler

 

1. Karısına “sen bana annemin sırtı gibisin” diyen bir kimse, karısına zihar yapmış olur. Bunda icma’ vardır.

Aynı şekilde eşinin başı, teni ve eli gibi organlarını kendi annesinin bu organlarına benzeten kimse de karısına zihar yapmış olur. İmam Mâlik ile Şafiî de bu görüştedirler. Bu görüş imam Ahmed’den de rivayet edil­miştir. Hanefi ulemâsı da bu görüşte olmakla beraber ziharın vaki olması için benzetilen organların bakılması haram; kılınan organlar olmasını şart koşarak bu görüşten ayrılmaktadır. Binaenaleyh bir kimse karısının bakıl­ması haram olmayan organlarını kendi annesinin haram olmayan organla­rına benzetmesiyle zihar yapmış olmaz. Ayrıca zevcesinin birinin herhangi bir organım diğer hanımının herhangi bir organına benzetmekle de zihar yapmış sayılamayacağı gibi karısının saçını annesinin saçına, tırnağını tır­nağına, dişini dişine benzeten kimse de zihar yapmış sayılmaz. Çünkü bunlar anneden hiç ayrılmayan sabit bir organ değildir ki bunlara izafe edilen talak ve zihar geçerli olsun. Tükrük, kan ve ter de bu hükümdedir. Ule­manın ekserisine göre bir kimsenin karısını annesine benzetmesiyle büyük annesine, halasına ve teyzesine benzetmesi arasında bir fark yoktur, el-Hasen ile Ata, en-Nehaî, ez-Zuhrî el-Evzaî, Mâlik, İshak, Hanefi uleması ve yeni mezhebinde imam Şafiî de bu görüştedirler. İmam Şafiî’nin eski mezhebine göre ise, zihar ancak bir kimsenin karısını annesine ya da bü­yük annesine benzetmesiyle olur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de zihar zevcenin anneye benzetilmesine tahsis edilmiştir. Büyük anne de anne gibidir.

Aksi görüşte olan cumhuru ulema ise, imam Şafiî’nin bu görüşüne şöyle cevap vermişlerdir:

“Kur’an-ı Kerimde nikahı haram kılınan akrabalar anne gibi haram sayıldığına göre, müsahere ve süt yoluyla ebediyyen haram olan kadınla­rın da anne hükmünde olması gerekir. Binaenaleyh hanımın annesi kızı, süt anne, süt kızkardeş, üvey anneler ve gelinler de zihar mevzusunda anne gibidirler.”

Hanbeli ulemasından İbn Kudâme’de bu mevzuda şunları söylüyor: Eğer bir kimse “sen bana annem gibisin”, ya da “anneme benzersin” diyerek bu sözüyle zihara niyyet etse, bu kimse bu sözüyle ulemanın ekse­riyetine göre zihar yapmış sayılır. Hanefî ulemasıyla, imam Şafiî ve İshak bu görüştedirler. Fakat o kimse bu sözü hanımına duyduğu saygıyı ifade etmek için söylemişse veya bu sözüyle hanımını yaş ya da sıfat bakımından annesine benzetmek istemişse o kimse bu sözüyle hanımına zihar yap­mış olmaz. Ancak söz konusu kimsenin bu sözüyle neyi kastettiği mesele­sinde adamın kendi açıklaması muteberdir. Başkasının yapacağı yoruma itibar edilmez. Fakat bu sözü hiçbir şeye niyet etmeden mutlak olarak söyleyecek olursa, o zaman bu kimse imam Malik ile Muhammed’e göre zihar yapmış olur. Bu sözü başka mânâda kullandığını iddia edemez, ederse de iddiasına itibar edilmez. îbn Ebî Musa’nın beyanına göre bu mevzuda iki görüş vardır; bu iki görüşten kuvvetli olanı, “Sen bana annem gibisin” sözünün zihar niyyetiyle söylenmediği takdirde bu sözle zihar vaki olma­yacağı görüşüdür. Bu söz niyyetsiz olarak söylendiği takdirde de zihar vâki olacağı görüşü ise zayıftır. İmam Ebu Hanife ile İmam Şafiî’de kuv­vetli olan birinci görüşü savunmuşlardır. Çünkü “sen bana annem gibisin” sözü, zihardan ve talaktan daha ziyâde saygı ve hürmet ifade eder. Bu bakımdan kinayeli sözlerde olduğu gibi bu sözü söyleyen kimse de bu sözle zihara niyyet etmedikçe zihar vaki olmaz. Bazılarına göre ise, bu sözle zihar vaki olur. Çünkü bu adam karısını her bakımdan kendi annesi­ne benzetmiştir. Bu genel bir benzetme olduğu için aynı zamanda hanımı­nın sırtını annesinin sırtına benzetmek mânâsını da içine almaktadır. Do­layısıyla bu sözü söyleyen bir kimse karısının sırtını annesinin sırtına ben­zeterek zihar yapan bir kimse gibidir.

îbn Ebu Musa sözlerine şöyle devam ediyor: Bence mezhebin’ kıyas usulüne göre bu sözün zihar yapmak için söylendiğine dair bir karine bu­lunmadıkça zihar sayılmaması gerekir. Ancak münakaşa ya da talak mü­zakeresi halinde iken bu söz söylenmişse, münakaşa ve müzakere hali bu sözün zihar maksadıyla söylendiğine dair bir karine teşkil edeceğinden bu sözle zihar vâki olur. Böyle bir karinenin bulunmaması halinde bu sözün zihar için söylendiğine hükmedilemez. Çünkü bu söz zihar için söylenmiş olabileceği gibi saygı için de söylenmiş olabilir. Zihar niyyetiyle karısına “sen bana haramsın,” diyen bir kimse ise, karısına zihar yapmış olur.

Genellikle ulema bu görüşte olduğu gibi imam Ebû Hanife ile Şafiî de bu görüştedirler.

Hiç bir niyyeti olmadan karısına “sen bana haramsın” diyen bir kim­senin durumu hakkında ise, iki rivayet vardır; Birinci rivayete göre bu sözle zihar vâki olur. İmam Ahmed’in görüşü de budur. Diğer bir rivayete göre de bu sözle zihar vâki olmaz. Ahmed’den bir rivayete göre ise, bir kimsenin karısını kendisine haram kümasıyla zihar değil, yemin vaki olur. Hz. İbn Abbas’a göre şu âyet-i kerimeler bir kimsenin mutlak olarak karı­sını kendisine haram kılmasının yemin manasına geldiğini ifâde etmekte­dirler:

“Ey Peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirge­yendir. Allah size yeminlerinizi (keffâretle) çözmeyi meşru kılmıştır. Allah sizin sahibinizdir O (size uygun olanı bilendir (herşeyi) hikmetle yöneten­dir.”[268] Ulemanın ekserisine göre zihara niyyet edilmeden söylenen “sen bana haramsın” gibi tahrirn ifâde eden sözlerle zihar vaki olmaz. İmam Mâlik ile Ebu Hanife ve Şafiî’nin görüşü budur.

Eğer bir adanı karısına “sen bana annemin sırtı gibi haramsın” dese bu söz zihar için kullanılan sarih bir söz olduğundan zihar vaki olur. Baş­ka bir mânâya çekilemez. Bu sözle talaka bile niyyet etse yine zihar vaki olur. Eğer “sen bana haramhkta annemin sırtı gibisin” diyecek olursa, yine aynı şekilde zihar vaki olur. İmam Ebu Hanife bu görüşte oiduğü gibi İmam Şafiî’nin bu mevzudaki iki kavlinden biri de budur. İmam Şafi­î’nin diğer kavline göre ise, eğer kişi bu sözüyle zihara değil de talaka niyyet ederse talak vâki olur. İmam Muhammed’le imam Ebu Yûsuf da bu görüştedirler.[269]

2. Karısına zihar yapan bir kimsenin kefaretini ödemeden karısına yaklaşması haramdır. Zihar keffâretini köle azad ederek ya da oruç tuta­rak ödeyecek olan kimsenin keffâretini ödemeden önce hanımıyla cinsî münasebette bulunmasının haram olduğunda ulema ittifak etmiştir. Delil­leri ise “…kanlarıyla temasdan önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar… Buna imkânı bulamayanlar, temaslarından önce aralıksız olarak ikiay oruç tutsunlar…”[270] âyet-i kerimeleridir. Fakat zihar keffâretini fidye vererek ödeyecek olanların fidye vermeden önce hanımıyla cinsi münâsebette bu­lunmasının caiz olup olmadığı mevzuunda ise ulema arasında ihtilâf var­dır. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre keffâretini fidye yoluyla ödemek durumunda olan kimselerin de keffâretini ödemeden hanımıyla cinsi mü­nâsebette bulunması haramdır. Hanefi ulemasıyla Ata, ez-Zuhrî ve Şafiî bu görüştedirler. Ebu Sevr’e göre ise keffâretini bu şekilde ödemek duru­munda olan bir kimsenin onu ödemeden önce karısıyla cinsi münasebette bulunması caizdir. İmam Ahmed’in de bu görüşte olduğu rivayet olun­muştur. Fakat keffâreti hangi yolla ödeyecek olursa olsun zihar yapan bir kimsenin keffâretini ödemeden hanımına yaklaşmasının caiz olmadığı görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, “Allah’ın sana emrettiği (zihar keffâreti)ni ödemedikçe kadına yaklaşma!”[271] hadisi de bu görüşü te’yid etmektedir. Keffâreti ödemeden önce onu öpüp okşamanın ya da cimaya davet eden benzeri fiillerde bulunmanın caiz olup olmaması meselesi 2221 numaralı hadis-i şerifin. şerhinde geçmiştir.

Hanefi ulemasıyla imam Şafiî, Ahmed ve cumhura göre bir kimsenin câriyesiyle, ümmü veledine (kendisinden çocuk dünyaya getiren cariyesi­ne) yapmış olduğu zihar sahih değildir. Delilleri ise “sizden kadınlarına zihar edenler…”[272] âyet-i kerimesidir. Çünkü bu âyet-i kerimede zihar sa­dece nikahlı hanımlara tahsis edilmekle nikahlı olmayan câriye ve üi»jnü veledler ziharın sınırı dışında bırakılmak istenmiştir. İmam Sevri ile Ma-lik’e göre ise, câriyesiyle ümmü veledine zihar yapan kimsenin zihan da sahihdir ve keffâretini ödemesi icabeder. Delilleri ise, “Ey Peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah size ye­minlerinizi (keffâretle) çözmeyi meşru kılmıştır…”[273] âyetidir. Bu görüşte olan ulemaya göre bu âyet-i kerimeler Rasûl-i Ekrem’in cariyelere de zihar yapmanın sahih olacağını ifâde eder.

3. Zihar keffâreti için gücü yeten kimselerin önce köle azat etmesi gerekir. Buna gücü yetmeyenlerin iki ay aralıksız oruç tutmaları, ona da gücü yetmeyenlerin ise fidye ödemeleri gerekir. Bu sırada değiştirilemez.

Hanefi ulemasına göre mü’min kölenin azad edilmesi yeterli olduğu gibi kâfir bir kölenin azâd edilmesi de yeterlidir. Kölenin imanlı olması zihar keffâreti için şart değildir, eğer kölenin mü’min olması bir şart ola­rak aransaydı o zaman Cenab-ı Hak bunu Peygamberlerine açıklardı. Ni­tekim kati keffâretinde azadedilecek kölenin mü’min olması şart olduğun­dan bu şartı Peygamberine bildirmiştir. Ancak mürted ile dârülharbde bu­lunan bir zimmînin hürriyetine kavuşturulması zihar keffâreti için yeterli olamaz.

İmam Mâlik ile Şafiî, İshak ve Hasen el-Basrî’ye göre ise, zihar kef­fâreti için azâdedilmesi gereken kölenin mü’min olması şarttır. İmam Ahmed’in zahir olan kavli de budur.[274]

 

17-18. Hul’u (Menfaat Karşılığında Kocanın Karısını Boşaması)

 

2226. …Sevbân’dan; demiştir ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Zorunluluk olmadan boşanmaya kalkan bir kadına cen­net kokusu haramdır” buyurdu”[275]

 

Açıklama

 

kelimesi, sözlükte soymak, çekip çıkarmak manalanna gelir.  Istılahta ise,, “kadının bir bedel karşılığında evlilik bağından kurtulması” demektir. Hul’u kelimesi maddi bağla­rı izâle hususuna kullanıldığı gibi manevî bağların izâlesinde de kullanılır. Meselâ bir elbiseyi soyup çıkarmak için hul’u kelimesi kullanıldığı gibi nikah bağım çözmek için de hul’u kelimesi kullanılır. Eşler aralarındaki yakın ilgiden dolayı birbirlerinin elbisesi mesabesinde bulunduklarından bu manevî elbiseyi üzerlerinden soyup çıkaran dinî muameleye “hulu” adı verilmiştir.

Hul’u eşler birbirleriyle anlaşamadıkları ve her birisi diğeri için çekil­mez bir yük haline geldiği zaman onları içinde bulundukları cehennemi hayattan kadını kurtarmak için meşru kılınmıştır. Çünkü erkek böyle bir durumda karısını boşayarak ondan kurtulabilirse de kadının böyle bir şansı her zaman için mevcut değildir. İşte kadına da böyle bir şans vermek için hul’u meşru kılınmıştır. Bu sayede kadın anlaşamadığı kocasından kurtu­lur. Erkek de ondan alacağı meblağ ile maddî zararını telâfi edip tekrar evlenme imkanını elde eder.

Şurasını da unutmamak gerekir ki hul’u’da eğer geçimsizlik erkekten geliyorsa, kadından bir meblağ alması, kazaen caiz ise de diyâneten helâl değildir. Eğer geçimsizlik kadından geliyor ise kocanın mehir olarak verdi­ği meblağdan fazlasını alması kazaen caiz ise de diyâneten mekruhtur.[276]

Hul’u, kitap, sünnet icma-i ümmet ile sabittir. Kitaptan delili “…ka­dınlara vermiş olduğunuz, birşeyi geri almak helâl değildir, meğer ki kan ve koca Allah’ın çizdiği sınırlara (karşılıklı haklara) riâyet edememekten korkarlar. Şayet onlann ilahî sınırlara riâyet edemeyeceklerinden korkar-sanız -zevcenin- kurtulmak için bir şey vermesinden ikisi için de günah yoktur.”[277] âyet-i kerimesidir. Sünnetten delili ise, şu hadis-i şeriftir; Sa­bit b. Kays’ın karısı Rasûlullah (s.a.)’e gelerek şöyle dedi:

Ey Allah’ın Rasûlü, Sabit b. Kays’ın ne dinine ne de huyuna bir-diyeceğim var, fakat müslümanlıkta küfrân-i nimetten (veya küfür derece­sinde bir hata işlemekten) çekmiyorum. Rasûlullah (s.a.) sordu:

“Bahçesini geri verecek misin?”

Evet diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) Sabit’e}

“Bahçeyi kabul et ve onu boşa”,[278] buyurdu.

Metinde geçen “cennet kokusu haramdır” cümlesi, hul’u talebinde bulunan bir kadının cennet kokusunu duymaktan mahrum kalacağı mana­sına gelebileceği gibi cennet kokusunu ilk duyan salih mü’minlerden ola­mayacağı manasına da gelebilir.

Eşler arasında geçimsizlik zuhur ettiği zaman aralarını bulmak üzere iki tarafın akrabasının araya girip onları anlaştırmak üzere çaba gösterme­leri sünnettir, fakat bu çabalar da semeresiz kalırsa, o zaman talak veya hul’u yoluna başvurularak evlilik hayatına son vermeleri caizdir. Nitekim “Eğer (karı kocanın) aralarının açılmasından endişe duyarsanız erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin, bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onlann arasını bulur. Çünkü Allah herşe-yi bilendir, haber alandır”[279] buyrulmuştur. Eğer hakemler bu teşebbüslerinde kadın ya da erkekden birinin zulm yaptığını tesbit ederlerse, onun bu zul­müne engel olurlar ve eğer onu zulmünden vazgeçirmenin imkânsız olduğu­nu görürlerse, buna engel olması için hâkime müracaat ederler. Hâkim vekâletlerini almadıkça onlann nikâhına son veremez. Hasan el-Basrî ile Ha­nefi uleması, imam Ahmed ve Şafiî bu görüştedirler.[280]

 

2227. …Habibe bint Sehl el-Ensâriyye’den rivayet olunduğuna göre, kendisi Kays b. Şemmâs’ın nikâhlısı imiş. Rasûlullah (s.a.) sabah (namazın)a çıkınca onu alaca karanlıkta kapısının önünde bul­muş ve;

“Kimdir o” demiş, (Habibe de):

Ben Habîbe bint Sehlim, karşılığını vermiş. (Rasûl-i Ekrem);

“Neyin var?” diye sormuş. (Habibe de) kocası hakkında;

Sabit b. Kays ile ben(im evli kalmamıza imkân) yoktur, demiş. Sabit b. Kays gelince Rasûlullah (s.a.) ona;

“Bu habibe bint Setlidir (senin hakkında) Allah’ın söylemesini istediği herşeyi söyledi,” buyurmuş. Habibe;

Ey Allah’ın Rasûlü, (mehir olarak) verdiklerinin hepsi yanım-dadır, (dilerse geri verebilirim) demiş. Rasûlullah (s.a.) de, Sabit b. Kayşa;

“(mehir olarak verdiklerini) Ondan (geri) al” buyurmuş. Bu­nun üzerine Sabit (verdiklerini) ondan almış, Habibe de (kocasın­dan ayrılarak) ailesinin yanında kalmış.[281]

 

Açıklama

 

Hul’, hal’ kelimesinden alınmış soymak anlamında isim yapılmıştır.Mânâ ile isim arasındaki münâsebet, karı ile kocasının birbirlerine manen elbise mesabesinde olmasındandır. Birinin diğerinden ayrılması, elbisenin vücuttan çıkarılmasına benzetilmiştir. Fı­kıh dilinde kadının aralarında anlaşacakları mal veya para karşılığında kocasından boşanmasını sağlamasıdır.

Yukarıda verilen tariften de anlaşılacağı üzere Hul’ talakın bir nevi­dir. ‘Çünkü boşama bir mal karşılığı olduğu gibi, mal karşılığı olmaksızın da olabilir. Bir bedel ve mal karşılığı olmaksızın yapılan boşamaya talalç denir. Bir ivaz (bedel) karşılığı yapılan boşamaya da hul’ denilir. Boşa­mak bâzan caiz, bazan de mekruh, bazan müstehab gibi değişik hükümler aldığı gibi hul* da böyledir. Eşler arasında şiddetli geçimsizlik çıkması ve­ya birbirine karşı yükümlü bulundukları haklara riâyet etmemeleri gibi haller için hulu’ meşru kılınmıştır.[282]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir kimsenin karısına mehir olarak verdiği malların tümü karşılığında anlaşarak karısını boşa­ması caizdir. Ancak bir kimsenin karısını bir bedel karşılığında boşamak durumunda kaldığı zaman talak karşılığında alabileceği malın miktarı üze­rinde ulema ihtilaflıdır. Hanefî ulemasına göre eğer geçimsizliğe sebeb olan kadınsa kocanın vereceği talak karşılığında kadından daha önce vermiş olduğu mehirden daha fazla mal alması caizdir. Delilleri ise;

“Eğer erkek ve kadının Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından kor-karsanız o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede ikisine de bir günâh yoktur”[283] âyeti kerimesiyle “…eğer kendi istekleriyle o nıchrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin”[284] âyet-i kerimesidir. Yine hanefi uleması bu görüşlerine sünnetten bir delil olarak da şu hadis-i şerifi gösterirler;

Ebu Ubeyde’nin kızı Safiye’nin azatlı cariyesi şöyle dedi; “Ben her şeyimi kocama vererek boşandım. Bunu Abdullah b. Ömer hoş karşıladı”[285] Evlâ olan daha önce verilmiş olan mehirden fazlasını alma­maktır. Çünkü şu hadis-i şerif bu gerçeği ifâde etmektedir; Bir kadın Pey­gamber (s.a.)’e gelerek kocasını şikâyet etti. Hz. Peygamber de O’na

“Sen ona vereceği talak karşılığında sana mehir olarak verdiği bah­çeyi iade etmeye razı olur musun?” diye sordıu. Kadın;

“Evet daha fazlasını da verebilirim karalığını verdi. Rasûluîlah da

“Fazlasına gelince hayır” buyurdu.[286]

Eğer geçimsizlik erkekten geliyorsa, kadından bir meblağ alması ka­zaen caiz ise de, diyâneten helâl değildir. Çünkü Allah teâla “…onlardan birine (evvelki eşinize) yüklerle mal vermiş olsanız dahi verdiğinizden hiç birşeyi geri almayın”[287] buyurmuştur. Hanefi ulemasının görüş budur.

İmam Mâlik ile Şafiî ve cumhura göre ise, mehr-i musemmâdan fazla meblağ almakta hiçbir sakınca yoktur. İmam Ahmed’e göre ise, mehr-i musemmâdan fazla meblağ almak mekruhtur. Delili ise biraz önce naklet­tiğimiz hadiste geçen “fazlasına gelince, hayır”[288] cümlesidir.

2. Hul’u talak değil, feshdir. Çünkü eğer talak olsaydı kadınla hiç cinsî münâsebette bulunulmayan bir temizlik döneminde ve kadının rızası aranılmaksızın sadece erkeğin arzusuyla vaki olurdu. Oysa hul’u’da bu-şartlar aranmaz. İbn Abbas (r.a.) bu görüştedir. Kitabdan delili ise, “bo­şama iki defadır (bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak ya da güzelce salıvermek (lazım)dır.”[289] âyet-i kerimesinden sonra, “Allah’ın sınırların­da durmayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının (ayrılmak için) ver­diği fidyede ikisine de bir günah yoktur”[290] anlamındaki hulu’ âyetinin zikredilmesi bu âyet-i kerimeden sonra da “erkek (üçüncü kez) boşarsa artık bundan sonra kadın bir başka kocaya varmadan kendisine helal olmaz”[291] mealindeki talak âyeti kerimesinin zikredilmesidir. İbn Abbas (r.a.)’a göre eğer huP fesh değil de talak olsaydı, o zaman bu âyetlere göre talak sayısı dörde çıkardı. Bu ise, Kur’an-ı Kerimin genel mevzuatına aykırıdır.

İmam Ahmedile İshak, Ebu Sevr de bu görüştedirler. Bu görüş imam Şafiî’den de rivayet olunmuştur. Hz. Ali ile Hz. Osman ve İbn Mesud’a göre Hulu’ ile bir bâin talak” vâki olur. Hasan el-Basrî ile İbrahim en-Nehaî, İbnu’l-Müseyyeb, Süfyân es-Sevrî, Hanefi ulemâsı, imam Malik, el-Evzâî de bu görüştedirler. İmâm Şafiî’nin iki kavlinden en sahih olanı da budur.

Delilleri ise şu hadiş-i şeriflerdir:

1. “Peygamber (s.a.) hulu’u bir bâin talak kabul etti”[292]

2. Ümmü Bekre hulu’ yaparak kocası Abdullah b. Useyd’den ayrıl­mıştı. Sonra Osman (r.a.) bunu geçerli kıldı ve “bu bir bâin talak sayılır ancak ne çeşit bir ayrılma istediğini kocasına açıkça belirtirse, o belirttiği şekilde ayrılık gerçekleşmiş olur”, buyurdu.[293] Daha sonra Ashâb-ı Kiram da Hz. Osman’ın bu görüşü üzerinde icma etmişlerdir.

Hanefi ulemasına göre hulu’ nefsi satmaktır. Ve bu hulu’ kelimeleriy­le yapıldığı zaman kadının kocasına bir meblağ vermesi söz konusu edil­mese bile, bir bâin talak sayılır. Herhangi bir meblağı da dile getirerek “talakı satmak” kökünden türeyen kelimelerle yapılan hulu’ anlaşması ile de bir bâin talak vâki olur. Bilindiği gibi bâin talak vaki olduktan sonra o kadın artık kocasının hâkimiyetinden kurtulmuştur.

Kadın istemediği takdirde eski kocası bir daha ona dönemez, kadın kocasının yeniden kendisine dönmesine razı olsa bile, hayatlarını birleştirebilmeleri için yeniden nikâh kıymaları ve dolayısıyla mehir tayin etmele­ri gerekir.

Metinde geçen “Habibe de ailesinin yanında kaldı” cümlesi, karısını hulu’ yoluyla boşayan bir kimsenin ona oturacak bir ev bulmakla mükel­lef olmadığına delalet etmektedir. İmam Mâlik’e göre ise, hulu’ vaki ol­duktan sonra erkeğin kadına nafaka temin etme görevi sona erdiği gibi, kadının erkeğe ve erkeğin kadına vâris olmak hakkı da sona erer. Çünkü hulu bâin talaktır. Bâin talakın miras hakkını ortadan kaldırdığında ise ittifak vardır. Ancak kocası iddet süresinde onun mesken ihtiyacını temin etmekle mükelleftir. Çünkü kadına mesken ihtiyacını temin etmek aynı zamanda Allah’ın hakkıdır. Bu hakkı kadından kimse hiçbir zaman alamaz.

Hanefî ulemâsına göre eğer hulu’ muamelesi muhâlea babından gelen fiillerle yahut mehrden başka bir meblağ karşılığında icra edilirse, o za­man kadın nikah bağıyla kocasından elde ettiği bütün haklarını kaybeder.

Eğer hulu’ bir meblağ karşılığında vaki olmamış ve hulu’ kökünden gelen müfâ’ale babından bir fiil kullanılmamışsa, İmam Ebu Hanife (r.a.)’ye göre kadının- nikâh bağıyla kocasından elde ettiği haklarından hiç birisi kaybolmaz. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’e göre ise, bu şekilde vâki olan ayrılmalarda kadının kocasıyla birlikte anlaşarak vazgeçtiği hak­ları düşer. Bunların dışında hiçbir hakkı düşmez.[294]

 

2228. …Aişe (r.anha)’den rivayet edildiğine göre Habibe bint Sehl, Sabit J). Kays’m nikâhı altında iken (sabit bir gün) onu döv­müş ve bir tarafını kırmış. Bunun üzerine (Habibe) sabahleyin onu Peygamber (s.a.)’e şikâyet etmiş. Peygamber (s.a.) de Sabit’i çağırıp:

“Onun mehrinin bir kısmını alarak kendisini boşa” buyurmuş. Bunun üzerine (Sabit);

Bu caiz olur(mu?) ya Rasûlallah! diye sormuş (Rasûl-i Ekrem);

“Evet” cevabım vermiş. (Sabit de);

Ben ona mehir olarak iki bahçe vermiştim ve şu anda bunlar onun elinde bulunuyor demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.);

“Onları al da onu boşa” buyurmuş. O da (öyle) yapmıştır.[295]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerifte “Hz. Habibe’nin kocasını Rasûl-i Ekrem’e şikâyetine sebeb olarak kocasının onu dövmesi gösterilirken, Buhârî’nin rivayetinde geçen “Ey Allahm Rasûlu, Sabit b. Kays’ın ne dinine ne de huyuna bir diyeceğim var. Fakat müslümanlıkta küfrân-i nimetten (veya küfür derecesinde bir hata işlemekten) çekmiyorum”[296] cüm­lesi Hz. Habibe’nin kocasını, kendisini dövdüğünden değil de başka bir sebepten dolayı şikâyet ettiği anlaşılmaktadır. Fakat bu durum iki hadis arasında bir çelişki olduğunu göstermez. Çünkü Hz. Habibe’nin kocasını Rasül-i Ekrem’e şikâyeti müteaddit defalar vuku bulmuştur. Zira kocası çok çirkin ve kısa boylu bir adamdı. Bu yüzden Hz. Habîbe ondan ayrıl­mak istiyordu. Buhârî’nin rivayetinde anlatılan şikâyet sebebi Hz. Habi­be’nin kocasının çirkin ve kısa boylu oluşudur. Nitekim şu hadis-i şerif de bunu açıkça ifâde etmektedir: “Habibe bint Sehl, Sabit b. Kays b. Şemmâs’ın nikahı altında idi. Sabit kısa boylu, çirkin bir adamdı. Habîbe: Ya Rasûlallah! Vallahi eğer Allah korkusu olmasaydı, kocam Sabit yanıma girdiği zaman yüzüne tükürürdüm, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) kadına;

“Sabit’in vaktiyle mehir olarak sana verdiği bostanını kendisine geri verir misin?” diye sordu kadın:

Evet veririm, dedi. Bunun üzerine kadın bostanı Sabit’e geri verdi.

Bundan sonra Rasûlullah (s.a.) Sabit ile Habîbe’yi birbirlerinden ayırdı”[297]

 

Bazı Hükümler

 

Bir kadın kocasının çirkinliğinden dolayı huzursuz olursa, bir mal karşılığında boşanma tale­binde bulunması caizdir. Fıkıh ulemasının tümü bu görüştedir. Delilleri ise mevzumuzu teşkil eden bu Ebû Dâvud hadisiyle şu âyet-i kerimedir: “Eğer erkek ve kadının Ali ahin sınırlarında duramayacaklarından kork ar­sanız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur”[298]

Bu âyet-i kerimedeki hitab, hâkimlerle karı ile koca arasındaki geçim­sizliği önlemek ve aralarını İslah etmekle görevli kimselerdir. Âyet-i keri­mede geçen “Allanın sınırlarında duramamak” ifâdesinden maksat, kadı­nın kocasının haklarını küçümseyerek onları yerine getirmekten kaçınması ve kocasına itaat etmemesidir. Hz. İbn Abbas ile imam Mâlik ve cumhur ulema bu görüştedirler. Şa’bi’ye göre ise, Allah’ın sınırlarından durama-malarıridan maksat, Allah’a itaat etmemeleridir.

Fâide: Hulu’un vukuunun şartlan aynen talakın vuku’unun şartlan gibidir. Bu şartlar şunlardır:

1. Zevcin talaka ehil yani mükellef (âkil, baliğ) ve mutayakkız olması şarttır. Binaenaleyh çocuğun, mecnûnun, uyuyanın talakları vâki olmaz.

2. Zevcenin sahih nikâh ile nikahlanmış ya da talaka müsait olması şarttır. Binaenaleyh bir kimsenin kendi nikahlısı olmayan yabancı bir ka­dın hakkında vereceği talak muteber olmayacağı gibi hurmet-i müsâhare-den veya eşler arasında kefâet bulunmayışından dolayı nikâhı feshedilerek İddet beklemekte olan bir kadın hakkında da vaki olmaz.

3. Talâkın bir lafza mukarin olması şarttır. Binaenaleyh sadece niyyet etmekle talak husule gelmez.

4. Talakın istisnadan yani inşallah demekten hâli olması şarttır.

5. Talakın zevceye hakikaten veya manen tevcih ve izafe edilmesi şarttır. Binaenaleyh bir kimse zevcesine hitaben “seni boşadım” veya gıyabında “zevcemi boşadım” yada ismini anarak falancayı boşadım dese, talak vâ ki olur. İşte hulu yoluyla boşanmak isteyen kadında da bu şartların bulunması gerekir. Ancak hulu ile talak arasında lâfız, farkı vardır.

Yani birinde talak lafzıyla talak anlamına gelen lâfızlar kullanılırken hulu’da “hulu’ ” kökünden gelen ya da hulu’ manasını ifâde eden keli meler kullanılır ve bir de hulu’ da erkeğin kadına bir bedel ödemesi sö; konusudur. Talakta ise, bedel sözkonusu değildir. Fakat hulu’nun vâk: olması için bedeli zikretmesi şartı yoktur. Hulu’un rüknü, eğer hulu’ biı bedel karşılığında yapılıyorsa veya müfaale babından hulu’ kökenli biı kelime veya “ibra” kökenli bir kelime kullanılarak icra ediliyorsa, o za­man hulu’nun rüknü mazı sîgasıyla meydana gelecek icab ve kabulden ibarettir. Ancak “hala’tuki; Seni hulu’ yoluyla boşadım” şeklinde hulu’ asıllı sülasi fiillerle ve talak niyetiyle yapılan bedelsiz hulu’larda kabul bu­lunmasa bile.ayrılık vâki olur. Çünkü her ne kadar bu gibi bedelsiz ayrı­lıkların ismi hulu’ da olsa, bunlar aslında talaktan başka bir şey değiller­dir. Dolayısıyla bu talakların vukuu için kabule ihtiyaç yoktur. Binaena­leyh “hulu” ve “muhâlea” kökünden gelen fiillerin her ikisiyle de talak vaki olur. Ancak erkeğin kadına vermiş olduğu mehri geri alabilmesi için “muhalea” babından gelen bir fiil kullanması gerekir.[299]

 

2229. …tbn Abbas (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre “Sabit b. Kays’ın karısı Sabiteden hulu’ olmuş ve bunun üzerine Peygam­ber (ş.a.) onun iddetini bir hayz (süresi) olarak tayin etmiştir.[300]

Ebû Dâvud dedi ki: “Abdurrezzak da bu hadisi Ma’mer, Amr b. Müslim ve îkrime senediyle Peygamber (s.a.)’den mürsel olarak rivayet etmiştir.[301]

 

Açıklama

 

İmam Tirmizî bu hadis hakkında şunları söylüyor: “Bu hadis hasen-garibdir. İlim adamları, hulu’ suretiyle bo­şanan kadının iddet müddetinde ihtilâf ettiler. İlim adamlarının çoğu “hulu’ olan kadının iddet müddeti boşanmış kadının iddet süresi kadardır” di­yorlar Süfyan es-Sevrî ve Kufe’lHerin kavli budur. Ahmed ve İshak da bu görüştedirler. Peygamber (s.a.)’in ashabından ve sonrakilerden bazı ilim adamları ise “Hulu’ olan kadının iddet süresi bir hayızdır” demekte­dirler. İshak diyor ki;

“Her kim bu görüşte ise, bu kuvvetli bir görüştür”.[302]

 

Bazı Hükümler

 

1. Hulu’ feshdir, talak değildir. Biz fıkıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerim 2227 numaralı ha­disin şerhinde açıkladık.

Gerçek olan şudur ki, hulu’ fesh değil, talaktır. Çünkü Allah teâla hulu’ hükümlerini “boşanma iki defadır”[303] ayet-i kerimesinden sonra zik­retmiş ve hulu’ ayetlerindeki zamirleri talaka göndermiştir. “Şayet erkek ve kadın Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka”[304] âyet-i kerîmesiyle “eğer erkek ve kadının Allanın sınırlarında duramaya­caklarından korkarsamz o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur”[305] âyet-i kerimesinde olduğu gibi, bu iki âyet-i kerimede geçen bütün zamirler âyetin baş tarafında geçen talak meselesine dönmektedirler. Nitekim Rasul-i Ekrem efendimiz de;

“Bahçeyi kabul et ve onu boşa”[306] hadisinde hulu’dan talak diye sözetmiştir. Eğer eşler hulu’ vuku bulduktan sonra anlaşırlar da iddet içer­sinde birbirlerine dönmek isterlerse ve koca bu maksatla almış olduğu ma­lı geri verecek olursa, dört mezhep imamına göre de bu caiz olmaz. Hulu’ ister fesh sayılsın, ister talak sayılsın, erkeğin hulu’ yaptığı karısına döne-bilmesi için yeniden nikâh kıyması gerekir. Ulemanın ekseriyetinin görüşü de budur.

2. Hulu’ yapılan bir kadının iddeti bir hayız süresidir. Hulu’nun fesih olduğunu söyleyen ulemanın görüşü budur. Fakat hulu’nun talak olduğunu iddia eden ulemaya göre ise, hulu yapılan bir kadının iddet süresi de talakla olduğu gibi üç hayız (veya temizlik) süresidir.[307]

 

2230. …İbn Ömer (r.a.)’den; demiştir ki: “Hulu yapılan bir kadının iddeti bir hayız süresidir.”[308]

 

Açıklama

 

Bir önceki hadisin şerhinde yaptığımız açıklamalar bu eser için de geçerlidir. Tekrara lüzum görmüyoruz. An­cak burada şu hususa temas etmekte fayda varır: Allâme el-,Bâcûrî “yapıl­ması zarurî olan bir fiili yapmamak üzere üç talak üzere yemin eden bir kimsenin bu yeminden kurtulması için karısına hulu’ yapmasının caiz olduğunu” söylemişse de, bazı ulema bunun hiç bir delile dayanmayan bâtıl bir iddia olduğunu söylemişlerdir. Hanbefi ulemasından İbnu’l-Kayyim bu görüşü tenkid ederken şunları söylüyor: “Allah nikahı feshetme hakkı­nı insanların keyf ve arzusuna bırakmamıştır. Karı-koca bir arada yaşa­dıkları sürece, Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından endişeye düş­tükleri zaman nikahı feshetme hakkı doğar. Yine bu gibi hallerde kişinin karısını bir bedel karşılığında boşaması meşru olur. Sünnet bunu emret­mektedir. Bunun aksine hareket ne Rasûl-i Ekrem zamanında ne de ashâb-ı kiram ve tabiîn zamanında caiz görülmüştür. Böyle bir uygulama dinen bâtıl sayılan bir hileden başka bir şey değildir.

Böyle bir hilenin meşruluğunu mezheb imamlarından hiçbirisi de sa­vunmamıştır. Muteahhirîn ulemasından bazılarının bu gibi hileler ihdas ettikleri ve hatta tamamen kendi eserleri olan bu gibi hileleri mezhep imam­larına isnad ettikleri görülmüşse de bu isnadların hiç birisinde doğruluk payı bulunmamaktadır.[309]

 

18-19. Hür Veya Köle Bir Erkekle Evli İken Hürriyetine Kavuşan Bir Câriye(Nin Nikahının Feshi)[310]

 

2231. …İbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: Muğîs bir köle idi. (Birgün Hz. Peygamber’e gelerek);

Ey Allahın Rasûlü, (karım Berire, benden ayrılmak istiyor) ona (varıp) benim için şefaat et dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallalla-hu aleyhi ve sellem (Berîre’ye varıp);

“Ey Berîre, AUah’dan kork. Çünkü o senin eşin ve çocuğunun babasıdır,” buyurdu (Hz. Berîre de);

Ey Allahın Rasûlü, bunu bana emrediyor musun? diye sordu (Rasûl-i Ekrem de)

“Hayır, ben sadece bir aracıyım”, cevabım verdi. Bunun üze­rine (Muğis’in)j gözyaşları yanağının üzerine akmaya başladı. Rasû­lullah (s.a.) de îbn Abbas’a (hitaben);

“Muğîs’in Berireye aşın sevgisine, Berire’nin de ona olan nefretine hayret etmiyor musun?” dedi.[311]

 

Açıklama

 

Hz. Muğîs, Muğire oğullarının kölesi idi. Karısı Hz. Berire’de Hz. Aişe’nin kölesi idi. Sonra onu azad etti. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber onu, eşi Muğîs’in nikâhı altında kalıp kalma­ması hususunda serbest bıraktı. Hz. Berire de Muğis’den ayrılmayı tercih etti. Oysa Hz, Muğîs onu çok seviyordu. Hz. Berire Medine sokaklarında dolaşırken Hz. Muğis onun yanından bir türlü ayrılamıyordu ve onu ken­disinden ayrılmaması için ikna etmeye çalışıyordu. Fakat bütün bu çabala­rı fayda vermedi. Bunun üzerine Hz. Muğis aracı olarak Hz. Peygamber’i gönderdiyse de bu teşebbüs de müsbet bir netice vermedi ve Hz. Muğis’in gözyaşlarıyla neticelendi. Hz. Muğis’in bu içten sevgisinin Hz. Berire tarafından nefretle karşılanmasına Hz. Peygamber hayret etmiş ve bu hayreti­ni İbn Abbas’a, “Ey tbn Abbas, Muğis’in Berireye (karşı beslediği) aşın sevgisine, Berire’nin de ona olan nefretine hayret etmiyor musun?” sözle­riyle ifade etmiştir.[312]

 

Bazı Hükümler

 

1. Eşler arasında hürriyet bakımından  denkliğin bulunması nikahın lüzumunun şartlarındandır.

Mezhep imamlarından Ebu Hanife de bu görüştedir. Bu şartı aramak kadının ve velisinin hakkıdır. Binaenaleyh bulûğ çağındaki bir kız dengi olmayan birisiyle evlenirse, velisi razı olduğu takdirde nikah mutaberdir. Aksi takdirde veli nikahı feshedebilir. Bu mevzuda ayrıntılı açıklama için nikâh bölümüne müracaat edilebilir.

2. Bir köleyle evli olan câriye hürriyetine kavuşursa, isterse, evliliğim sürdürür, isterse sona erdirir. Bu hususta serbesttir. Ulema bu görüşte ittifak etmişlerdir. Çünkü kadın hürriyetine kavuştuktan sonra kocasıyla arasında denklik kalmamıştır. Ancak bir câriye hür bir kimsenin nikâhı altında iken hürriyetine kavuşacak olursa o zaman imam Şafiî ile imam Mâlik, Evzaî ve Ahmed’e göre o kadının kocasından ayrılma yetkisi yok­tur. İmam Şa’bî ile en-Nehaî, Hanefi uleması ve Süfyan es-Sevrî’ye göre ise, bu durumda olan bir kadın da nikahım sürdürüp sürdürmemekte ser­besttir. İsterse feshedebilir. Çünkü erkeğin kadın üzerinde iki talak hakkı vardır. Fakat kadın hür olunca erkeğin kadın üzerindeki hakkı üçe çıkar. Bu, erkeğin lehine kadının ise aleyhine bir neticedir. Kadın aleyhine olan bu durumdan kurtulmak için nikâhını feshedebilir.

3. Büyüklerin ricasını reddetmekte bir günâh yoktur.[313]

 

2232. …İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre Berire’nin eşi, Muğîs isimli siyah bir köleydi. Peygamber (s.a.) Berîre’yi (onun nikahı altında kalıp kalmamakta) serbest bıraktı. (Hz. Berîre ayrılmaya karar verince ona boşanan hür kadınlarınki kadar) iddet beklemesini emretti.[314]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerifte Hz. Berîre’nin kocasından ayrıldıktan sonra beklemiş olduğu hayzın süresi ve miktarı açıklanmıyor. Sadece Rasûl-i Ekrem’in ona iddet beklemesini emrettiği ifâde edi­liyor, fakat İbn Mâce, İmam Ahmed ve Beyhakî’nin rivayetlerinde Hz. Beriye’nin aynen hür kadınlar gibi üç hayız süresi iddet beklediği ifade edilmektedir. Bu bakımdan biz de tercümemizde parantez içerisinde buna işaret ettik. İbn Mâce’nin bu mevzuda rivayet ettiği hadisin meali şöyle­dir: “Hz. Berîre (nikâhım feshettiğinde) üç kez aybaşı âdetini görünceye kadar beklemesi (Rasûl-i Ekrem tarafından) kendisine emredildi”[315]

Binâenaleyh bu hadisin zahirinden, bir köleyle evli iken hürriyetine kavuşarak nikahım fesheden bir cariyenin hür kadınlar gibi üç hayız süre­si iddet beklemesi gerekir.[316]

 

2233. …Aişe (r.anhâ) Berîre kıssası hakkında şöyle demiştir: (Berire’nin) kocası bir köle idi. (Berîre hürriyetine kavuşunca) Pey­gamber (s.a.) kendisini muhayyer bıraktı. (Bunun üzerine) Berîre, kendisini tercih etti (Ve kocasından ayrıldı. Bu hadisin râvisi Urve dedi ki) eğer (Hz. Berire’nin kocası) hür olsaydı (Rasûl-i Ekrem) Berîre’yi muhayyer bırakmazdı.[317]

 

Açıklama

 

Hz.Berire’nin hürriyetine kavuşması olayı Nesâî’nin Sünen’inde şu mânâya gelen lâfızlarla anlatılmaktadır. Berire azâd edilmesi karşılığında her sene bir kıyye ödemek şartıyla dokuz kıyye ödemek üzere anlaştı. Sonra da Hz. Aişe’ye gelerek kendisine yar­dım etmesini istedi. Hz. Aişe (r.anha) ise:

Yardım edemem, eğer isterlerse velayet bende olmak şartıyla bütün taksitlerini bir seferde onlara öderim, dedi. Berîre gitti, ailesiyle bu husus­ta konuştu. Onlar ancak velayet kendilerinde kalmak şartıyla teklifini ka­bul edebileceklerini ifade ettiler. Bunun üzerine Berîre tekrar Aişe’ye geldi o sırada da yanlarına Rasûlullah (s.a.) geldi. Berire ailesinin kendisine söylediklerinim nakletti. Hz. Aişe:

Hayır ancak velayet bende olmak şartıyla, dedi. Rasûlullah (s.a.):

“Mesele nedir?” diye sordu. Aişe (r.anha);

Ya Rasûlallah! Berire bana geldi anlaşmasındaki borcunu ödemek üzere benden yardım istiyor. Ben de velayet bende olmak şartıyla taksitle­rini bir defada ödeyebileceğimi, değilse yardım edemeyeceğimi söyledim. O da durumu ailesine anlattı. Onlar da velayet kendilerinde kalmak şar­tıyla razı olabileceklerini söylemişler, dedi. Bunun üzerine Rasûluİlah (s.a.):

“Onu satın al, velayetin de onlarda kalması şartını kabul et. Çünkü velayet, azâd edenin hakkıdır” buyurdu. Sonra kalktı bir hutbe irad etti. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle devam etti: “Bir kısım insanla­ra ne oluyor da, Allah’ın kitabında olmayan şartlan ileri sürüyorlar, filanı satın alıp azat et velayet de bende kalsın diyorlar. Allah’ın kitabı en doğru olanıdır. Allah’ın şartı şartların en itimad edilenidir. Allah’ın kitabında olmayan bütün şartlar, yüz şart da olsa bâtıldır” buyurdu. Rasûlullah (s.a.) Berîre’yi kocasından ayrılıp ayrılmamakta muhayyer bıraktı. Kocası köle idi. Berire hürriyetini seçti. Urve dedi ki, eğer Berire’nin kocası (Muğis), hür olsaydı, Rasûlullah Berire’yi muhayyer bırakmazdı.[318]

Hz. Berire’nin başından geçen olay bundan ibarettir ve hicretin dokuzuncu yılında cereyan etmiştir. Çünkü Hz. Abbas Medine’ye hicretin seki­zinci yılının sonlarında vukua gelen Taif gazvesinden sonra yerleşmiştir. İbn Abbas (r.a.)’ın beyânına göre Hz. Abbas Hz. Berire’nin bu hadisesine şâhid olmuştur. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriften Hz. Berire’nin kocasının köle olduğu anlaşılmaktadır:

1. Bu olayı anlatan Hz. Aişe, Hz. Berire’nin kocasının köle olduğunu bizzat kendi dili ile ifade etmektedir.

2. Hadisin sonuna Urvenin ilave ettiği “Berire’nin kocası hür olsaydı (Rasûl-i Ekrem) onu muhayyer bırakmazdı” cümlesi de bunu ifâde etmek­tedir ve bu söz, bu hadise idrac edilmiştir.[319]

 

2234. …Aişe (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre demiştir ki; “Peygamber (s.a.) kocası bir köle iken (hürriyete kavuşan) Berire’yi (kocasından ayrılıp ayrılmamakta) muhayyer bırakmıştır.”[320]

 

Açıklama

 

Bir  köle ile evli iken hürriyetine kavuşan câriye kocasından ayrılıp ayrılmamakta nikâhın lüzum şartlarından olan kefâet (denklik) şartı bozulmuş olur. Bu bakımdan kadın isterse, bu nikahı bozabilir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadisin bazı tariklerinde bu­lunan Hz. Peygamber’in Hz. Berire’yi hürriyetine kavuşur-kavuşmaz hu­zuruna çağırıp kendisine muhayyer olduğunu bildirmesi[321] bu durumda olan bir cariyenin hürriyetine kavuşur-kavuşmaz (fevrî olarak) muhayyerlik hak­kını elde ettiğini ortaya koymaktadır.[322]

 

19-20. (Berire Hürriyetine Kavuştuğu Zaman) Kocasının Hür Olduğunu Söyleyenler

 

2235. …Aişe (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Berire hürriye­tine kavuşturulduğu zaman, kocası hürmüş. Berire (kocasının nika­hı altında kalıp kalmama hususunda) muhayyer bırakılmış, bunun üzerine,: “benim için şu kadar (imkan sağlamış bile) olsa (yine de) onunla birlikte olmayı arzu etmem” demiş.[323]

 

Açıklama

 

Metinde geçen  “Berire’nin  kocası hür idi” ifâdesi Hz.Aişe’ye değil,  bu hadisin râvilerinden el-Esved (b.  Ye-zid)e aittir.[324]

Mevzumuzu teşkil eden bu Ebu Davud hadisi, hür bir kimse ile evli iken hürriyetine kavuşan bir cariyenin nikahını feshedip etmemekte mu­hayyer olduğunu söyleyen Hanefi uleması ile Hammâd b. Süleyman’ın delilini teşkil etmektedir., Bu görüşte olan ulemaya göre bir önceki babda yer alan hadislerde geçen Hz. Berire’nin kocasının köle olduğuna dair ifâ­deler, Hz. Berire’nin evliliğinin ilk yıllarıyla ilgilidir. Onun hürriyetine ka­vuşmasına tekaddüm eden yıllarda kocası Muğis de hürriyetine kavuşmuş­tu.[325] İmam Mâlik ile İmam-Şâfiî, Ahmed ve cumhuru ulemaya göre ise hür bir kimseyle evli iken hürriyete kavuşan bir câriye, nikahı feshetmek hakkına sahip değildir. Çünkü aralarında nikahın lüzumu için şart olan denklik (kefâet) mevcuttur. Kadının zarara uğramak, horlanmak, ayıplan­mak gibi bir duruma düşmesi sözkonusu değildir. Dolayısıyla bu durumda olan bir kadın muhayyer olamaz. Çünkü din, sebepsiz yere kimseye nika­hı feshetme hakkını vermemektedir.[326]

Hafız tbn Hacer’e göre “Ebû Davud’un bu hadisinde geçen, Hz. Be-rire’nin kocasının hür olduğuna dair rivayetin, Hz. Aişe’ye ait olup olma­dığı ihtilaflıdır, İmam Ahmed’in ifadesinden bu rivayetin sadece el-Esved b. Yezid’e ait olduğu anlaşılmaktadır.

İbn Abbas ve diğer râvilerin sahih rivayetleri ise Hz. Berire’nin koca­sının köle olduğunu ifade etmektedir. Esasen Hz. Berîre’nin kocasının kö­le olduğunu rivayet eden râvilerin hepsi de Medinelidir. Bilindiği gibi Me­dine ulemasının hem rivayet hem de amel ettiği bir hadis en sağlam hadis kabul edilir. Binaenaleyh hür bir kimseyle evli iken hürriyyetine kavuşan bir cariyenin nikahını feshedip etmemekte muhayyer olmadığını ifâde eden hadislerin1 sıhhatinde ittifak varsa da muhayyer olduğunu ifade eden hadis­lerin sıhhatinde ittifak değil, ihtilaf vardır. Bu durumda sıhhatinde ittifak bulunan hadislerin, ihtilaflı hadislere tercih edilmesi gerekir. Hanefi ule­ması bu rivayetlerin arasını telife çalışmışlarsa da buna lüzum yoktur. Çünkü bilindiği gibi hadislerin arasım te’lif etmek, ancak hadislerin birini diğeri­ne tercih etmek durumu olmadığı zaman söz konusudur. Burada ise uygu­lanması gereken usul tercih usûlüdür. Bu bakımdan cumhur hanefi ule­masının bu telifine itibar etmemişlerdir.[327]

Bu mevzuda Hattabî de Hz. Berîre’nin kocasının köle olduğunu ifâde eden 2233 ve 2234 numaralı hadisleri, onun hür olduğunu ifade eden ve mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerife tercih etmiştir. Gerekçesi ise, Hz. Aişe 2233 numaralı hadisi kendisinden rivayet eden Urve’nin teyzesi, 2234 numaralı hadisi rivayet eden el-Kasım’ın da halasıdır. Bilindiği gibi muzdarib hadislerden birini diğerine tercih edebilmek için râvilerin hadis aldık­ları kişiye olan yakınlıkları önem kazanır. Bu bir tercih sebebi olur. Bezlü’l-mechûd sahibi es-Sehârenfûrî de “Hadisler arasında asıl olan ihtilâftır. İhtilâf arızî bir durumdur. Binaenaleyh önce hadislerin arasının te’lifi yo­luna gidilmelidir. Hadisin birini diğerine tercih ederek diğerinin terki yolu­na gidilmemelidir. Hadisin birini diğerine tercih ederek, diğerini şâz ilan etmek, hadisler arasındaki ihtilâfı asıl, i’tilâfı ise arızî bir durum olarak kabul etmek mânâsına gelir” diyerek Hanefi ulemanın bu meseledeki tu­tumunu müdafaa etmektedir.[328]

 

20-21. Hürriyetine Kavuşan Bir Cariyenin Nikahını Feshetme Muhayyerliği Ne Kadar Sürer?

 

2236. …Aişe (r.anha)dan rivayet edildiğine göre Berîre, Ebû Ahmed ailesinin bir kölesi olan Muğîs’in yanında (onun nikahlısı olarak) kalmakta iken hürriyetine kavuşturulmuş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onu muhayyer bırakmış ve ona (kocan) “Sana yakla­şacak olursa, muhayyerliğin kalmaz” buyurmuş.[329]

 

Açıklama

 

Burada Hz.  Muğîs’in  “Ebu Ahmed ailesinin bir kölesi”  olduğu ifâde edilirken Tirmizî’nin rivayetinde Muğîre oğullarının kölesi olduğu ifâde edilmektedir. Hafız İbn Hacer’e göre senedi itibariyle Tirmizî’nin rivayeti daha sahihtir.[330]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifin zahirinden “Bir köle ile evli iken hürriyetine kavuşan bir cariyenin, nikahını feshedip etmemekte mu­hayyer olduğu ve bu muhayyerliğin hürriyete kavuştuğu andan itibaren kocasının kendisiyle cinsi münâsebette bulunmasına kadar devam ettiği” anlaşılmaktadır. Nitekim îmam Mâlik ile İmam Ahmed, el-Evzai, ez-Zührî, Süleyman b.Yesar Nâfi ve Katâde de bu görüştedirler. Delilleri ise, mev-zumuzu teşkil eden Ebu Davud hadisiyle imam Ahmed’in rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir:

(tel-Hasen b. Amr b.Umeyye dedi ki Peygamber (s.a.)den hadis riva­yet eden kimselerden işittiğime göre Rasûl-i Ekrem (şöyle) buyurmuş: “Hür­riyetine kavuşan bir câriye, kocası kendisiyle cinsi münâsebette bulunun­caya kadar nikahını feshetmekte muhayyerdir. Fakat kocası onunla cinsi münâsebette bulunacak olursa, (bir daha) muhayyerlik hakkı yoktur.”[331]

Hanefi ulemasına göre ise bu muhayyerlik cariyenin hürriyetine ka­vuştuğu meclis devam ettiği sürece devam eder. Bu meclisin değişmesiyle muhayyerlik .süresi sona erer. Ayrıca cariyenin muhayyerlik süresi içerisin­de kocasını seçmesiyle de bu muhayyerlik sona ermiş olur. Artık meclisin devam etmesi onun muhayyerlik hakkını geri getiremez. Bu mevzuda İmam Şafiî’den iki görüş rivayet edilmiştir:

1. Câriye hürriyetine kavuştuğu andan itibaren üç gün muhayyerdir. Bu süre içerisinde isterse nikahını fesheder, isterse nikahının devamına ka­rar verir.

2. Hürriyetine kavuştuğunu öğrendiği an muhayyerdir. O anda nikahı feshetme veya devam ettirme şıklarından birine karar verme durumunda­dır. Bu kararı vermeyecek olursa, muhayyerlik hakkını kaybeder.[332]

 

21-22 Köle Olan Karı-Koca Beraberce Hürriyetlerine Kavuşacak Olurlarsa Kadının Muhayyerlik Hakkı Var Mıdır?

 

2237. …Aişe (r.anha)dan rivayet olunduğuna göre, kendisi (bi­ri diğeriyle) evli (olan) iki kölesini hürriyete kavuşturmak istemiş de bunu Peygamber (s.a.)’e sormuş. (Hz. Peygamber de) ona, azad etmeye kadından önce erkekten başlamasını emretmiş.[333]

(Bu hadisin râvilerinden) Nasr (b. Ali) dedi ki: (Bu hadisi) Ebu Ali el-Hanefî, bana Ubeydullah’dan nakletti.[334]

 

Açıklama

 

Hz. Peygamber Hz. Aişe’ye kölelerinden önce erkeği sonra da kadım azad etmesini emretmiştir. Bu emir müstehaplık ifâde eder. Binaenaleyh kan-koca durumunda olan iki kölesini azat etmek isteyen bir kimsenin önce erkeği, ondan sonra onun karısını azafetmesi müstehabtır. Bu sıraya uymakla köle ile câriye arasındaki nika­hı feshten kurtarmış olur. Çünkü bilindiği gibi kadın kocasından önce hürriyete kavuşturulacak olursa nikahları fesholur. Fakat, erkeğin kadın­dan önce hürriyete kavuşturulmasında nikahın bozulması söz konusu de­ğildir.

Bu bakımdan Rasûl-i Ekrem efendimiz Hz. Aişe’ye azadetmek istedi­ği kölelerinden önce erkeği sonra da karısını hürriyete kavuşturmasını tav­siye etmiştir. Sindî’nin de ifâde ettiği gibi kan-koca durumunda olan iki kölenin ikisinin birden hürriyete kavuşturulmasıyla da nikahları korun­muş olursa da Rasûl-i Ekrem efendimiz erkeğin faziletine binaen onu ka­dına takdim etmiştir.[335]

 

22-23 (Gayri Müslim) Karı-Kocadan Birinin Müslüman Olması

 

2238. …İbn Abbas’dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) zamanında bir adam müslüman olup (Hz. Peygamberin huzu­runa) gelmiş sonra müslüman olarak karısı da (çıkıp) gelmiş (adam):

Ey Allanın Rasûlü, bu da benimle beraber müslüman oldu, deyince (Hz. Peygamber) kadını ona iade etmiştir.[336]

 

Açıklama

 

Müşrik karı-koca birlikte müslüman olurlarsa eski nikahlan geçerli olarak kalır. Neseben veya süt yoluyla kardeşlik gibi nikahı ibtal eden bir durum yoksa onların eski nikahlan geçerli sayılır. Bu nikahın, şartlarına uygun olarak kıyılıp kıyılmadığını araştırma yoluna gidilmez.[337]

 

2239. …İbn Abbas (r.a.)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) za­manında bir kadın müslüman olmuş da evlenmişti. îlk kocası Pey­gamber (s.a.)’e geldi ve;

Ey Allah’ın RasûTü, ben müslüman olmuştum. (Bu da) benim müslüman olduğumu biliyordu (böyleyken gidip bir başkasıyla ev­lendi) dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) o kadım sonraki kocasından ayırıp ilk kocasına iade etti.”[338]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki eğer müşrik karı-koca birlikte müslümanlığı kabul edecek olurlarsa eski nikahları geçerli olur. Yeniden bir nikah kıymak gerekmez. Karı-koca beraberce müs­lüman oldukları halde kadın gidip de bir başkasıyla evlenecek olursa, bu evlilik bâtıl olduğundan geçersiz sayılır ve kadın yeni kocasından ayrıla­rak eski kocasına iade edilir. Müşrik karı-koca islâmiyeti zifafa girip cinsi münâsebette bulunduktan sonra kabul etmiş bile olsalar, yine de kadın yeni kocasından ayrılır ve eski kocasına iade edilir. Bu mevzuda ittifak vardır.

Hanbeli ulemâsından İbn Kudâme bu mevzuda şunları söylüyor: “Kan-kocadan birisi cinsi münâsebette bulunduktan sonra müsîüman olduysa, bu mevzuda imam Ahmed’den iki görüş rivayet edilmiştir:

1. Kadının iddeti bitinceye kadar, kocası da müslüman olursa eski nikahlan geçerli olur. Fakat eğer bu iddet süresi içerisinde diğeri müslü­manlığı kabul etmezse nikahlan sona erer. Dinlerinin ayrıldığı andan iti­baren evlilik hayatlarının da sona erdiği kabul edilir. Dolayısıyla kadının yeniden evlenmek için yeniden bir iddet beklemesine de gerek kalmaz, ez-Zührî üe el-Leys, el-Evzaî, eş-Şâfiî, İshak ve îmanı Muhammed, bu gö­rüştedirler:

2. Dinleri ayrıldığı andan itibaren nikahlan bozulmuş olur. Hasen, Tavus, İkrime ve Katâde bu görüştedirler.

Hanefî imamlarından imam Muhammed diyor ki, kadın müslüman olup kâfir olan kocası da islâm memleketinde olursa, önce kocasına islâmiyeti kabul etmesi teklif edilir. Eğer müslüman olursa kadın kendisinin karışıdır. Şayet koca müslümanhğı kabul etmeyip reddederse, kadın ken­disinden alınır ve bu ayırma kesin boşanma hükmündedir. Ebu Hanife ve İbrahim en-Nehafnin görüşleri de budur.[339]

İmam Mâlik’e göre ise eğer erkek karısından önce müslüman olmuşsa karısına müslümanhk teklif eder, eğer kadın müslümanhğı kabul ederse eski nikahlan devam eder. Aksi takdirde nikahları fesh edilir. Eğer kadı­nın nerede olduğu bilinmiyorsa, erkeğin islâmiyet! kabul ettiği anda nikah bozulmuş olur. Eğer kadın erkekten önce müslümanhğı kabul etmişse, es­ki nikah kadının iddeti sona erinceye kadar devam eder, iddet süresi sona erince nikah da sona erer.

Bir kadınla kocanın nikahlı oldukları malum iken, kadın nikahlarının bozulduğunu, erkek de aksini iddia etse, erkeğin sözüne itibar edilir. Ka­dının sözü ise reddedilir. Müşriklerden bir karı-kocanın ikisi birden müs­lüman olması halinde de hüküm böyledir. Bu mevzuda ulema görüş birliği içerisindedirler.

Eğer kadın kocasıyla zifaf olup cinsi münâsebette bulunduktan sonra müslüman olursa, iddet süresi bitinceye kadar bekler, eğer bu süre içeri­sinde kocası da müslüman olursa, eski nikahları devam eder. Aksi takdir-de nikahları feshedilir. ez-Zühri ile Şafiî, Ahmed ve İshak bu görüştedir­ler. İmam Mâlik’e göre ise, “Eğer müşrik bir erkek müşrike olan karısın­dan önce müslüman olursa, karısına müslüman olmayı teklif eder, eğer kabul ederse eski nikahları devam eder aksi takdirde nikâhları bozulur. Bu mevzuda Süfyân es-Sevrî de şunları söylüyor: “Eğer müşrike bir ka­dın, müşrik kocasından önce müslüman olursa kocasına müslümanhk tek­lif eder. Kocası bu teklifi kabul ederse eski nikahları devam eder, aksi takdirde nikahları feshedilir. Sözü geçen karı-koca dâr-ı islâmda olmaları şartıyla Hanefi uleması da Süfyan es-Sevrî’nin bu görüşünü savunmakta­dırlar. Fakat kadın müslüman olur da kocası dâr-i harb’e kaçar giderse, aralarında din farkı bulunduğu için kadın ondan ayrılmış olur. Müşrik bir karı-koca dar-ı harbde iken kadın müsîüman olur ve ikisi de orada kalmaya devam edip dar-ı İslama gelmezlerse, veya sadece birisi dar-ı islâma gelip diğeri yine dar-ı harbte yaşamaya devam ederse, kadının iddet süresi bitinceye kadar beklenir, bu süre içerisinde erkek müslüman olursa, o zaman karısına dönme hakkı vardır, aksi takdirde dönme imkânı yoktur.[340]

 

23-24. Karısından Sonra Müslüman Olan Bir Kimseye Karısı Ne Zaman Geri Verilir?

 

2240. …îbn Abbas (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) kızı Zeyneb’i Ebu’l-As b. er-Rebi’a önceki nikahı ile geri verdi, ye­niden nikah kıymadı.[341]

(Râvi) Muhammed b. Amr bu hadisi, (Rasuî-i Ekrem kızı Zey-nebi Ebu’l-As’a Hz. Zeyneb’in Medineye hicretinden) altı sene son­ra geri verdi diye rivayet etti. el-Hasen b. Ali (ise, bu hadisi Rasû­lullah Hz. Zeyneb’i müslüman hanımların müşriklerle evlenmesini yasaklayan âyetin inmesinden) “iki sene sonra (iade etti)” diye riva­yet etti.[342]

 

Açıklama

 

Hz.  Zeyneb,  Hz.  Muhammed’in  kızlarının  en  büyüğü ve ilk evlâdıdır. Hz. Hatice’den dünyaya geldiği vakit Efendimiz henüz 30 yaşlarında idiler. Rasûlullah (s.a.) onu kendi teyze oğlu, yani Hz. Hatice’nin kızkardeşi Hâleh bint Huveylid’in oğlu Ebul-As b. Rabi ile evlendirmişlerdi. Ebu’l-As Lekît b. Rabi’ Bedir savaşında müs-lümanlar tarafından esir edilmiş ve Hz. Zeyneb’in fidye olarak gönderdiği gerdanlık karşılığında serbest bırakılmıştı. Lekit b.Rabi Mekke’ye dönün­ce Hz. Zeynebi serbest ‘bırakarak! Medine’ye gönderdi.

Mekke’nin fethinden az önce kendisi de müslüman oldu. Musannif Ebu Davud’un Şeyhlerinden Muhammed b. Amr’in rivayetinde Rasûl-i Ekrem’in Hz. Zeyneb’i Ebul-As’a, Hz. Zeyneb’in Medine’ye hicretinden altı sene sonra gönderdiği ifade edilirken, el-Hasen b. Ali’nin rivayetinde müslüman kadınların müşriklerle evlenmesini yasaklayan “eğer onlann (ger­çekten) inanmış olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin”[343] âyetinin inmesinden iki sene sonra gönderdiği ifade edilmektedir. Bu iki ifadeden çıkan netice aynıdır. Çünkü bu âyet-i kerime hicretin altıncı yı­lında Hudeybiye musâlahasından sonra nazil olmuştur. Bu âyetin nüzûluyle Hz. Ebu’l-As’ın müslümanlığa girişi arasında iki yıl vardır. Hz. Zey­neb’in Medine’ye dönmesinden Hz. Ebu’l-As’ın müslümanlığa girişi ara­sında ise, altı yıl vardır. Binaenaleyh bu iki rivayet arasında herhangi bir. çelişki söz konusu değildir.[344]

 

Bazı Hükümler

 

1. Eşlerin birinin islam ülkesinde diğerinin de küfur  diyarında  bulunması  onların  nikahına  zarar vermez. Çünkü Rasûlullah (s.a.) kızı Zeyneb’i “ortak koşan erkeklerle de inanıncaya kadar (kadınlarınızı) evlendirmeyin…”[345] âyet-i kerîmesi in­meden önce evlendirmişti. Hz. Zeyneb müslüman olduktan sonra Bedir savaşını müteakib Medine’ye hicret etti. Hz. Ebu’l-As da Mekke’de kaldı. Fakat nikahlarına bir zarar gelmedi. Daha sonra Hz. Ebu’l-As da müslü­manlığa girince, Rasûl-i Ekrem yeni bir nikaha lüzum görmeden Hz. Zey­neb’i ona iade etti.

2. Bir kadın kocasından önce müslüman olursa daha sonra kocası müslüman olunca yeni bir nikaha lüzum kalmadan onunla birleşebilir. Çün­kü eski nikahları bakidir. Kadın müslüman olduktan sonra iddetini bekle­yip bitirmiş bile olsa, durum yine aynıdır. Çünkü Hz. Zeyneb, Hz. Ebu’l-As’dan ayrılıp Medine’ye geldikten sonra altı sene beklemiş, ondan sonra yeniden bir nikâh kıyılmadan kocasına dönmüştü. Hz. Ali b. Ebi Talib ile İbrahim en-Nehaî, Hammâd b. Ebî Süleyman, ve zahiriye ulemasının bir kısmı bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden Ebü Dâvud hadisidir.

Halef ve seleften ulemânın büyük çoğunluğuna göre karısı kendisin­den önce müslüman olan bir kimse henüz karısının iddeti sona ermeden müslüman olursa yeni bir nikaha, mehre lüzum kalmadan eski nikahla karısına dönebilirse de iddeti bittikten sonra müslüman olursa, eski nikah­la karısına dönemez. Onunla hayatını birleştirebilmesi için yeni bir nikah gerekir.

Delilleri ise, “Rasûlullah (s.a.) kızı Zeyneb’i (kendisinden sonra müs­lüman olan kocası) Ebu’l-As b. er-Rebî’e yeni mehir ve yeni nikah ile iade etti”[346] hadisidir. Ancak Ahmed b. Hanbel bu hadis-i şerifi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir;

“Bu hadis zayıftır, yahutta asılsızdır. Çünkü bu hadisin râvisi el-Haccac Amr b.Şuayb’den hadis işitmemiştir”[347] İmam-Tirmiziıde bu hadis hak­kında “bu hadisin senedinde bazı söylentiler vardır”[348] demiştir.

Cumhuru ulemâya gelince, onlar da kendi görüşlerini şu şekilde sa­vunmaktadırlar; Hz. Zeyneb’in kocasından ayrı kaldığı süre içerisinde id-detinin sona ermeden devam etmiş olması mümkündür. Çünkü bazı hasta­lıklardan dolayı bir kadının iddetinin yıllarca sürmesi olağandır. İbn Ha-cer’in beyânına göre bu mevzuda cumhurun görüşüne uygun olan izah tarzı şudur: “Hz. Peygamber’in, Hz. Zeyneb’i kocası Ebu’1-As’a yeniden nikah kıymaya lüzum görmeden iade ettiğini tesbit eden İbn Abbas hadisi (yani konumuzu teşkil eden hadis)’dir. Tirmîzi ve imam Ahmed’in rivayet ettiği Hz. Peygamberin Hz. Zeyneb’i kocasına yeni bir nikah ve mehirle iade ettiğini ifade eden hadise tercih edilir. Ancak Hz. Peygamber’in yeni­den nikah kıymadan ve mehir tesbit etmeden Hz. Zeyneb’i kocasına i etmesinin sebebi onun iddetinin henüz sona ermemiş olmasıdır.[349]

 

24-25. Dörtten Fazla Hanımla Ya Da İki Kız Kardeşle Evli İken Müslüman Olan Bir Kimsenin Durumu

 

2241. …El-Hâris b. Kays’dan; demiştir ki: “Ben (nikahlım ola­rak) yanımda sekiz tane kadın varken müslüman olmuştum. Bunu Peygamber (s.a.)’e anlattım. Rasûlullah (s.a.);

“Bunlardan dördünü (kendine) seç (diğerlerini bırak)” buyur­du.[350]

Ebu Davud dedi ki: “Bize bu hadisi Ahmed b. İbrahim de Hü-seym’den (naklen) rivayet etti ve Ahmed b. İbrahim (bu hadisin senedinde zikredilen) el-Haris b. Kays’ın yerinde Kays B. el-Hâris (vardır senedin bu şekilde düzeltilmesi gerekir) dedi. Ahmed b. İb­rahim, Kays b. el-Haris’i kasdederek: “Doğrusu budur” dedi.[351]

 

Açıklama

 

Müslümanlığı kabul etmeden önce dörtten fazla hanımla evli olan bir kimsenin müslüman olduktan sonra bun­lardan dört tanesini seçip yanında bırakması, diğerlerini de terketmesi icabeder. Yanında bırakacağı hanımları seçerken uyması gereken herhangi bir kural yoktur. Bu hususta tamamen kendi arzusu ve istekleri doğrultu­sunda hareket eder. Bu hanımların tümünün nikahının bir anda kıyılmış olmasa o kimsenin tercih hakkına tesir etmediği gibi o hanımların birinin veya bir kaçının nikahının diğerlerinden önce kıyılmış olması da önemli değildir.

Hadisin senedinde bulunan el-Hadis b. Kays bazı rivayetlerde maklûb olarak Kays b. el-Hâris şeklinde geçmektedir. Musannif Ebu Davud’un da ifade ettiği gibi Ahmed b. İbrahim bu râvinin esas isminin Kays b*. el-Hâris olduğunu söylemiş ve Musannif da Ahmed b. İbrahim’in bu sö­zünü nakletmekle bu rivayeti tasvib ettiğini ifade etmek istemiştir. Nite­kim İbn Hibbân da Ahmed b. İbrahim’in bu rivayetini esas alarak sözü geçen râvinin isminin Kays b. el-Haris olduğunu ve bu zatın Hz. Peygam­berle sohbet ettiğini söylüyor.Fakat Hafız İbn Hacer, el-İsâbe isimli ese­rinde, bu zatın isminin el-Haris b. Kays olduğunu hadis ulemasının büyük çoğunluğunun da bu görüşü benimsediklerini, Buhâri, İbnu’s-Seken gibi hadis ulemasının kesinlikle bu görüşü savunduklarını söylüyor.[352]

 

2242. …(Önceki hadisin) manasını Ahmed b. İbrahim de Küfe kadısı Bekr b. Abdurrahman, İsa b. el Muhtar, İbn Ebî Leylâ, Humadsa b. eş-Şemerdel senediyle Kays b. el-Hâris’den rivayet etmiştir.[353]

 

Açıklama

 

Musannif Dâvud bu hadisi önceki hadisin sonunda geçen, “bu râvinin ismi el-Haris b. Kays değil, Kays b. el-Haris’dir” mânâsına gelen Ahmed b. İbrahim’in rivayetini takviye için nak-letmiştir. Gerçi bu hadisi Ebu Davud’un naklettiği senetle Beyhakî de ri­vayet etmiş, fakat söz konusu râvinin Kays b. el-Haris değil, el-Haris b. Kays olduğunu ifâde etmiştir.[354]

 

Bazı Hükümler

 

1. Kâfirlerin müslüman olmadan önceki nikahları müslüman olduktan sonra da geçerlidir. Çünkü Hz. Peygamber el-Haris b. Kays’ın müslüman olmadan önceki nikâhını müs­lüman olduktan sonra da geçerli kılmış, bu nikahın daha önce şartlarına uygun olarak kıyılıp kıyılmadığı üzerinde durmamıştır.

2. Müslümanlığa girmeden önce dörtten fazla hanımla evli bulunan bir kimsenin müslümanlığa girdikten sonra bunlardan dört tanesini kendi­ne seçip diğerlerini bırakması icâbeder.

İmam Mâlik ile imam Şafiî, Ahmed, el-Leys, İshak, Hasen el-Basrî ve Muhammed b. el-Hasen bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzumuzu teş­kil eden bu hadis-i şerifle “onlardan dördünü (kendine) seç diğerlerini de terket”[355] mealindeki hadis-i şeriftir.

İmam Ebu Hanife ile Ebu Yusuf, es-Sevrî, el-Evzaî ve ez-Zührî’ye göre ise, bir kimsenin müslümanlığı kabul etmeden önce İslama aykırı olarak kıyılan nikahı müslümanlığı kabul ettikten sonra geçerli olamaz. Eğer bir kimse dörtten fazla kadınla evliyken müslümanlığı kabul edecek olursa, bu kimse ilk önce nikahlamış olduğu dört kadını yanında tutup diğerlerinden ayrılır. Eğer hanımlarının hepsini bir anda nikahlamış idiyse hanımlarının hepsinin nikahı bâtıl olur.

3. Bir kimsenin dört kadından fazlasını nikahı altında bulundurması caiz değildir. Halef ve seleften ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Delilleri ise “… kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın.. “[356] mealindeki âyet-i kerimedir.[357]

 

2243. …ed-Dahhâk b. Feyrûz, babası (Feyrûz)’dan; demiştir ki: (Ben Rasûl-i Ekreme hitaben):

Ey Allanın Rasulü, ben nikahımda iki kızkardeş varken müslüman oldum, dedim de (Rasûl-i Ekrem de);

“Onlardan istediğin birini boşa!” buyurdu.[358]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerif bir kimsenin iki kızkardeşi nikahı altında bulundurmasının haram olduğunu ifade etmektedir. Nitekim “… ve iki kız kardeşi bir arada almanız da size haram kılındı..”[359]

mealindeki âyet-i kerîme de bunu ifade etmektedir. Bu bakımdan ulema bir kimsenin iki kız kardeşi birden nikahı altında bulundurmasının haram olduğunda icma etmişlerdir.

Eğer bir kimse iki kız kardeşle birlikte evliyken müslümanhğı kabul edecek olursa, onlardan beğendiği birini kendisine seçip diğerini de terketmesi icâbeder. Bunlardan birinin daha önce veya daha sonra nikahlanmış olması seçmede ona bir öncelik hakkı tanımadığı gibi her ikisinin bir anda nikahlanmış olması da erkeğin tercih hakkını etkilemez. İmam Mâlik ile Şafiî, Ahmed, el-Hasen el-Evzaî ve İshak da bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden hadistir.

İmam Ebu Hânife ile Ebû Yusuf, es-Sevri ve bazı kimselere göre ise, “Eğer bu kimse iki kızkardeşle ikisine birden bir nikah kıyarak evlenmişse o kimsenin müslüman olmasıyla ikisinin birden nikahları bâtıl olur, fakat onlarla ayrı ayrı zamanlarda kıydığı iki nikahla evlenmişse ilk evlendiği kadının nikahı devam eder, ikincinin nikahı bâtıl olur. Binaenaleyh onlar­dan ilk evlendiğini yanında tutup ikinciyi bırakması icâbeder.[360]

 

25-26. Anne Babadan Biri Müslüman Olunca Çocuk Hangisinin Yanında Kalır?

 

2244. …Râfi b. Sinan’dan rivayet olunduğuna göre kendisi müslüman olmuş, karısı ise müslüman olmayı kabul etmemiş ve|(ha-nımı)ı Peygamber (s.a.)’e gelip;

(Bu) benim kızım (olmaya daha lâyık)dır. (Çünkü o) sütten ke­silmiş ya da öyle sayılabilecek (yaşta küçük bir kız)dır, demiş. Râfi de:

(Bu) benim kizımdır, demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) Rafi’a;

“Sen bir köşeye otur”, hanımına da “Sen de bir köşeye otur” buyurmuş. Kızcağızı da aralarına oturtmuş. Sonra;

“Onu çağırın!” (bakalım) buyurmuş. (Her ikisi de çocuğu yan­larına çağırmaya başlamışlar). Kız önce annesine yönelmiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.);

“Ey Allahım onu (doğruya) ilet” diye dua etmiş ve çocuk, babasına (gitmek için) yönelmiş. (Babası da) onu (tutup) almış.[361]

 

Açıklama

 

Kendisi müslüman olduğu halde karısı müslümanhğı kabul etmeyen kimsenin o kadından dünyaya gelmiş bir çocuğu varsa, bu çocuğu annesine teslim etmek caizse de müslüman olduğu için babasına teslim etmek daha evlâdır. Karı kocadan birinin kâfir olması hâlinde çocuğun bunlardan müslüman olana teslimi tercih edilir. Hanefi ulemasıyla Ebu Sevr ve Maliki ulemâsından Îbnu’l-Kâsım bu görüştedir­ler. Delilleri bu hadis-i şeriftir.

İmam Malik ile Şâfiı ve Ahmed’e göre ise, küçük bir çocuğu kâfir bir anne veya babanın velayetine teslim etmek asla caiz değildir. Çünkü Allah teâlâ Kur’an-ı Keriminde “ve Allah müzminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir”[362] buyurmuştur. Çünkü kâfir çocuğu dininden döndü­rür, bu ise çocuğa yapılabilecek zararların en büyüğüdür. Bu görüşte olan ulemâya göre, çocuğun kâfir olan annesine ya da kâfir olan babasına tes­liminin caiz olduğunu ifâde eden ve konumuzu teşkil eden hadis-i şerif muzdaribdir. Her ne kadar bu hadisi Nesaî ile İbn Mace de rivayet etmiş­lerse de Sindî “bu hadisin senedi zayıftır”, Darekutnî, “bu hadisin râvile-rinden Abdulhamid b. Seleme, onun babası ve dedesinin kimlikleri meç­huldür diyerek bu rivayetlerin hükme mesned olma niteliğinden yoksun, zayıf rivayetler olduğunu ifâde etmiştir.[363]

Aksi görüşü savunan Hanefi ulemasına göre bu mevzuda gelen hadis­lerin birini diğerine tercih imkanı vermeyecek şekilde ve biri diğerinden farklı olarak rivayet edilmiş olması bu olayın ayrı ayrı zamanlarda farklı şekillerde tekerrür ettiğini gösterir ki bu durumda hadislerde ızdırap bu­lunduğundan bahsedilemez. Binaenaleyh her ne kadar çocuğu anne ve ba­basından müslüman olana vermek daha iyiyse de kâfir olanına vermek de caizdir. Bu meseleyi ileride ayrıntılı olarak ele alacağız inşallah.[364]

 

26-27. Lian

 

Lian: Lügatte lanet kökünden lâane fiilinin masdarı olup kovmak ve uzaklaştırmak anlamına gelir. Nitekim “kıyamete kadar lanetim senin üze­rinedir.”[365] âyet-i kerimesinde “la’net” kelimesi bu mânâda kullanılmış­tır.

Dini bir terim olarak liân, şehâdet ehlinden olan bir kocanın yine şehâdet ehlinden olan karısına zina isnad edip ya da şâhid bulunmaması hâlinde hâkim ve bir cemaat huzurunda erkek ile kadının özel nitelikteki lânetleşmeleridir. Lânetleşme şöyle icra edilir:

Karı-kocadan her biri dörder defa Allah (c.c.)’a yemin ederek kendi­sinin doğru ve eşinin yalancı olduğunu söyler. Beşinci de ise, kendisinin yalan ve eşinin de doğru söylemiş olması hâlinde Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını ister. Lânetleşmenin bu şekilde sona ermesiyle hâkim on­ları ayırır ve bu bir bâin talak sayılır. Hanefi imamlarından imam Züfer’e göre ise, hâkimin tefrikına lüzum kalmadan eşler ebedî olarak ayrılmış olurlar.

Bu meseleyi 2250 numaralı hadisin şerhinde tekrar ele alacağız.[366]

 

2245. …Sehl b. Sa’d es-Sâidî dedi ki; Uveymir b. Eşkar el-Aclânî, Asım b. Adiyy’e gelerek;

Ey Âsim, karısını (yabancı) bir erkekle yakalayan adam hak­kında görüşün nedir? O, onu (zaniyi) öldürecek, siz de onu mu öl-düreceksiniz?!yoksa nasıl hareket edecek? Ey Asım, bunu benim için Rasûlullah (s.a.)’e soruver, dedi. Asım da (bunu) Rasûlullah (s.a.)’e sorunca, Rasûlullah Sallâllahu aleyhi ve sellem (bu) suallerden hoş­lanmadı ve (bu şekilde sorular sormayı) ayıpladı.IHatta Rasûlullah (s.a.)’den işittikleri Asım’ın ağrına gitti. Asım evine dönünce Uvey­mir onun yanına gelip;

Ey Asım, Rasûlullah (s.a.) sana ne cevâp verdi? dedi. Asım da;

Sen bana hayır getirmedin. Rasûlllah (s.a.) sorduğum mesele­den hoşlanmadı deyince Uveymir;

Allah’a yemîn olsun ki bunu ona sormaktan vazgeçmeyece­ğim, karşılığını verdi. Derken Uveymir kalkıp halk arasında bulu­nan Rasûlullah (s.a.)’in yanına geldi ve;

Ey Allah’ın Rasülü, ne buyurursun, bir adam karısının yanında birini bulursa, onu öldürür siz de kendisini mi öldürürsünüz, yoksa ne yapar? diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah salâllahu aleyhi ve sellem;

“Senin ve hanımın hakkında Kur’an âyeti indirildi git onu ge­tir.” buyurdu. Sehl dedi ki: “Ben halk ile birlikte Rasûlullah (s.a.)’in yanında iken onlar da lânetleştiler.” (lânetleşmeyi) bitirdikleri za­man Uveymir;

Ey Allah’ın Rasûlü, eğer ben onu (nikâhım altında) tutacak olursam, onun hakkında yalan söylemiş duruma düşerim, dedi ve daha Rasûlullah ona (hanımını boşaması için) emir vermeden önce onu üç (talâkla) boşadı.[367]

İbn Şihâb; “Artık bu, liân yapanların âdeti olmuştur,” dedi.[368]

 

Açıklama

 

“Liân yapan karı-koca Allah’ın rahmetinden yahut birbirlerinden uzaklaştıkları ve  liân yapan erkek beşinci defa da kendine lanet ettiği için bu fiîle liân ismi verilmiştir. ‘Namaza bazan rüku’ ve sücûd denildiği gibi burada da cüz’ü zikirle küll kastedilmiş­tir.

Liânın şer’i mânâsı Hanefîlere göre; Lanetle beraber yeminlerle te’kîd olunan şehâdetlerdir. Liân için şehâdete ehil olmak şarttır. Binâenaleyh liân ancak hür, âkil, baliğ ve kendilerine kazif haddi vurulmamış iki müs-lüman arasında cereyan eder.

Eimme-i selâse yâni imâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel liânı, şehâdet lâfzı ile te’kîd edilen yemînler, diye tarif etmişlerdir. Onlarca liân-da şehâdete değil, yemîne ehil olmak şarttır. Bu halde müslüman bir er­kekle kâfir olan karısı arasında liân cereyan ettiği gibi, kâfir olan karı-koca arasında da liân yapılabilir.

Nevevî’nin beyânına göre ulemâ: “Liânla Kasâme’den başka mütead­dit defa yapılan yemîn yoktur. Davacıya da yalnız bu iki yerde yemîn verdirilir” demişlerdir. Liânın hikmeti, şartları, sebebi, rüknü ve hükmü vardır.

Hikmeti: Nesebi korumak ve kadına teveccüh eden kötü ithamı def etmek gibi şeylerdir.

Şartları: Hanefîlere göre nikâh-ı sahîh ile evli bulunmak, erkeğin id­diasını isbât için beyine getirememesi kadının inkârı ve liân talebi, kadının namuslu olması, akıl, islâm, bulûğ, hürriyet, dilsiz olmamak, kazif sebebiyle hadd vurulmuş olmamak ve karı-kocanın islâm diyarında bulun­malarıdır. Diğer mezheplere göre islâm ve hürriyet şart değildir.

Sebebi; Kaziftir. Kazf: Namuslu bir kadına zînâ isnadında bulunmak­tır. Bunun cezası hür için seksen, köle için kırk dayaktır. Zinayı kendi karısına isnâd edip de beyyine getiremeyen yalancı erkek hakkında hadd-i kazif (yâni kazif cezası, dayak) yerine liân meşru’ olmuştur. Liân yalancı zevce hakkında zînâ cezası yerine geçer.

Rüknü: Liândan sonra cinsî münâsebetin haram olmasıdır.

Liân; kitâb, sünnet ve icma-ı ümmetle sabittir. Kitabdan delili; “Ka­nlarına iftira atıp da kendilerinden başka şâhidleri bulunmayanlardan her-birinin şehâdeti, Kendinin hakîkaten doğru söyleyenlerden olduğuna dört defa Allah’a şehâdet getirmesidir… Kadından da azabı kocasının hakîka­ten yalancılardan olduğuna dört defa Allah’a şehâdette bulunması, beşin­cide; Eğer kocası doğru söyleyenlerdense Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını söylemesi defeder.”[369] âyetleridir. Kaadî Iyâz liân kıssasının hic­retin dokuzuncu yılı şa’bân ayında vuku’ bulduğunu İbn Cerîrıet-Taberî’den nakletmiştir. Sünnetten delili: Babımızın hadîsleridir. Liânın sıhhatine ule­mâ icma’ etmişlerdir.”[370]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir kimse başına gelen yüz kızartıcı bir işin hükmünü ulemaya sormak mecburiyetinde kaldı­ğı zaman onu bizzat kendisi sormalı, başka birini aracı etmemelidir. Sırrı­nı muhafazası bakımından ihtiyata uygun olan budur.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, vereceği hükümlerin Allah tarafından ka­nunlaştırılacağı ve dolayısıyla ümmetinin üzerine yeni sorumluluklar geti­receği korkusuyla kendisine fazla soru sorulmasını arzu etmezdi. Bu ba­kımdan seleften bir cemaat bir kimsenin henüz kendi başına gelmeyen bir meselede soru sormasını mekruh saymışlardır. Fakat ulemânın büyük ço­ğunluğu aksi görüştedirler. Çünkü Ashâb-ı kirâm’ın, hakkında vahiy bu­lunmayan pek çok meseleleri Rasûl-i Ekrem’e sordukları tarihî bir gerçek­tir.

2. Bir âlimin kendisine sorulan bir soruya cevâp vermekten kaçınması o sorunun cevâbını öğrenmek için o âlime soru sormakta isrâr etmeye mânı olmaz. Bir çaresini bulup o meseleyi tekrar o ilim adamına sormakta bir sakınca yoktur.

3. Bir kimse evinde öldürdüğü bir erkeği, karısıyla zînâ ederken yakaladığı için öldürdüğünü iddia etse, bu iddiası kabul edilmez. Çünkü eğer bu iddia kabul edilecek olursa, o zaman herkes öldürmek istediği kimseyi evine çekip öldürür ve ona zînâ isnâd ederek kendisini kurtarma yoluna gider. Böylece pek çok kimsenin kanı heder olur. Şafiî ulemâsından Nevevî’nin beyânına göre bir kimseyi evinde öldürüp de zînâ ederken yakaladı­ğı için öldürdüğünü iddia eden bir kimsenin kısas edilip edilmemesi hak­kında ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Cumhura göre bu kimsenin iddiası kabul edilmez. Kısas yapılır, ancak zînâyı dört erkek, âdil şahitle isbât eder, öldürülen şahıs da evli olursa, yahut ölenin mirasçıları itirafta bulunurlar­sa, kısas lâzım gelmez. Bu mesele Allah ile öldüren arasında gizli kalmış­sa, katil sözünde doğru olmak.şartıyla kendisine hiçbir manevî sorumlu­luk terettüb etmez. Doğrusu da budur.[371]

4. İki zarardan hafif olanı ağır olana tercîh etmek gerekir. Binâenaleyh kıskançlığın sevkedeceği kati fiîline sabrın zorluğu ve acılığı tercîh edilir. Çünkü her ne kadar sabır zor ve acı ise de kıskançlığın şevkiyle adam öldürmenin getireceği zarar daha büyüktür. Allah teâlâ insanları, bu gibi zararlı kadınların şerrinden kurtarmak için talâkı ve Hânı meşru’ kılmıştır.

5. Liân meşru’ kılınmıştır. Liân vâcib, mekruh ve haram olmak üzere üç kısma ayrılır:

a. Adam karısını zînâ halinde yakalar veya kadın zînâ ettiğini itiraf ederse ve zînâ olayı adamın karısına hiç yaklaşmadığı bir temizlik döne­minde vukua gelmişse ve adam bu iddiasından sonra da karısına hiç yak­laşmadığı halde kadın hâmile çıkarsa, adamın bu çocuğun kendisine âit olmadığını isbât etmek için liân yoluna başvurması üzerine vâcib olur.

b. Bir kimse, kendi hanımının yanma, yabancı bir kimsenin girdiğini görür ve zann-ı galibi ile onunla zînâ ettiğine inanırsa, o zaman lîan yolu­na başvurması kerahetle caizdir. Liân yoluna başvurmaması daha iyi olur. Çünkü liân yoluna başvurmadığı takdirde sırrını ifşa etmemiş olur. Binâe­naleyh bu durumda liân yolunu değil, talâk yolunu tercîh etmesi daha iyi olur.

c. Bu iki durum dışında liân yoluna başvurmaksa haramdır. Karısının zina ettiği dedikodusu yaygınlaşan bir kimsenin liân yapmasının caiz olup olmadığı meselesinde Şafiî ulemâsıyle imâm Ahmed’den iki görüş rivayet edilmiştir1.

6. Liân hükümet reisinin veya hakîmin huzurunda ve onların emriyle yapılır. Kan-koca kendi arzu ettikleri bir kimsenin huzurunda liân yapar­larsa bu liân geçerli olamaz. Çünkü liân şiddetli bir cezadır. Bu şiddetin gerçekleşmesi hâkimin bulunmasıyla olur. Nevevî liânın üç şekilde yâni zaman, mekân ve kalabalık unsurlarıyla şiddetlendirildiğini söyler. Zaman itibariyle şiddetli Iiân ikindiden sonra yapılandır. Mekândan murâd; O yerin en şerefli mevkiîdir. Kalabalığın en azı dört kişidir. Yine Nevevî: “şu şiddetli hev’ilerin vâcib mi yoksa müstehâb mı olduğunda ulemâmız arasında hilaf vardır; esah olan kavle göre müstehâbdır” demektedir.

7. Ebû Hanîfe’ye göre mücerred Hânla ayrılma tahakkuk etmez. Karı ile kocanın biribirlerinden ayrılmaları hakimin hükmü ile olur. Çünkü bir rivayette “Onu boşa!” buyurulduğu gibi, babımız rivayetlerinin birinde de “sonra onların aralarını ayırdı” denilmektedir. Mamafih Hânla kadının cimâı haram olur. Sevrî ile İmâm Ahmed’in mezhebleri de budur. Mâlikîlerden bu hususta dört kavil rivayet olunur:

Birinci kavle göre, ayrılma ancak karı-kocanın beraberce lânetleşme-Ieriyle tahakkuk eder.

İkinci kavil îmâm Mâlik’in “el-Muvatta”‘ adlı eserindeki sözünün zahiridir. Bu kavle göre ayrılık erkeğin Hânı ile olur. Mezkûr kavli Asbâğ rivayet etmiştir.

Üçüncü kavil Mâlikîlerden Sahnûn’ undur. Buna göre ayrılık, kadın Hâna yanaşmazsa kocasının Hânı ile olur.

Dördüncü kavle göre kadın Hân yaparsa, ayrılık kocasının liânıyla tamam olur. Mâlikîlerden Ebû’l-Kâsim buna kail olmuştur. Hâsılı İmâm Mâlik’in mezhebine göre karı ile kocanın ayrılmaları hâkimin hükmüne bağlı olmadığı gibi, erkeğin boşaması da şart değildir. Leys, Evzâî, Ebû Ubeyd ve Hanefîlerden İmâm Züfer’in mezhepleri de budur.

İmâm Şafiî’ye göre ayrılık erkeğin liânıyla olur. Anlaşılıyor ki: îmâm-ı Azam, Sevrî, Evzâî, Leys, İmâm Şafiî, îmâm Mâlik, İmâm Ahmed, İs-hâk, Ebü Ubeyd ve Ebû Sevr liânın hükmü ve sünneti karı ile kocanın birbirinden ayrılması olduğunda ittifak etmişlerdir. Yalnız bu ayrılığın Hânla mı, yoksa hakimin hükmüyle mi tahakkuk edeceğinde ihtilâf olun­muştur. Medîne, Mekke, Küfe, Şam ve Mısır ulemâsının mezhebleri de budur.

Osman el-Bettî ile Basralı bâzı ulemâ; “Erkek boşamadikca Hân, ni­kâhın sıhhatinden bir şey eksiltmez, ama boşaması daha münâsibdir,” de­mişlerdir. Bu kavli İbn Cerîr, Ebû’s-Sa’sa’, Câbir b. Zeyd’den de rivayet etmiştir.

Liânla vuku’ bulan ayrılığın fesih mi yoksa boşama mı sayılacağı da ihtilaflıdır. İbrahim en-Nehâî, îmâm Â’zâm ve Saîd b. el-Müseyyeb bir taiâk olduğuna kaildirler. îmâm Mâlik ile İmâm Şafiî’ye göre feshtir.

Cumhûr-i ulemâya göre Hân yapan karı-koca bir daha ebediyyen bir araya gelemezler. Yalnız Hândan sonra erkek yalan söylediğini itiraf ederse, karısını tekrar alıp alamayacağında ihtilâf etmişlerdir. İmâm A’zâm’a göre nikâhı haram kılan mânâ ortadan kalktığı için tekrar evlenebilirler. İmâm Mâlik, Şafiî ve diğer ulemâ ebediyyen bir araya gelemeyeceklerine kail olmuşlardır.[372]

8. Alim evinde aranır, sokakta veya câmicre tesadüf için beklenmez.

9. Hüküm zahire göre verilir. Bâtını Allah bilir.

10. Bir defada üç talak vermek caizdir ve geçerlidir.

11. Liâmn mescidde yapılması müstehabdır.[373]

 

2246. …Abbâs b. SehFin babası Sehl’den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) Asım b. Adiyy’e hitaben; “hanımını, doğuruncaya kadar yanında tut.” buyurmuştur.[374]

 

Açıklama

 

Bir önceki hadîs-i şerifte karısına zîna isnâd ettiği ifâde edilen Uveymir, Hz. Peygamber’in emriyle karısıyla Hân

yaptıktan sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu kadını Asım b. Adiyy’e tes­lim ederek, “bu kadın çocuğunu dünyaya getirinceye kadar senin yanında kalsın,” buyurmuştur. Rasûl-i ekremin bu kadım Asım’a teslim etmesinin sebebi Hz. Asım’ın kendi kavminin reisi olmasındandır. Ayrıca söz konu­su kadının Hz. Asım’ın kızı veya kardeşinin kızı olduğu da rivayet olun­muştur.

Rasûl-i Ekrem’in bu sözünden, Hz. Uveymir’in liân yaptığı ve karısı­nın o esnada hâmile olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim şu hadîs-i şerif de bu gerçeği te’yîd etmektedir: “Rasûlullah (s.a.) Aclanlı kan-koca arasında liân yaptırdı. O sırada kadın hamileydi.”[375]

Netice olarak şu hükme varmak mümkündür: Hâmile bir kadına Hân yapmak caizdir.

Bu hadîs-i şerîf, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde şu mânâya gelen kelimelerle rivayet olunmuştur; Peygamber (s.a.) Asım b. Adiyy’e; “bu kadını al, doğuruncaya kadar senin yanında (dursun) eğer, kırmızı tenli bir çocuk dünyaya getirirse babası Uveymir’e aittir, yok eğer kıvırcık saçlı siyah dilli bir çocuk dünyaya getirirse, İbnu el-Salınıa’ya aittir” buyurdu. Çocuk dünyaya gelince bir de ne göreyim başı kuzu derisi gibi kıvırcık kıvırcık saçh sonra yanaklarına baktım Arabistan kirazı gibi kırmızıydı. Dili ise hurma gibi siyahtı. Bunun üzerine “Rasûlullah doğru söylemiştir” demekten kendimi alamadım.”[376]

 

2247. … Sehl b. Sa’d es-Sâidî’den; demiştir ki: “Ben (Uveymir ile hanımının) Hânlarında bulundum. O zaman ben onbeş yaşında bir çocuk idim.”

(Râvî Yunus hadîsin bundan sonraki kısmında bir önceki) hadî­si (SehTden naklen) rivayet etti ve bu rivayetinde (bir önceki hadîs­ten fazla olarak) şunları nakletti: “Sonra kadın (evinden) hâmile olarak çıktı ve çocuk annesine nisbet edildi.”[377]

 

Açıklama

 

Hafız İbn Hacer’in tahkikine göre Uveymir’in karısına liân yapması hicretin onuncu yılının Şa’bân ayında vukua gelmiştir.[378]

Liândan sonra çocuk Uveymir’e değil, annesine nisbet edilmiştir. Ni­tekim 2248 numaralı hadîs-i şerîf de bu gerçeği te’yîd etmektedir. Çünkü liândan sonra bu çocuğu kadının eski kocasına nisbet etmek mümkün olamayacağı gibi zînâ isnâd edilen erkeğe isnâd etmek de caiz değildir. Zira Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.): “Zina eden için recin vardır.”[379] buyur­muştur.[380]

 

Bazı Hükümler

 

1. Lianın  mü’minlerden oluşan bir cemaat huzurunda yapılması mustehabdır.

2. Kadının hâmile olması Hâna mani değildir.

3. Liândan sonra doğacak çocuk annesine nisbet edilir.[381]

 

2248. …Sehl b. Sa’d Hân yapan kan-koca hakkında; Peygam­ber sallâllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu” demiştir:

Şu kadım gözetleyiniz, eğer gözlerinin siyahı çok siyah, beya­zı da çok beyaz, iri kalçalı bir çocuk dünyaya getirirse (Uveymir’in) ancak doğru söylemiş olduğuna kanaat getiririm. Fakat keler gibi kızılca (çocuk) doğurursa ancak (Uveymir’in) yalan söylemiş oldu­ğuna hükmederim.” (Râvî Sehl) dedi ki: (kadın) çocuğu arzu edil­meyen şekilde (zînâ isnadını doğrulayıcı bir surette) dünyaya getir­di.[382]

 

Açıklama

 

Daha önce tercümesini sunduğumuz 2245 numaralı hadîsin şerhinde de açıkladığımız gibi Hz. Uveymir karısına zînâ isnadında bulunduğu için, Rasûl-i Ekrem Efendimiz onları Hâna da­vet etmişti ve liândan sonra kan-koca birbirlerinden ayrılmışlardı. Daha sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz metinde ifâde edildiği şekilde doğacak çocuğun hangi vasıfta doğarsa Hz. Uveymir’e âit, hangi vasıfta doğunca da zînâ mahsûlü olacağını açıklamış, neticede doğan çocuğun Rasûl-i Ek­rem’in açıklamasına uygun olarak veled-i zînâ olduğu ortaya çıkmıştı.

Hadis sarihlerinin açıklamasına göre .Hz. Uveymir’in karısının ismi Havle, zînâ ettiği iddia edilen şahsın ismi ise, Şerik b. Sahmâ’dır. Bu ada­mın Hilâl b. Umeyye ismindeki zâtın karısı ile de zînâ ettiği rivayet olun­muştur.[383]

 

2249. …Sehl b. Sa’d es-Saîdî’den (Uveymir ve hanımı ile ilgili olay hakkında) şöyle dediği de nakledilmiştir. (Doğan çocuğu kaste­derek) “O annesine nisbet edildi ve (İbn Havle diye) çağrıldı.”[384]

 

2250. …(Hz. Uveymir ile karısı arasında geçen Iiân mevzûsun-da) Sehl b. Sa’d’dân (bir başka Tıaber daha rivayet olunmuştur.) Bu haberde (Sehl şunları) rivayet etmiştir; (Hz. Uveymir) karısını Rasûlullah (s.a.)’in huzurunda üç talâkla boşadı. Rasûlullah (s.a.) de bu (talakiar)’i geçerli kıldı. Peygamber (s.a.)’in huzurunda yapı­lan (bir iş tasvîb görünce) sünnet (olur) idi.

Sehl dedi ki: “Ben Peygamber (s.a.)in yanında bu olaya şahîd oldum. (Bu olaydan) sonra Iiân yapan karı-kocanın bir daha birleşmemek üzere ayrılmaları sünnet oldu.[385]

 

Açıklama

 

2249 numaralı  hadîs  Buhârî’nİn  Salıîh’inde şu mânâya gelen lâfızlarla rivayet edilmiştir: “Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.)’den rivayete göre (Aclân oğullarından) Uveymir, Benî Aclân’ın ulu­su olan Asım b. Adiyy’e gelerek:

Siz ne dersiniz? Bir kimse karısıyla beraber bir,kişiyi (zînâ üzerine) bulsa, kadının kocası zâniyi öldürmeli, siz de onu (kısas yaparak) öldür-meli misiniz? Yoksa bu kimse ne yapmalı? (Bu halde zevç, dört şâhid getirmeye gitse zâni işini görüp savuşacaktır, sükût etse namusa taallûk eden bir şeye sükût etmiş olacaktır) Lütfen bu müşkil meseleyi bir kere Rasûlullah (s.a.)’a benim için bir sorsanız, der. Bunun üzerine Âsim Ra-sûlullah’a gelip, Yâ Rasûlallah! diye (söze başlayıp Hz. Uveymir’in sorul­masını istediği meseleyi) arzetti. Fakat Rasûl-i Ekrem bu sorulardan hoş-lanmayıp onları ayıpladı. Sonra Uveymir Asım b. Adiyy’e,

Rasûlullah ne buyurdu diye sordu. O da;

Rasûl-i Ekrem böyle meseleleri çirkin gördü ve ayıpladı, diye cevâp verdi. Bunun üzerine Uveymir;

Vallahi hiç çekinmem, bunu kendim Rasûlullah’a sorarım dedi ve gidip;

Yâ Rasûlallah! Bir kimse karısıyla beraber bir kişiyi (zînâ üzerinde) bulsa kadının zevci zâniyi öldürmeli, sonra siz de (kısâsen) onu öldürmeli misiniz? Yoksa bu adam ne yapmalı? diye sordu. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:

“Ey Uveymir senin ve karının hakkında Allah teâlâ kur an (âyeti) gönderdi, dedi ve bu karı-kocaya Allah teâlânm Kur’ân’da ta’lim ettiği veçhile nıülâane etmelerini emreyledi. İlk önce erkek karısına karşı lanetle yemîn etti (sonra da kadın kocasına karşı yemîn etti) sonra Uveymir:

Yâ Rasûlallah! Bu kadını nikâhımda tutarsam ona zulmetmiş olu­rum, deyip kadını boşadı. Ve Uveymir ile karısının bu vak’asından sonra lânetleşen çiftlerin kocanın talâkıyla ayrılmaları âdet oldu. Sonra Rasû-lullah mecliste hazır bulunanlara,

“Bakınız! Eğer bu kadın, vücûdu siyah, gözlerinin siyahı koyu, kal­çaları iri, baldırları kaba kıyafette bir çocuk getirirse muhakkak ben Uveymir’in bu kadına zînâ isnadında doğru olduğunu sanırım. Eğer kadın ke­ler cinsinden kızılca kurt gibi kızıl bir çocuk doğurursa bu defa da ben şüphesiz kadına bühtan ve iftira ettiğini sanırım,” buyurdu. Sonra çocuk Rasûlullâh’ın Uveymir’i tasdik yollu tasvir ettiği şekilde doğdu ve bu ci­hetle çocuk anası (Havle kadı)na nisbet ed(ilerek “tbn Havle” diye çağır)ıldı.[386]

2250 numaralı, hadîsin zahiri, Hândan sonra eşler arasında talâk vâki’ olmadığına, binâenaleyh Hân yapan eşlerin eski nikâhlarının devam ettiği­ne, bunların ayrılabilmeleri için kocanın talâk vermesi gerektiğine delâlet etmektedir. Söz konusu hadîste geçen Uveymir karısını Rasûlullah’m hu­zurunda üç talâkla boşadı Rasûlullah (s.a.) da bu talâkları geçerli kıldı,” cümlesi bunu ifâde etmektedir. Nitekim Osman el-Betti de bu hadise da­yanarak Hânla nikâhın feshedilmiş olmayacağını söylemiştir. Hafız İbn Ha-cer’in beyânına göre, “Eşler Hân yaptıktan sonra kocanın ayrıca bir de talâk vermesi Kur’an-ı Kerîm’de söz konusu edilmemiştir ve bu hadîste geçen talâk Hândan önce verilmiştir,” gerekçesiyle Osman el-Betti’nin bu görüşüne itiraz edilmiş ve Osman el-Betti’nin bu görüşte yalnız kaldığı iddia edilmiştir. Fakat Osman bu görüşünde yalnız değildir. îbn Abbâs’ın ashabından pekçok fıkıh âlimi Osman eJ-Betti’nin görüşündedirler.[387] Cumhura göre ise, Hân nikâhı fesheder. Binâenaleyh Hân yapan eşler ebe­dî olarak birbirlerine haram olurlar. Delilleri ise, metinde geçen “bu olaydan sonra Hân yapan kan-kocanın bir daha birleşmemek üzere ayrılmaları âdet oldu,” cümlesidir. Yine cumhura göre Hândan sonra eşlerden birisi yalan söylediğini ilan etse, eşler yine de birleşemezler. Çünkü Hân feshtir. Koca Hân yaparken talâka niyet etse bile yine de talâk değil, fesh sayılır.

Eğer Hân talâk olsaydı, o zaman sadece kocanın talâk vermesiyle yeti-nilir, kadının da Hân yapmasına lüzum görülmezdi, imâm Ebû Hanife’ye göre ise, fesh değil, sadece erkeğin “sen boşsun” sözüyle talâka dönüşebi­lecek olan ve erkek tarafından gelen bir ayrılıştır.[388] Hâkimin onları ayır­ması ise bir talâktır ve kesin boşanmadır. Eğer kişi “ben ona iftira ettim” dese yeniden onu nikahlayabilir. İmâm Ebû Yusuf’a göre Hân ile kadın ona ebediyyen haram olur. Çünkü mevzûmuzu teşkil eden hadîste geçen “liân eden karı-koca bir daha hiçbir zaman birleşemezler” mealindeki cümle buna delâlet eder. Binâenaleyh Hanefîlere göre hâkim ayırmadıkça liân yapan eşler ayrılmış olmazlar. İmâm Züfer’e göre ise, liân ile ayrılmış olurlar.[389] Bu bakımdan bu erkeğin boşaması

 

veya hâkîmin onları ayır­ması gerekir.[390]

 

2251. …Sehl îbn Sa’d’dan; demiştir ki: “Ben Rasülullah (s.a.) zamanında liân yapan bir karı-kocayı (liân yaparlarken) gördüm. Ben o zaman onbeş yaşımda idim. (Karı-koca liân yaptıktan) sonra (Rasûl-i Ekrem onları) birbirinden ayırdı.”

(Bu hadîsi Ebû Davud’a nakleden dört ayrı râvfden biri olan) Müsedded’in rivayeti (burada) sona erdi.

(Vehb b. Beyân, İbn-ûs-Sehr ve Amr b. Osman ismindeki) öbür râvîler (ises bu hadisi naklederken şunları da söylediler): “Sehl b. Sa’d, Peygamber (s.a.)’in liân yapan eşleri birbirinden ayırdığına şâhid oldu: (Liân yapan)-erkek (Hândan sonra) “Yâ Rasûlallah! Eğer ben bu kadını (nikâhım altında) tutacak olursam, onun hakkında ya­lan söylemiş olurum” dedi.”

Ebu Davud dedi ki: Ravilerden bazısı kelimesini zikret­medi.

Ebû Davûd dedi ki: (Bu hadîsi naklederken) hiçbir râvı, İbn Uyeyne’ye uyarak (onun şeyhi olan ZührVden) “Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellemin, Hân yapan eşleri birbirinden ayırdığını riva­yet etmemiştir.[391]

 

Açıklama

 

Musannif Ebû Davud’un bu hadîsin sonuna ilâve ettiği talık Rasul-ı Ekrem in lıandan sonra, han yapan karıkocayı biribirinden ayırmadığını ifâde etmektedir. Bu ise, İiân yapan eşle­rin nikâhlarının devam ettiği anlamına geldiği gibi, onların nikâhlarının fesh edildiği veya aralarında bir baîn talâk vâki’ olduğu, dolayısıyla hâki­min hândan sonra onları ayırmak için ayrı bir karar vermesine lüzum kal­madığı anlamına da gelir. Her ne kadar Musannif Ebû Dâvud hadîsin sonuna ilâve ettiği ta’likte “Hiçbir râvî, İbn Uyeyne’ye uyarak, (onun şey­hi olan Zührî’den) Peygamber (s.a.)m iiân yapan eşleri biribirinden ayırdı­ğını rivayet etmemiştir” demişse de, aslında bu hadîsi İbn Uyeyne’ye uya­rak onun şeyhi Zührî’den rivayet eden başka bir râvî yok değildir. Meselâ ez-Zubeydî de ibn Uyeyne’ye uyarak bu hadisin sonuna, “Rasûl-i Ek­rem’in Hândan sonra eşleri biribirinden ayırıp “bunlar bir daha ebedîyyen birleşmezler” buyurdu” ziyadesini eklemiştir.[392]

Musannif Ebû Davud’un kendisine erişen hadîslere bakarak bu sözü söylemiş olması mümkündür. Biz ulemânın bu. hadîsle ilgili görüşlerini 2245 numaralı hadîsin ve onu ta’kib eden 2246-2250 numaralı hadîslerin şerhinde açıklamış bulunmaktayız.[393]

 

2252. …(IJveymir ile hanımı arasında geçen) şu (önceki) hadîse (ilâve olarak) Sehl b. Sa’d’dan (şu sözler de) rivayet edilmiştir; (Uvey-mir’in karısı) hâmile idi. (Uveymir de karısının) karnındaki çocuğun kendisinden olduğunu kabul etmedi. Bunun üzerine (çocuk doğun­ca) annesine (nisbet edilerek İbn Havle diye) çağrıldı. Sonra mirâs-da (liândan sonra doğan bir çocuğun) annesine vâris olması, annesi­nin de (liândan sonra doğan) çocuğundan mîras olarak Aziz ve Celîl olan Allah’ın kendisine tâyin ettiği payı alması sünnet olarak yürür­lüğe girdi.[394]

 

Açıklama

 

1. Bir kimsenin, hâmile olan karısına liân yaparak, doğacak çocuğun kendisine âit olmadığım isbât etmesi caizdir. İmâm Mâlik ile Şafiî ve Hicaz ulemâsından bir cemaat bu görüştedir­ler. İmâm Ahmed’in de bu görüşte olduğuna dâir bir rivayet vardır. Delil­leri ise, bu hadîs-i şerifle benzeri hadîs-i şeriflerdir.

2. Hanefî ulemâsından Süfyân es-Sevrî’ye göre bir kimsenin doğacak çocuğun kendisine âit olmadığını isbât maksadıyla mülâanede bulunabil­mesi için kadının çocuğunu dünyaya getirmesi şarttır. O çocuk dünyaya gelmeden mülâane yapılamaz. Çünkü kadının karnındaki şişlik çocuktan değil de başka bir şeyden meydana gelmiş olabilir. Bu bakımdan çocuk dünyaya gelmeden yapılmış olan mülâane sadece kocayı iftiracı durumuna düşmekten kurtarmaya yarar. Fakat çocuğun kendisine âit olmadığını is­bât için yeterli değildir. Bu görüş İmâm Ahmed ile İbn Mâcişûn’dan da rivayet edilmiştir. Bu görüşte olan ulemâya göre mevzûmuzu teşkil eden Ebû Dâvud hadîsinde anlatılan mülâane olayı kendisine liân yapılan ka­dından doğacak çocuğun zînâ mahsûlü olduğunu isbât için değil, erkeğin iftiracı olmadığını isbât için yapılmıştır.[395]

3. Bir kimse karısına zînâ isnâd ettikten sonra iftiracı durumuna düş­mekten kurtulabilmesi için mülâanede bulunması gerekir. Eğer doğacak çocuğun da zînâ mahsûlü olduğunu iddia ederse, mülâaneden sonra o ço­cuk babasına değil, annesine nisbet edilir ve falanca kadının oğlu veya kızı diye anılır. Dolayısıyla bu çocuk, annesinin kocasına mirasçı olamaz, sadece annesine mirasçı olabilir. Annesi de sadece bu çocuğa mîrasçı ola­bilir. “Bu çocukla annesi arasında mîrâs hükümleri cereyan ettiği gibi bu çocukla, annesi cihetinden olan ashâb-i ferâiz arasında da mîras hükümle­ri cereyan eder. Bu mevzuda ulemâ ittifak etmişlerdir. Bunlar anne tara­fından olan erkek kardeşler, kız kardeşler ye anne annelerdir. Bu çocuk öldüğü zaman eğer başka bir kardeşi veya çocuğu yoksa, annesi malının üçte birini, varsa, altı da birini alır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm”de mîrasdan anneye ayrılan pay budur. Anne bu payını aldıktan sonra kalan mal diğer pay sahiplerine (ashâb-ı ferâiz) verilir. Daha sonra kalan mal da beytü’I-mâl’e (hâzineye) intikâl eder. Şafiî ulemâsı bu görüştedir. îmâm Zührî ile İmâm Mâlik ve Ebû Sevr de bu görüştedirler.

el-Hakem ile Hammad annesinin bütün mirasçıları bu çocuğun malı­na vâris olur, derler. Sözü geçen ulemânın dışında kalan diğer ulemâya göre annesinin asabeleri de bu çocuğun malına vâris olurlar. Hz. Ali ile İbn Mes’ûd, Atâ ve îmâm Ahmed’in de bu görüşte oldukları rivayet olun­muştur. İmâm Ahmed’e göre eğer çocuğun annesinden başka bir mîrasçısı yoksa, malının hepsini asabe olarak annesi alır.[396] Ebû Hanife’ye göre ise, eğer bu çocuğun annesinden başka mirasçısı yoksa, annesi malın üçte birini farz (Kur’ân-ı Kerîm’in tesbit ve tâyin ettiği pay) yoluyla gerisini de redd yoluyla alır. Delili ise 2906 numaralı hadîs-i şeriftir.[397]

 

2253. …Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan demiştir ki; Bir cuma gecesi mescidde idik. Ensârdan bir adam mescide giriverdi ve;

Eğer bir adam karısının yanında (zînâ halinde) bir erkek bulur da bunu anlatırsa (iftira suçuyla) onu sopalar mısınız, yahut da o (adam, karısıyla yakaladığı kimseyi) öldürürse, siz de (kısas olarak) onu öldürür müsünüz, yoksa öfkeyle (ve kinle mi) susmalı? Vallahi bunu Rasûlullah (s.a.)’a soracağım, dedi. Ertesi gün olunca Rasû-lullah (s.a.)’a gelip bu meseleyi sordu ve;

Eğer bir adam karısının yanında (yabancı) bir adam bulsa da bunu (başkalarına) anlatsa onu (iftiracı olarak) sopalar mısınız, yoksa o adam (karısının yanındaki kimseyi) öldürürse siz de onu öldürür müsünüz, veya gazâb (ve kinine rağmen) susmalı mı? Bunun üzeri­ne Rasûlullah (s.a.);

“Ey Allah’ım! (Bu hususta bize bir) açıklık getir,” diye duâ etmeye başladı.

Bunun üzerine (şu mealdeki) Hân âyeti indi: “Eşlerine (zîna su­çu) atan ve kendilerinden başka şâhidleri bulunmayan kimseler…”[398]

Bu ayetin nüzûlundan (bir müddet sonra) bu (olay) halk arasın­dan bu kişinin başına geldi. Bunun üzerine o (kimse) karısıyla bir­likte Rasûlullah (s.a.)’e gelip (karşılıklı) lânetleştiler. Önce erkek ken­disinin gerçekten doğru söyleyenlerden olduğuna (dâir) Allah’a dört defa şehâdette bulundu. Sonra beşincide: Eğer yalancılardansa (Allah’ın lanetinin) kendi üzerine (olması için) lanet etti. Arkasından kadın da (kocasına) liân yapmaya kalktı. Peygamber (s.a.) de ona;

“Vazgeç!” buyurdu. Fakat kadın razı olmadı ve (liân) yaptı. Onlar (karı-koca) gittikten sonra (Hz. Peygamber);

“Herhalde bu kadın kara, cılız bir çocuk doğurur,” buyurdu­lar. Kısa bir süre sonra kadın kara, cılız bir çocuk dünyaya getirdi.[399]

 

Açıklama

 

Metinde geçen mealini sunduğumuz liân âyeti;  “NamusIu kadınlara (zînâ suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını isbât için) dört şahid getiremeyenlere seksen değnek vurun ve artık on­ların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir.”[400]

mealindeki kazif (iftira) âyetinden-sonra inmiştir. Namuslu kadınlara iftîra etmenin cezası bu âyetle tâyin edildikten sonra, ashâbdan Uveymir ile Hilâl biribirlerine yakın tarihlerde karılarını zînâ halinde yakalamışlar ve bunu dört şahidfe isbât edemedikleri takdirde iftiracı durumuna düşecek­leri için kimseye söyleyememişler, bu yüzden de büyük sıkıntıya düşmüş­lerdi. Nihayet kurtuluşu, durumlarım Rasûl-i Ekrem’e arz etmekte bul­muşlardı. Hadiseyi Rasûl-i Ekrem’e arzettikten sonra, erkek ve kadın hak­kında liân âyetleri nazil oldu. Erkek hakkındaki liân âyetinin tamamı şöy­ledir;

“Eşlerine (zînâ suçu) atan ve kendilerinden başka şâhidleri bulunma­yan kimselerfe gelince): onlardan her birinin şahitliği dört defa Allah’a yemîn edip kendisinin mutlaka doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik et­mek (şeklinde)dir. Beşinci defada eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.”[401] Kadın hakkında inen liân âye­tinin tamamı da şöyledir; “Kadının da dört defa Allah’a yemîn edip koca­sının mutlaka yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmesi, cezayı kendi­sinden kaldırır. Beşinci defada; Eğer kocası doğrulardan ise, Allah’ın ga­zabının kendi üzerine olmasını diler.”[402] Bu muameleye İslâm Hukukun­da liân denir. Karısına zînâ isnâd edip de dört şahidle isbât edemeyen bir kimse karısıyla birlikte usûlüne uygun olarak karşılıklı liân yaptıktan sonra hâkim de karı-kocayı biribirinden ayırır.

Mevzûmuzu teşkil eden bu hadîs-i şerif bir önceki hadîs-i şerifin şerhinde açıkladığımız “Kadının, hâmile iken mülâane yapması caizdir,” di­yen İmâm Mâlik ile Ahmed’in görüşünü te’yîd etmektedir.

Allah teâlâ tarafından lanet; lanet olunan kişiyi celâl ve gazâbıyla rahmetinden uzaklaştırması ve kovmasıdir. Kul tarafından lanet ise, lanet ettiği kişinin Allah’ın gazabına uğraması için dua etmesidir.

Liân kıssası hicretin dokuzuncu yılı şaban ayında oldu. Liân âyetinin sebeb-i nüzulünde ulemânın ihtilâfı vardır. Uveymir hakkında mı nâzıl olmuştur, yoksa Hilâl bin Umeyye hakkında mı? Uveymir hakkında nazil olduğunu iddia edenler yukarıda 1245 numaralı Sehl b. Sa’d hadîsindeki Rasûl-i Ekrem Efendimizin Uveymir’e “Allah senin ve eşin hakkında Kur’an indirdi!” demesini delîl getirmişlerdir. Ulemânın cumhuru ise, liân âyeti­nin sebeb-i nüzulü Hilâl kıssasıdır ve İslâm camiasında Hilâl ilk defa mü­lâane eden kişidir, demişlerdir. Dâvudî bu iki görüşü cem’ ederek; “bu iki hadîsde haber verilen iki olayın birbirine yakın tarihlerde vuku* bul­muş olması ve âyetin de ikisi hakkında nazil olmuş bulunması ihtimal dahilindedir, diyor. Nevevî de âyetin ikisi hakkında nazil olduğunu fakat HilâFin hânının önce vuku’ bulmuş olması ihtimalini ilâve ediyor.[403]

 

2254. …İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Hilâl b. .Ümeyye Peygamber (s.a.)’in huzurunda, karısını Şerîk b. Sehmâ ile zînâda bulunmakla suçladı. Peygamber (s.a.) de Hilâl’e

“(Dört) şahid(ini) (hazırla) yahut da arkana hadd (vurulacak­tır)” buyurdu. Bunun üzerine Hilâl:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim birimiz karısının üzerinde bir er­kek görürse, şahit mi aramaya gidecek? (o kimse şâhid getirinceye kadar, işini bitirip savuşup) gitmez mi? diye karşılık verdi. Rasûl-i Ekrem de:

“Sen şahidlerini hazırla, yoksa arkana hadd (vurulacaktır)” demeye devam etti. Bunun üzerine Hilâl (b. Ümeyye);

Seni hak Peygamber olarak gönderen (Allah)’a yemîn ederim ki, gerçekten ben doğru söylüyorum ve (eminim ki) Allah benim bu işim hakkında benim arkamı hadden kurtaracak bir şey (âyet) indirecektir, dedi.

Bunun üzerine, “Eşlerine (zînâ suçu) atan ve kendilerinden başka şahitleri bulunmayan kimseler…[404] âyeti indi ve (Hz. Peygamber de bu âyeti) “doğru söyleyenlerdendir,” kavli şerifine kadar okudu ve (âyeti) bitirince onlara haber gönderdi ikisi de geldiler(önce) Hilâl ayağa kalkıp şehâdette bulundu. Peygamber (s.a.) de,

“Muhakkak ki Allah birinizin yalancı olduğunu biliyor (bu du­runda) ikinizden tevbe edecek (birisi) var mıdır?” diye sordu. Son­ra (Hilâl’in karısı) kalkıp şehâdette bulundu ve “Eğer (kocası) doğ­ru söylüyorsa Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını” (ifâde eden) beşinci yemîne gelince (orada bulunanlar) ona:

Bu (şehâdet azabı) mucibdir, diye ikazda bulundular.

îbn Abbas diyor ki; Bunun üzerine kadın biraz yavaşlayıp du­rakladı. Hatta biz kadım (şehâdette bulunmaktan) vaz geçecek zan­nettik, derken (kadın kendini toparlayıp);

Şimdiye kadar şerefle yaşamış (olan) kavmimi (ben bundan son­raki günlerde) rezîl ve rüsvây etmem, diyerek Hân yemînini yerine getirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.);

“Bu kadına dikkat ediniz! Eğer gözleri sürmeli iri kalçalı, ka­lın baldırlı, bir çocuk dünyaya getirirse, çocuk Şerik b. Sehmâ’ya aittir,” buyurdu. (Kadın da gerçekten) böyle bir çocuk dünyaya ge­tirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)

“Eğer Allah’ın kitabının (liân hakkındaki) hükmü infaz edil­memiş olsaydı, benîm ile bu kadın için (başka) bir durum vardı (ya­ni ben o kadına zînâ haddi uygulardım)” buyurdu.

Ebû Dâvud dedi ki: Bu îbn Beşşâr hadîsi (yâni) Hilâl (b. Ümeyye) hadisesi (sadece) Medînelilerin rivayet ettiği hadîs(ler)dendir.[405]

 

Açıklama

 

Hilâl b. Ümeyye’nin zînâ isnâd ettiği Şerik, Habeşli yahut da Yemenli olduğu zannedilen Sehmâ isimli bir kadının oğludur. Babası ise 2245 numaralı hadîs-i şerifte sözü geçen Asım b. Adiyy’in amcasının oğlu Abdetu’I-Aclânî’dir. Bilindiği gibi karısının zînâ ettiğini iddia eden birinin, kadınla erkeği zînâ halinde, yâni tam bir cinsel birleşme halinde gördüğünü dört şahidin şehâdetiyle isbâtlaması ge­rekir. Isbâtlayamadıği takdirde Namuslu ve hür kadınlara (zînâ isnadı ile) iftira atan sonra (bu konuda) dört şahid getiremeyen kimselerin herbi-rin)c de seksen değnek vurun. Onların şahidliklerim  de ebedi) yen kabul etmeyin. Onlar fâsıkların tâ kedileridir. Meğer ki bu hareketten sonra tev­be ve (hallerini) islâh edeler. Allah çok yarhğayıcı, çok esirgeyicidir”[406] âyet-i kerîmesi gereğince iftiracı olarak ona seksen değnek vurulur. Bu bakımdan Rasûl-i Ekrem efendimiz, karısının Şerîk ile zînâ ettiğini iddia eden Hilâl b. Ümeyye’ye; “Dört şahidini (hazırla) yahut da arkana hadd vurulacaktır” buyurmuştur. Bu durum yukarıda mealini sunduğumuz kazif âyetinin bu olaydan önce inmiş olduğunu gösterir. Bu mevzûyu 4452 numaralı hadîsin şerhinde inşallah tekrar ele alacağız.

Mevzûmuzu teşkîl eden hadîs-i şerifle Buhârî’nin rivayet ettiği bir ha­dîsin Nûr sûresinin, liânla ilgili (6-9.) numaralı âyetlerinin Hilâl b. Ümeyye hakkında indiğini ifâde ederken 2245-2252 numaralı hadîs-i şeriflerin, sözü geçen âyetlerin Hz. Uveymir hakkında indiğini ifâde etmeleri bu ha­dîsler arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez. Çünkü aynı olay birbirine yakın tarihlerde her iki zâtın da başına geldiğinden sözü geçen âyet-i kerîmelerin inmesine her iki şahıs da sebeb olmuş olabilirler.[407]

 

Bazı Hükümler

 

1. Zînâ büyük günahlardandır.

2. Karısına zina suçu ısnad eden bir kimsenin bu

iddiasını dört şahidin şehâdetiyle isbât etmesi yahut da liân yapması gere­kir. Eğer bu iddiasını şahitlendiremez ve hândan da kaçınırsa, kendisine iftira haddi olarak seksen değnek vurulur ve kendisi de “şâhidliği kabul edilmeyen fâsıklardan bir kimse” olarak tanınır.[408]

 

2255. …İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet olunduğuna göre Peygam­ber (s.a.) liân yapacak kan-kocaya liân yapmaları emrini verdiğinde sıra beşinci yemine gelince (orada hazır bulunanlardan) bir erkeğe “Bu (liân, yalancı için Allah’ın gazabını) gerektirir” diyerek elini ‘Hilâl’in ağzına koymasını (yâni onu susturup yemîn etmekten vaz geçirmesini) emretmiştir.[409]

 

Açıklama

 

Bilindiği gibi hâkim liânı önce erkeğe yaptırır. Erkek dört defa ve her defasında “Ben zînâ isnadında muhakkak doğrulardan olduğuma Allah’a şehâdet ederim.” diyerek şehâdette bulunur. Beşincide “Ben sana zînâ isnadında eğer yalancılardan isem, Allah’ın la1-neti üzerime olsun” der.

Sonra kadın dört defa şehâdette bulunur ve her defasında “Onun bana zînâ isnadında yalancılardan olduğuna Allah’a şehâdet ederim” der. Beşincide de “(Kocam) zînâ isnadında doğrulardan ise, Allah’ın gazabı üzerime olsun” der.[410]

Mevzûmuzu teşkil eden hadîs-i şerîf beşinci yemini etmedikçe Hânın tamamlanmış olamayacağına ve yalancı olduğunu bile bile liân yapan bir kimsenin Allah’ın gazabım üzerine celbetmiş olacağına delâlet etmektedir.[411]

 

2256. …İbn Abbâs (r.a.)’dan; demiştir ki: Allah’ın tevbelerini kabul ettiği üç (kişi)’den biri (olan) Hilâl b. Umeyye geceleyin tarlasından geldi ve ailesinin yanında (yabancı) bir erkek buldu. (O ya­bancı ile karısı arasında geçen hadiseyi bütün çıplaklığı ile) gördü ve (konuşulanları) kulağıyla işitti. Fakat sabaha kadar o olaydan kimseye birşey söylemedi. Nihayet ertesi gün Rasûlullah (s.a.)’e giderek;

Ey Allah’ın Rasûlü! Ben geceleyin ailemin yanına gelmiştim. Yanlarında (yabancı) bir erkek buldum (olanları) gözümle gördüm, (konuşulanları da) kulağımla işittim, dedi. Rasûlullah (s.a.) onun getirdiği bu haberi (çok) çirkin buldu ve HilâTe (delîl getirmesi için) sertçe çıkıştı. Derken “Karılarına zînâ isnadında bulunup da kendi­lerinden başka şahidleri olmayanlardan her birinin şehâdeti….”[412] âyetleri ikisi birden nazil oldu. Rasûlullah (s.a.)’den vahy hali gidin­ce (Hz. Hilâl)’e;

“Müjde yâ Hilâl, hakîkaten Allah sana bir ferahlık ve kurtu­luş yolu halk etti” dedi. Hilâl de;

Ben zâten Rabbimden bunu bekliyordum diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);

“-Kadına haber gönderiniz.” diye emir verdi. Kısa bir süre sonra (kadın da) geldi. Rasûlullah (s.a.) (karı-kocamn) ikisine de (ilgili) âyeti okudu ve onlara nasîhât edip âhiret azabının dünya azabından daha şiddetli olduğunu haber verdi. Hilâl;

Vallahi ben onun hakkında doğruyu söyledim, dedi. Kadın da;

Yalan söyledi diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);

“Bunların aralarında Hân yapın.” diye emir verdi. Arkasından HilâTe (haydi doğruyu söylediğine dâir) şehâdette bulun denmiş, Hilâl de, “Kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna” dört (defa) şehâ-det etmiş, sıra beşinciye gelince kendisine, “Ey Hilâl! Allah’dan kork çünkü dünya azabı âhiret azabından ehvendir ve bu (beşinci şehâ-det) sana (Allah’ın) azâbı(nı) celbeder,” denildi. Hilâl de:

Vallahi Allah onun yüzünden (bana) dayak vurdurmadığı gibi azâb da etmez diyerek;

Eğer bu kadına yaptığım zînâ isnadında yalancılardan isem, Allah’ın la’neti üzerime olsun,, şeklindeıbeşinci (defa) şehâdette bu­lundu. Sonra kadına “sen (de) şehâdette bulun” denildi. O da dört defa;

Billâhî bu adam yalancılardandır diye şehâdet etti. Sıra beşin­ciye gelince ona: “Allah’dan kork! çünkü dünya azabı ahîret aza­bından daha ehvendir ve bu (beşinci yemîn) sana (Allah’ın) azâbı(nı) celbeden (bir yemîn)dir” denildi. (O zaman kadın) biraz du­rakladı (fakat) sonra (kendini toparlayarak);

Vallahi ben kavmimi kepaze etmem diyerek beşinci (defa) şe­hâdet etti ve;

Eğer bu adam bana isnâd ettiği meselede doğru söyleyenlerdense, Allah’ın gazabı benim üzerime olsun” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onları ayırdı ve bu kadının doğuracağı çocuğun baba adı ile çağırılmamasına, kadına (zînâ suçu) ve çocuğuna da (veled-i zînâ karası) atılmamasına, kadına veya çocuğuna (böyle bir) isnâdda bulunan kimseye hadd lâzım geleceğine hükmetmiş, boşa­ma ve ölüm gibi bir sebep olmadan ayrıldıkları için erkeğin kadına ev ve nafaka (te’nıîn etmesi) gerekmediğini söylemiş (doğacak çocuk hakkında da):

“Eğer kadın çocuğu, kumral, dar kalçalı, kambur, ince incikli doğurursa (çocuk) Hilalindir, yok eğer esmer, kıvırcık saçlı, deve gibi iri yapılı, iri bacaklı ve iri kalçalı bir çocuk doğurursa, o çocuk kendisine .(zînâ suçu) atılan kimsenindir,” dedi. (Neticede kadın) esmer, kıvırcık saçlı, deve gibi iri yapılı, iri bacaklı ve iri kalçalı bir çocuk dünyaya getirdi. Rasûlullah (s.a.);

“Eğer (şu denilen) yeminler olmasaydı benimle bu kadın için (başka) bir durum vardı, (yâni ben o kadına zînâ haddi uygulardım) buyurdu.

İkrime dedi ki; Bu hadiseden sonra (çocuk büyüdü ve) Mudar kabilesine emîr oldu (fakat hiçbir zaman) babasının adıyla anılma­dı.[413]

 

Açıklama

 

“Allah’ın tevbelerini kabul ettiği üç kişiden maksat, Hilâl b. Ümeyye ile Mirâre b. er-Rabî ve Ka’b b. Mâlik el-Ensârî’dir. Sözü geçen bu üç sahâbî, Tebûk Savaşı’na katılmamışlardı.

Daha sonra Rasûl-i Ekrem’e varıp savaşa katılmayışlarının sebebini olduğu gibi anlatmışlar ve mazeretlerini beyân etmişlerdi. Fakat işin içyüzünü sâdece Allah bildiği ve halka gizli olduğu için, Rasûl-i Ekrem Efendimiz halka bir vahy gelinceye kadar bu üç kişiyle konuşmamalarını emretti. Bu meseleye açıklık getirmesi beklenen vahyin gelmesi ise, elli gün sürdü. Bu süre içerisinde kimse bunlarla konuşmadı. Nihayet elli gün geçince şu âyet-i kerîme nazil oldu; “Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Bütün ğenişliğiyle beraber, arz başlarına dar gelmiş ve canları kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah’dan yine Allah’a sı­ğınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onların tevbesini ka­bul buyurdu ki tevbe etsinler. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden çok esirgeyendir.”[414] Söz konusu bu üç sahâbinin başlarından geçen bu hadî­se 2273 numaralı hadîs-i şerîfin şerhinde inşallah tekrar ele alınacaktır.

Hz. Hilâl’in gece yarısı evine geldiği zaman karısının yanında gördü­ğü erkek Şerîk b. Sehmâ idi. Hâkim’in rivayetine göre Şerîk denilen adam, Hz. Hilâl’in evine sığınmıştı. Hz. Hilâl onu kendi himayesine almış, ya­nında barınmasına izin vermişti. Fakat bu iyiliğine karşılık kemlik bul­muştu.

Hz. Peygamber’in, Hz. Hilâl’e çıkışmasından maksat, ondan sözü­nün doğruluğunu isbâta da’vet etmesi, söylediklerini dört şahidle isbât ede­mediği takdirde kendisine had vurulacağını haber vermesidir. Çünkü o günlerde henüz liân âyeti nazil olmadığından uygulama öyle idi. Metinde de ifâde edildiği üzere bu hadiseden kısa bir süre sonra liân âyeti nazil oldu ve dâvâlı olan bu iki karı-koca arasında liân yapılarak birbirlerinden ayrıldılar. Aslında Hz. Hilâl ile karısı hakkında inen liân âyetleri, Nûr Sûresinin altıncı yedinci, sekizinci ve dokuzuncu âyetleri olmak üzere dört âyettir. Fakat râvî erkekle ilgili iki âyeti bir âyetmiş gibi kadınla ilgili iki âyeti de yine bir âyetmiş gibi kabul ettiği için liânla ilgili mezkûr dört âyetten “iki âyet” diye bahsetmiştir.

Mevzûmuzu teşkîl eden bu hadîste hândan sonra doğan çocuğun uzun süre yaşadığından bahsedilirken, İbn Sa’d’m Tabakât’mda mulâaneden sonra doğan çocuğun iki sene yaşadığından bahsedilmesi, bu iki hadîs arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez. Çünkü liân hadîsesi defalarca tekerrür etmiştir. Binâenaleyh mevzûmuzu teşkîl eden hadîs-i şerîfte söz konusu edilen çocuk ile İbn Sa’d’ın Tabâkat’ında bahsedilen çocuk iki ayrı çocuk­tur.[415]

 

Bazı Hükümler

 

1. Liân yapılırken Hâna önce erkeğin başlamasının hükmü ulema arasında ihtilaflıdır.Cumhur-ı ulemâya göre erkeğin Hâna kadından önce başlaması vâcibdir. İmâm Şafiî ile ulemâdan bir cemaat ve Mâliki ulemâsından Eşheb de bu görüştedir. Yine Mâliki ulemasıdan İbnu’l-Arabî de bu görüşü tercih etmiştir. Delille­ri ise, konumuzu teşkil eden babın hadîsleri ile lîân âyetlerinin tertibidir. Hanefî ulemâsı ile îmâm Mâlik ve İbn Kayyım’a göre ise, Hâna önce erkeğin başlaması müstehabdır. Önce kadının başlaması Hânın sıhhatine bir zarar vermez. Delilleri ise, kadınlarla ilgili liân âyetlerinin, erkeklerle ilgili âyetler üzerine tertîb ve ta’kibe delâlet etmeyen atıf vâvı ile atfedil­miş olmasıdır.

2. Mü’minler tevbeye teşvik edilmişlerdir.

3. Liân yapmak isteyen kimselere Allah’ın azabını hatırlatarak onla­rın yalan yere yemîn etmelerini önlemeye çalışmak meşru* kılınmıştır.

4. Liari mü’mînlerm işledikleri zînâ suçunu gizlemek için Allah’ın bir lütfü olarak meşru’ kılınmıştır. Liân sonunda eşlerden birinin suçlu oldu­ğuna dâir bazı alâmetler ortaya çıkmış olsa bile, yine de bu alâmete i’tibâr edilmez suçlunun cezası Allah’a havale edilir. Nitekim metinde bulunan Peygamber Efendimize ait, “Eğer (şu) yeminler olmasaydı benimle bu ka­dın için (başka) bir durum vardı” manasına gelen sözler bunu ifâde et­mektedir.

5. “Kadının da dört defa Allah’a yemîn edip kocasının, mutlaka ya­lan söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmesi cezayı kendinden kaldırır.”[416] âyet-i kerîmesi, kadının Hâna yanaşmaması halinde kendisine had vurula­cağına delâlet etmektedir. Bu âyet-i kerîmede geçen “el-azâb” kelimesiyle kasdedilen, “Zînâ eden kadın ve zînâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah ve ahiret gününe inanan (insan)lar iseniz, Allah’ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)me-sin. Müminlerden bir gurup da onlara yapılan azaba şahid olsun.”[417] âyet-i kerîmesindeki had cezasıdır.

6. Kadının Hâna yanaşmaması halinde erkeğin dört defa yemini dört şahîd yerine geçer ve kadına zînâ haddi uygulanır. İmâm MâUk ile İmâm Şafiî, Ebû Sevr, Mekhûl, Hicaz ulemâsı ve İbn Münzir bu görüştedirler.

Hanefî ulemâsıyla, Hasan el-Basri, İmâm A hm e d ve el-Evzâî’ye göre ise, eğer kadın Hânda bulunmaktan kaçınırsa, Hânda bulununcaya kadar hapsedilir. Liânda bulunursa, hapisten çıkarılır ve kendisine had vurulmaktan kurtulur. Yahut da zina yaptığım i’tiraf eder ve kendisine hadd vurulur. Yahut da kocasının şehâdetini tasdîk eder ve Hândan kurtulur. Çünkü kadının bu tasdiki zina ettiğini i’tirâf anlamına gelmez. Bu bakım­dan kocasını dört defa bile tasdîk etse yine de kendisine zînâ haddi vurul­maz. Liândan da kurtulur.[418]

Cumhuru ulemâya göre ise, erkeğin Hân yapıp da kadının liândan kaçınmasryla kadına hadd vurulması gerekir. Fakat sadece erkeğin Hân yapmış olması kadına hadd vurmak için yeterli değildir. Hadd vurulabil-mesi için erkeğin liân yapmasından sonra kadının liândan kaçınması şart­tır.

7. Liân yapan kadının, Hândan sonra kendisine zînâ isnâd edilen kim­seye benzeyen bir çocuk dünyaya getirmiş olması zînâ suçunun sübûtü için bir delîl sayılamaz. Dolayısıyla bu yüzden kadına hadd vurulamaz, sadece Allah’ın meşru’ kıldığı Hânla yetinilir. Nitekim Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerif de bu gerçeği te’yîd etmektedir.[419]

8. Liân yaparak kocasından ayrılan bir kadına kocasının nafaka ve ev te’mîn etmesi gerekmez. İmâm Şafiî ile İmâm Ahmed ve Ebû Yusuf bu görüştedirler. Çünkü sözü geçen bu mezheb imamlarına göre ise, liân bir talâk değil feshtir. İmâm Ebû Hanife ile İmâm Muhammed b. el-Hasen’e göre ise, lîan bir bâin talâk sayıldığından, liândan sonra iddet süresi içeri­sinde kocanın karısına ev ve nafaka te’mîn etmesi gerekir. Bu görüşü sa­vunan sözü geçen mezheb ulemâsına göre, “liândan sonra kocanın, karısı­na ev ve nafaka te’mîn etmesi gerekmediğini” ifâde eden ve konumuzu teşkîl eden Ebû Dâvud hadîsi zayıftır.

Mâlîki ulemâsına göre ise, eğer liân çocuğu red için yapılmışsa koca­nın karısına gebeliğinden dolayı bir nafaka ödemesi gerekmez. Çünkü bu çocuk kendisinden değildir. Ancak gebeliği süresince ona ev te’mîn etmek­le mükelleftir. Çünkü kadının beklemesine kocası sebep olmuştur. Fakat liân çocuğun reddi için değil de kadının cîmâ yaparken görülmesinden dolayı yapılmışsa ve eğer kadın gebe ise, o zaman kocası ona hem nafaka, hem ev, hem de giyecek te’mîn etmekle mükelleftir. Fakat eğer hamile değilse o zaman kocası sadece ev ve giyecek te’mîn etmekle mükellef olur.[420]

9. Liân şehâdet değil, yemîndir. Çünkü metinde geçen “eğer (şu edi­len) yeminler olmasaydı, benimle bu kadın için (başka) bir durum vardı” cümlesi de bunu ifâde etmektedir. Nitekim İmâm Mâlik ile İmâm Şafiî, Said b. el-Müseyyeb ve Hasen el-Basrî de bu görüştedir.

Hanefî ulemâsiyla Süfyân es-Sevrî, el-Evzâî ve ez-Zühri’ye göre ise, Hân yemîn değil, şehâdettir. Bu görüş İmâm Şafiî ile İmâm Ahmed’den de rivayet olunmuştur. Delilleri ise, “Eşlerine (zînâ suçu) atan ve kendile­rinden başka şahitleri bulunmayan kimseler(e gelince) onlardan her birinin şahitliği, dört defa Allah’a yemîn edip kendisinin mutlaka doğru söyle­yenlerden olduğuna şahitlik etmek (şeklinde)dir.”[421] âyetidir. Bu görüşü savunan mezkûr ulemâya göre bu âyet-i kerîme üç cihetten liânm şahitlik olduğuna delâlet etmektedir:

1. Allah teâlâ bu âyet-i kerîmede kanlarına zina suçu isnâd edip de kendilerinden başka şahid bulamayan kimseleri, istisnayı muttasıl ile şa­hitlerden istisnâ etmiştir. ”  = kendileri” kelimesinin merfu’ oluşu bu istisnanın muttasıl olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. İs­tisnayı muttasıl, müstesna minh cinsinden olduğuna göre, liân yapan kim­selerin şahitlik yapan kimselerden olduğunda ve dolayısıyla Hânın da şehâ-det olduğunda şüphe yoktur.

2. Âyet-i kerîme’de geçen “Onlarını her birinin şahitliği” cümlesi, Hâ­nın şahitlik olduğunu açık bir şekilde ifâde etmektedir,’Nür sûresinin seki­zinci âyet-i kerîmesinde “Kadının da dört defa Allah’a yemîn edip koca­sının mutlaka yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmesi cezayı kendi­sinden kaldırır” buyurulması da Hânın şahitlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

3. Allahu teâlâ’bu âyet-i kerîmede Hâmişehâdet yerine ikâme etmiştir. Şahitlerin bulunmaması halinde eşlerin Hânının şahitlik yerine geçeceğini ifâde buyurmuştur. Bu da Hânın şahitlik olduğunu gösterir.[422]

Bu görüşü savunan ulemâya göre “mevzûmuzu teşkil eden babın ha­dislerinin zâhîri, Hânın şehâdet olduğunu ifâde ettiği gibi Hân yapacak kim­selerde -Müslüman olmak, adaletli olmak, iftiradan dolayı hadd vurulmuş olmamak- şartlarının aranması da Hânın yemîn değil, şehâdet olduğunu gösterir. Çünkü bu şartlar yemîn ehlinde değil, şehâdet ehlinde aranan şartlardır. Mevzûmuzu teşkîl eden hadîsin sonunda bulunan ve Peygam­ber Efendimize isnâd edilen, “Eğer (şu edilen) yeminler olmasaydı…” ifâ­desi ise aslında Abbâd b. Mansûr tarafından rivayet edilmiştir. Bilindiği gibi Abbâd b. Mansûr güvenilir bir râvî değildir, zayıftır.

Şurasını da unutmamak gerekir ki, eğer bir adam karısının belli bir adamla zînâ ettiğini iddia eder ve o adamın da ismini açıklarsa, ikisine birden zînâ suçu atmış sayılır. Bu durumda iftiracı durumuna düşmekten ve hadd vurulmaktan kurtulabilmesi için kadına liân yapması yeterlidir. Ayrıca bir de erkeğe liân yapması gerekmez. Fakat kadına liân yapmaktan kaçınırsa, o zaman zînâ yapmakla itham edilen kadınla erkekten her ikisi­nin de bu kimseyi hadd vurulması talebiyle şikâyet etme hakkı vardır. Bunlardan birinin şikayetiyle o kimseye had vurulur.

Fakat şikâyetçi olmazlarsa, hadd vurulmaz. Aynı şekilde eğer bir adam isim vererek bir kadının herhangi bir erkekle zînâ ettiğini iddia etse, Han-belîlerin bazılarına göre bu zînâ suçu yalnızca kadına atılmış olur, dolayı­sıyla hadd vurulması talebiyle şikâyette bulunma hakkı sadece kadınındır. Bu kadınla zînâ ettiği iddia edilen erkeğin ise, davacı olarak şikâyet etme hakkı yoktur ve hadd da vurulmaz. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvud hadîsidir. Şafiî ulemâsından bâzılarına göre ise kendisine müf-terî sıfatıyla hadd vurulmasından kurtulabilmek için bu kimsenin de liân yapması gerekir. Liândan kaçındığı takdirde kendisine hadd vurulur.[423]

 

2257. …Said b, Cübeyr dedi ki: Ben îbn Ömer’i (şöyle) derken işittim: “Rasûlullah (s.a.) liân yapan   eşler  için;

“Sizin hesabınız Allah’a kalmıştır. Biriniz yalancıdır” buyur­du. (Sonra da erkeğe hitaben); “-Sana ona (dönmek için) bir yol -yoktur.” dedi. (Erkek de);

Ey Allah’ın Rasûlü Benim, malım (ne olacak? Ben onu geri almak istiyorum.) dedi. Rasûl-ı Ekrem de;

“Sana mal yoktur. Eğer kadın aleyhinde doğru söylemiş isen (ona vermiş olduğun) o, (mal) kadının fercinin sana helâl kılınması­nın, karşılığı olur. Eğer onun aleyhinde yalan söylediysen bu (mala kavuşma imkânı) senin için daha da uzaktır.”[424]

 

Açıklama

 

“Hesabınız Allah’a kalmıştır” cümlesi hakkında İmâm Nevevî, Kadı Iyâz’dan naklen şunları söylemiştir; “Bu hadîsin zahirine bakılırsa, Rasûlullah (s.a.) bu sözü liân yapıldıktan sonra söy­lemiştir. Maksadı ise, liân yapan bu iki eşden yalan söylemiş olanı tevbeye teşvîktir. Her ne kadar Davûdî, “Bu sözleri Peygamber (s.a.) karı-kocayı lânetleşmekten vaz geçirmek için Kândan önce söylemiştir” diyorsa da, Hândan önce söylemiş olması ihtimâli daha kuvvetli görünmektedir. Bu cümlede “ehad lafzı yalnız olumsuzlukta kullanılır” diyen nahv ulemâsı ile, “bu kelime ancak vasıfta kullanılır ve vahid kelimesi yerine kullanılmaz” diyen kimselere redd cevâbı vardır.Çünkü bu cümlede “ehâd” kelimesi olumsuzluğun ve tavsifin dışında ve vahid kelimesi yerinde kullanılmıştır. Müberred de ehâd kelimesinin nefyin ve vasfın dışında kullanılabileceği gibi “vahid” kelimesi yerinde de kullanılabileceğini kabul etmektedir. Ni­tekim: “… onlardan herbirinin şahitliği dört defa Allah’a yemîn edip, kedisinin mutlaka doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmektir.”[425] âyet-i kerîmesi de bu görüşü te’yîd etmektedir. Ayrıca bu hadîs biribirini yalanlayan iki hasmın birisinin cezalandırılması gerekmeyeceğine delâlet etmektedir.[426]

 

Bazı Hükümler

 

1. Hâkim zahire göre hükmeder. Delillerle isbâtlayamadığı davaların iç yuzunu Allah a havale eder.

2. Hâkim liân yapan kimselere yalan söylemiş olan kimsenin tevbe etmesi lâzım geldiğini hatırlatır.

3. Liân, kadınla erkeğin arasını, erkekte kadına dönme hakkı kalma­yacak şekilde tefrik eder.

4. Liân yapılırken kadın eğer liândan önce kocasıyla bir yatakta yat­mışsa mehrinin bütününü almaya hak kazanır. Kocası ondan hiçbir hak taleb edemez. Bu mevzuda ulemâ ittifak etmiştir. Fakat liândan önce ko­cası onunla bir yatakta yatmamışsa o zaman İmâm Ebû Hanife ile İmâm Mâlik, Şafiî ve Evzâi’ye göre ise mehrinin yarısını alabilir. el-Hakem ile Hammad kadının bu durumda da mehrinin hepsini alabileceğini söylemiş­lerdir. İmâm Nevevi’ye göre kadın zînâ ettiğini itiraf etse bile yine mehri­nin hepsini alır.[427]

 

2258. …Said b. Cübeyr (r.a.)’den; demiştir ki: Ben İbn Ömer’e;

Bir erkek karısına zınâ suçu isnâd etse (bunların aralan ayrılır mı?) diye sordum da, (bana);

Rasülullah sallâllahu aleyhi ve sellem (bu durumda olan) Aclan oğullarından iki (dîn) kardeşi (yâni iki müslüman kan-kocayı) biribirinden ayırdı ve “Allah biliyor ki biriniz yalancıdır. İçinizden tevbe edecek bîri yok mu?” diye sordu ve bunu üç defa tekrarladı. (ikisi de böyle bir suçu kabullenmekten) kaçındılar. Bunun üzerine (Rasûl-i Ekrem) onları biribirinden ayırdı, cevâbını verdi.[428]

 

Açıklama

 

Birbirlerinden ayrıldıkları bildirilen kimseler Uveymir ile karısı Havle’dir.  Bütün rmVminler kardeş  olduğu için

metinde bu karı-koca için tağlib yoluyla “ehaveyn” ifâdesi kullanılarak kendilerinden iki kardeş diye bahsedilmiştir.[429]

 

Bazı Hükümler

 

1. Liândan sonra eşlerden biri yalan söylediğini itifâf ye Allah’a tevbe edecek oIursa ıiâmn fesh anlamına geldiğini iddia eden ulemâya göre kadın yeni bir nikâhla eski kocası­na dönebilir. Said b. el-Müseyyeb, tmâm Şafiî ve Ahmed gibi Hânın fesh olduğunu kabul eden imamlar bu görüşü savunmuşlardır. Nitekim 2250 numaralı hadîsin şerhinde açıklamıştık. Fıkıh ulemâsının bu konudaki gö­rüşleri 2259 numaralı hadîsin şerhinde inşallah tekrar ele alınacaktır.

2. Liânın talâk olduğunu kabul eden ulemâya göre ise, liâdan sonra karı-kocadan birinin yalan söylediğini itiraf etmesi halinde koca iddet sü­resi içerisinde iken yeni bir nikâha lüzum kalmadan karısına dönebilir. Fakat iddetten sonra dönebilmesi için yeni bir nikâha ihtiyaç vardır.

3. Erkeğin yalan söylediğini itiraf etmesi halinde kendisine iftiracı sı­fatıyla seksen değnek vurulur. Kadın Hândan sonra yalan söylediğini itiraf ederse evli olması halinde recmedilir, bekâr olması halinde ise zînâ haddi olarak yüz sopa vurulur. Eğer bu kadın câriye idiyse sadece elli sopa vuru­lur. Bu husûsda cariyenin bekâr olması ile evli olması arasında bir fark yoktur.[430]

 

2259. …İbn Ömer’den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) zamanında bir adam karısına liân yaparak kadının çocuğunu (ken­dinden olmadığı iddiasıyla) reddetti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onları biribirlerinden ayırdı ve çocuğu (neseb ve mirâsda) kadına verdi.[431]

Ebû Dâvud dedi ki: râvi îmam Mâlik’in (rivayette) yalnız kal­dığı (söz) “çocuğu kadına ilhak etti.” sözüdür. Yunus, Zührî-Sehl b. Sa’d yoluyla liân hadisinde (şu sözü) rivayet etmiştir. “(Koca) kadının hamlini kabul etmedi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber ço­cuğu kadına nisbet etti de kadının) çocuğu kendisine (nisbet edile­rek) “Havle’nin oğlu” diye anılır oldu.[432]

 

Açıklama

 

Karısına liân yaptığından bahsedilen kimse Hz. Uveymir’dir.Karısı da Havle bint Kays’dır. Hz. Uveymir karısını zînâ ederken gördüğünü ve dolayısıyla onun dünyaya getireceği çocuğun kendisinden olmadığını, çocuğun babasının karısıyla zînâ eden adam ol­duğunu iddia etmiş Rasûl-i Ekrem de Allah’ın emrettiği şekilde onlara liân yaptıktan sonra doğacak çocuğu yalnız annesinin ismiyle anılmak, annesine vâris olmak, kendisine de sadece annesinin vâris olabilmesi kay­dıyla annesine vermişti. Nitekim daha Önce tercümesini suduğumuz 2247 numaralı hadîs-i şerîf bu liân yapılırken kadının hamile olduğunu 2249 numaralı hadıs-i şerîf, çocuğun sadece annesinin ismiyle Havle’nin oğlu falanca diye anıldığını, 2252 numaralı hadîs de çocuğa sadece annesinin Vâris olup başkasının vâris olamayacağını ifâde etmektedirler. Hattâbî’nin beyânına göre Hanefîler bu hadîsi delîl getirerek eşlerin sâdece liân yap­makla birbirlerinden ayrılmış olamayacaklarını, ayrılabilmeleri için hâki­min buna hükmetmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Ulemânın büyük çoğunluğuna (cumhura) göre ise, eşlerin birbirlerinden boşanabilmeleri için sâdece Hân yapmak yeterlidir. Hadîs-i şerifte liân yapan eşleri birbirinden Rasûl-i Ekrem’in ayırdığından bahsedilmesinden maksad, bu ayrılmanın Rasûl-i Ekrem’in hükmüyle gerçekleştiğini ifâde etmek değil, bu liân hadîsesinin ve dolayısıyla boşanmanın Rasûl-i Ek­rem’in huzurunda meydana geldiğini ifâde etmektir.

Eğer eşlerin ayrılmaları için hâkimin kararı şart olsaydı, çocuğun ko­ca tarafından reddedilebilmesi için de hâkimin kararı şart olurdu. Çünkü hadîs-i şerifte çocuğun koca tarafından reddedilmesi, Hâna atfedilerek zik­redilmiştir. Çocuğun reddedilmesi için hâkimin kararına ihtiyâç olmadığı kabul edildiğine göre, eşlerin Hândan sonra boşanmış sayılabilmeleri için hakimin kararma ihtiyaç olmadığını da kabul etmek gerekir. Şu halde ha­dîste geçen “Rasûlullah (s.a.) onları birbirinden ayırdı” cümlesinin ma­nâsı “Hz. Peygamber liân şahâdetiyle onların birbirlerinden ayrılmış ol­duklarını beyân etti” demektir. Mezhep İmamlarının bu meseledeki gö­rüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

a. Ebû Hanife ile İmâm Muhammed ve Sevri’ye göre liân yapan eşle­rin birbirlerinden ayrılabilmeleri için Hândan sonra ayrıca bir de hakîmin karan gerekir. Bu mevzuda İmâm Ahmed’den gelen en kuvvetli rivayet de budur. Delilleri ise, mevzûmuzu teşkil eden bu hadîstir.

b. İmâm Mâlik ile Evzâî ve Züfer’in de içinde bulunduğu cumhura göre ise, Hân sona erince hâkimin kararı olmadan eşler biribirinden ayrıl­mış olur. Bu görüş İmâm Ahmed’den de rivayet olunmuştur.

c. İmâm Şafiî ile Sahnûn’a göre ise, erkeğin Hânı bitirdiği andan itibâren eşler biribirlerinden ayrılmış olur. Bu ayrılmanın kadının Iiânıyla ilgisi yoktur. Musannif Ebû Davud’un, İmâm Mâlik’in “Çocuğu kadına ilhak etti” sözünü rivayette yalnız kaldığından bahsetmesi, bu hadîsin za­yıflığına delâlet etmez. Çünkü imâm Mâlik adalet ve zabt yönünden güve­nilir bir imamdır. Ayrıca Yunus’un Zührî’den rivayet ettiği hadîs de 2249 ve 2252 numaralı hadîsler tarafından da takviye edilmiştir.[433]

 

27-28. Erkek Hanımının Doğurduğu Çocuğun Kendisinden Olup Olmadığından Şüphelenecek Olursa

 

2260. …Ebû Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: Fezâre Oğulların­dan bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek,

Karım siyah bir çocuk dünyaya getirdi, (ne buyurursunuz?) dedi. (Hz. Peygamber:)

“Senin develerin var mı?” diye sordu. (O kimse);

Evet diye cevâp verdi. (Hz. Peygamber de);

“Onların renkleri nasıldır?” buyurdu. (Adam);

Kırmızıdır, diye karşılık verdi. (Hz. Peygamber);

“İçlerinden yağız olanları da var mı?” diye sordu. (O kimse de)

İçlerinde gerçekten yağız olanları da var, cevâbını verdi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber);

“Bunun nereden geldiği zannedebilir?” dedi. (Adam da) Onu bir damarın çekmiş olması mümkündür diye cevâp verdi. (Bunun üzerine Hz. Peygamber):

“Şu halde bu (çocuğu) da bir damarın çekmiş olması müm­kündür.” buyurdu.[434]

 

Açıklama

 

Hanımının dünyaya getirdiği çocuğun kendisinden olup olmadığı  hususunda  şüpheye  düşerek  Rasûl-i  Ekrem’e gelip ona yukarıdaki sorulan yönelterek bu mevzûya ışık tutmasına vesile olan sahâbî Damdâm b. Katâde’dir.

Hadîs ulemâsından Hattâbî bu hadîs-i şerîfle ilgili görüşlerini şöyle ifâde etmiştir; Rasûl-i Ekrem’e bu sorulan yönelten sahâbî bu sorularıyla karısının dünyaya getirdiği çocuğun kendisinden olup olmadığından şüp­heye düştüğünü ta’riz yoluyla ifâde etmek ve Rasûl-i Ekrem’in bu çocu­ğun kendisinin olmadığına hükmetmesini te’mîn etmek istemiştir. Fakat Hz. Peygamber çocuğun annesinin nikâhı altında bulunduğu kimseye âid olduğuna hükmetmiş, renk farkının hüküm vermek için yeterli bir delîl olamayacağını ifâde etmek istemiş, buna tohumlan bir olan develerde gö­rülen çeşitli renkleri misâl göstermiştir. Bu hadîste kıyası isbât için geçerli bir delîl olduğuna ve birbirlerine benzeyen iki şeyin aynı hükümde ola­caklarına, kinayeli sözlerden hadd îâzım gelmediğine, kazfın ancak sarih sözlerle sabit.olabileceğine delîl vardır.”[435]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir kimse çocuğunun renginin kendi kendine benzemediğinden şüpheye düşerek, bu çocuğun kendi­sinden olmadığına hükmedemez. Dolayısıyla bu çocuğu reddetmek için dâvâu olamaz.

Kurtûbî, “esmerlikle, karalık gibi birbirlerine yakın renklerden dolayı çocuğu reddetmenin caiz olmadığında ittifak vardır. Erkeğin, kadınla cimâ’da bulunduğunu, kadınında istibrâ süresinin devam ettiğini itiraf etmesi halin­de ise kendisinin siyah, çocuğun beyaz olmasından veya kendisinin beyaz, çocuğun siyah olmasından dolayı da çocuğu reddedemez” demiştir. Fakat Kurtûbî’nin bu sözü kendi mezhebine göre olsa gerektir. Çünkü bu mesele ulemâ arasında ihtilaflıdır. Şâfiîlere göre eğer kadının zînâ ettiğine dâir bir karine yoksa, erkeğin renk farkından dolayı çocuğu reddetmesi caiz değildir. Fakat kadın zînâ suçu ile itham “edildikten sonra böyle bir çocuk dünyaya getirmişse, o zaman erkeğin bu çocuğu reddetmesi caizdir. Nite­kim daha önce tercümesini sunduğumuz 2256 numaralı hadîs de bu görü­şü desteklemektedir.

Hanbelilere göre ise, kadının zina ettiğine dâir bir karine varsa erke­ğin çocuğu reddetmesi caizdir.

2. Çocuğun rengi babasına benzemese bile onu babasına ilhak etmek gerekir.

3. Nesebin isbâtı hususunda ihtiyatlı davranmak, mümkün mertebe ço­cuğu annesinin nikâhı altında bulunduğu kimseye nisbet etmek gerekir.

4. Ta’riz hadd ve liânı gerektirmez. Fakat İmâm Mâlik ta’rizin hem haddi hem de liânı gerektirdiğini söylemiştir. Mâliki ulemâsından bazıları, haddi gerektiren ta’rizin, kendisiyle kasdedilen mânâ sarih lâfızdan anlaşı­lan mânâ gibi açıkça anlaşılan ta’riz olduğunu ifâde etmişlerdir.[436]

5. Kıyas caizdir.[437]

 

2261. …(Önceki hadîs) Zührî’nin senediyle ve aynı mânada (bir daha) rivayet olunmuştur. Bu rivayette râvflerden biri “o (Fezâreli adam) o anda ta’riz yoluyla çocuğu reddetmeye çalışıyordu.” de­miştir.[438]

 

Açıklama

 

Ta’riz; “üstü kapalı şekilde itiraz etmek” demektir. Bunu bir tarafı gösterip diğer tarafı göstermek diye ta’rif ederler.”Kitabınızı o kadar “muhafazaya çalışıyorsunuz ki, sahifeleri dağılma­sın diye kenarlarını kesmiyorsunuz” ibaresi bir ta’rizdir.” Kastedilen “derse çalışmadığınız, kitaplarınızın kenarlarını kesmeyişinizden belli” ifadesi­dir…”[439] Bir önceki hadîs-i şerifte ve dolayısıyla mevzûmuzu teşkil eden hadîs-i şerifte geçen “karım siyah bir çocuk dünyaya getirdi” cümlesinde ta’riz sanatı vardır. Çünkü Fezâreli adam bu sözüyle, karısının dünyaya getirdiği siyah çocuğun kendisinin olmadığım, yâni bu çocuğun zînâ mah­sûlü olduğunu ifâde etmek istemiştir. Zîra bu söz ta’riz yoluyla şu mânâya gelir: “Karım siyah bir çocuk dünyaya getirdi. Bense beyaz tenliyim. Ben­den siyah bir çocuk dünyaya gelemez. Binâenaleyh bu çocuk karımın ken­disiyle zînâ ettiği bir adamdan dünyaya gelmiştir.”

Bir önceki hadîs-i şerîfin şerhinde açıkladığımız gibi Rasûl-i Ekrem Fezâreli adamın bu şikâyetini reddetmiştir. Ulemânın bu maseleyle ilgili görüşlerini bir önceki hadîsin şerhinde açıkladık.[440]

 

2262. …Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre, bir a’rabî Peygamber (s.a.)’e gelerek: “Karım siyah bir oğlan doğurdu.(Fakat) ben bu çocuğu kabul etmiyorum” dedi. (Ebû Hureyre hadî­sin bundan sonraki kısmında, bir önceki hadîsin) mânâsını rivayet etti.[441]

 

Açıklama

 

Bu hadîsin tamamı Müslim’in Sahîh’inde şu mânâya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir: Benî Fezâre kabilesinden bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek “Karım siyah bir oğlan doğurdu” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Senin develerin var mı?” dedi, adam;

Evet, cevâbını verdi, Rasûl-i Ekrem;

“Renkleri nedir?” dedi, adam;

Kırmızı! cevâbını verdi, Rasûlullah (s.a.);

“İçlerinde boz renklileri var mı?” diye sordu, adam;

Hakîkaten içlerinde boz renkli olanları var, dedi, Rasûlullah (s.a.);

“Peki bu onlara nereden geldi?” buyurdu, Adam;

Belki damar çekmiştir” dedi, Rasûlullah (s.a.);

“Bunu da belki damar çekmiştir” buyurdu. Ulamanın bu hadîsle ilgili görüşleri 2260 numaralı hadîsin şerhinde geçti.[442]

 

28-29. Çocuğun Kendisinden Olduğunu Bildiği Halde Kendisinden Olmadığını İddia Eden Kimseler Hakkında Ağır Tehdidler

 

2263. …Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre, ken­disi Rasûlullah (s.a.)’i liân yapan eşlerle ilgili âyet(ler) indiği zaman (şöyle) buyururken işitmiş: “Bir kavme o kavimden olmayan bir çocuğu dahil eden bir kadının AUah(ın dîni) ile hiçbir alâkası yoktur ve Allah onu kesinlikle cennetine koymayacaktır. Bile bile çocuğunu kabul etmeyen bir erkeği de Allah kendisinden uzaklaştıracak (kıya­met gününde) Önceki ve sonraki (ümmet)lerin gözü önünde kepaze edecektir.”[443]

 

Açıklama

 

Liân âyetleri ile ilgili açıklama 2253 numaralı hadîs-i şerîfin şerhinde geçti.

Bir kadının bir kavme o kavimden olmayan bir çocuğu dahil etmesin­den maksat, o kadının gizlice zînâ ederek bu zînâdan bir çocuk dünyaya getirip onu bu kavme nisbet etmesi ve kocasının da farkına yaramayarak o çocuğu kendi çocuğu gibi büyütüp kendisine vâris yapması ve harîm-i ismetine almasıdır. Allah teâlâ onun bu hareketine karşılık olarak onu cennete ilk girenlerle girmek ni’metinden mahrum ederek ve onu cehenne­mine atarak yaptığının cezasını orada çektirecektir.

Aynı şekilde kendisinden doğan bir çocuğu bile bile reddedip kendi­sinden olmadığını iddia eden erkekleri de Cenâb-ı Hakk kıyamet gününde rahmetinden mahrum bırakmakla cezalandıracak ve gelmiş geçmiş büüh ümmetlerin gözü önünde rezil ve rüsvây edecektir. Çünkü kadın bu çocu­ğu o ailenin içerisine sokmakla çocuğu hakkı olmadan kocasının malına vâris etmiştir. Ayrıca o çocuk o ailenin harîm-i ismetine girmekle, kendisi­ne yabancı olan kadınların veya erkeklerin mahrem hallerine vâkıf olmuş ve bilmeden daha pekçok büyük-küçük günâhları irtikâb etmiş olur ki, bunların vebali bütün bu günâhlara sebeb olan kadına aittir.

Kendisinden olduğunu bildiği halde çocuğunu reddeden kimse de ka­rısını zînâ suçu ile suçladığı, çocuğunu da veled-i zînâ lekesi ile lekelediği ve dünyayı onlara zindan ettiği için Allah kıyamet gününde bu erkeği bü­tün ümmetlerin gözü önünde rezîl ve rüsvây edecektir.[444]

 

29-30. Bir Kimsenin Zinadan Doğan Bir Çocuğun     Kendisine    Ait Olduğunu İddia Etmesi

 

2264. …îbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (şöy­le) buyurdu;

“İslâm’da zînâ(ya izin) yoktur. Câhiliyye döneminde bir kimse zînâ ederse, (bu zînâdan doğan çocuk zînâ eden erkeğin) asabesine katılırdı. (Fakat İslâmiyyet geldikten sonra) kim, zînâ sonucu dün­yaya gelen bir çocuğu(n kendisine âit olduğunu) iddia ederse (o kimse bu çocuğa) vâris olamaz, kendisine de (o çocuk tarafından) vâris olunamaz.”[445]

 

Açıklama

 

Cahiliyye döneminde halk cariyeleri satın alır ve onları para karşılığında zînâ yapmaya zorlarlar ve cariyelerin zînâdan elde ettikleri paralan da ellerinden alırlardı. Daha sonra câriye bir çocuk dünyaya getirir de cariyenin efendisi ve cariyeyle zînâ eden kimse bu çocuğa sahip çıkmak isterlerse, çocuk zînâ eden adama verilir ve çocuk o adamın asabesinden sayılırdı. Fakat islâmiyet gelince zînâyı yasaklamış, zînâdan dünyaya gelen çocuğun kendisine âid olduğunu iddia eden kimse­ler bu çocuğa sahip olma hakkından mahrum edilmiş, çocuk annesinin nikâhlı bulunduğu kimseye veya annesinin efendisine nisbet edildiği gibi, zînâ yapan kimsenin bu çocuğa vâris veya muris olması da önlenmiştir. Bu mevzüyu 2273 numaralı hadîs-i şerifte inşallah tekrar ele alacağız. Bu hadîsin senedinde ismi zikredilmemiş bir râvî bulunduğu için bu hadîs za­yıftır.[446]

 

2265. …Amr b. Şuayb, dedesi Abdullah b. Amr b. As’dan şöy­le dediğini rivayet etmiştir. Peygamber (s.a.), baba olduğu iddia edilen kimsenin ölümünden sonra (o babanın) mirasçılarının (sözü geçen babanın olduğu gerekçesiyle onun nesebine) nisbet edilmesi için da­vacı oldukları kimse(ler) hakkında şöyle hüküm verdi;

“Bir kimsenin mülkünde olduğu bîr günde kendisiyle cima’ et­tiği cariyeden doğan ve (cima’ eden kimse tarafından nesebinin ken­dine âid olduğu) reddedilmeyen bir çocuğu (babasının ölümünden sonra) vârisleri kendilerine katmak için dâva ederlerse (bu çocuk) onlara katılır. (Fakat) bu çocuğa nesebe katılmadan önce (nesebine katıldığı babasına âid) taksim edilmiş olan mîrasdan bir nasîb yok­tur. (Ancak) taksim edilmeden önce erişmiş olduğu mîrasdan bir payı vardır. (Fakat) kendisine nisbet edilmekte olduğu babası (sağlı­ğında) bu çocuğun kendisine âid olduğunu kabul etmemişse (vârisle­rin istemeleriyle bu çocuk o babanın nesebine) katılamaz. Eğer bu çocuk (bu adamın ilişkide bulunduğu ve) mülkünde olmayan bir ca­riyeden veya kendisiyle zînâ ettiği hür bir kadından dünyaya gelmiş­se bu çocuk onun nesebine katılamaz ve o kimseye vâris olamaz.

İsterse oğlu diye çağırılan kişiyi, (oğlumdur diye) kendisi dava etmiş olsun. Çünkü o çocuk hür bir kadından veya bir cariyeden  (dünyaya gelen) bir zînâ çocuğudur.”[447]

 

Açıklama

 

Bir kimsenin kendisiyle cimâ’da bulunduğu bir cariyeden cimâ’dan en az altı ay sonra bir çocuk dünyaya gelecek olursa, bu çocuğun nesebinin sabit oiup olmaması ulemâ arasında ih­tilaflıdır. Nevevî’nin beyânına göre bu durumda olan bir câriye efendisi­nin firâşı (nikâhlısı) hükmüne geleceğinden çocuğun nesebi babası -yâni cariyenin efendisi- için sabit olur. Dolayısıyla bir cariyeden doğan çocuk ile cariyenin efendisi arasında baba ile oğul arasındaki hükümler cereyan eder.[448]

tmâm Ebû Hanife (r.a.)’e göre ise “Efendinin iddiası olmadan bu çocuğun nesebi kendisi için sabit olmaz.”[449]

Eğer böyle bir çocuğun babası sağlığında onun nesebinin kendisine âid olduğunu iddia etmemişse ölümünden sonra o kimsenin vârisleri bu çocuğun kendi neseblerinden olduğunu iddia ederek onun, kendi neseble-rine katılması için dâvâcı olabilirler. Böyle bir dâva sonunda nesebi sabit olan kimse babasının henüz taksim edilmemiş malları varsa, onlara vâris olabilir. Fakat daha önce taksim edilmiş olan mallara vâris olamaz. Eğer bu kimsenin kardeşleri ölür de arkasında bu kimseyi mirasdan düşürecek bir kimse bırakamazsa o zaman ölen kardeşine de vâris olur. Fakat cariye­nin kocası sağlığında cariyenin karnında taşıdığı bu çocuğun kendinden olduğunu reddetmişse o zaman bu çocuğun nesebi o kimseye nisbet edile­mediği gibi bu kimsenin ölümünden sonra vârisleri de çocuğun nesebinin bu kimseye nisbet edilmesi için dâvâcı olamazlar.[450]

 

2266. …(Önceki hadîs) Muhammed b. Râşid’den önceki sened aynı kalmak şartıyla aynı mânâda bir daha rivayet olunmuştur. (An­cak râvî Halid b. Yezîd, bu hadîse şunları da) ilâve etti. Bu çocuk (sâdece) annesinin ailesine (nisbet edilebilen) bir veled-i zînâdır. (An­nesinin ev halkı yakınlık bakımından veya) hür ya da köle hangi halde iseler, (bu çocuk da onlara ona göre nisbet edilir). (Ölen bir kimsenin vârisleri tarafından onun nesebine) katılması istenen bir çocuk hakkındaki bu (hüküm) islâmın başlangıcında (geçerli) idi. Binâenaleyh (ölen akrabalarına âid olan ve) islâmiyetten önce payla­şılan mal(lar)dan (bu çocuğun bir payı yoktur çünkü geçen) geçmiş­tir.[451]

 

Açıklama

 

İslâmın ilk yıllarında bir kimsenin cariyesinden bir çocuğu olur da sağlığında bu çocuğun nesebinin kendisine âid olduğunu dâva eder de onun nesebini tesbit ettiremezse bu çocuk veled-i zînâ sayılır ve sadece annesine ve dolayısıyla annesinin ailesine nisbet edi­lirdi. Annesinin annesi, onun anne-annesi, annesinin babası, dedesi, kar­deşleri de teyzesi ve dayısı çocukları da kardeşi olurdu. Ve onlara vâris olabilirdi. Daha sonra İslâmiyet bu uygulamayı kaldırmış, fakat İslâmi­yetten önce bu usûle göre yapılmış olan vârisler arasıda mal taksimlerine dokunulmamış, o mallar hissesine düştüğü kimselerin ellerinde bırakılmış­tır.[452]

 

Bazı Hükümler

 

1. Zînâ mahsûlü  olarak dünyaya gelen bir çocuk babasma nisbet edilemez. Çocuğun kendisi­ne âid olduğunu iddia ederek dâvâcı bile olsa bu çocuk ona nisbet edile­mez. Dolayısıyla çocuk ona, o da çocuğa vâris olamaz. Haleften ve selef­ten ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir.

2. Veled-i zîna doğrudan doğruya annesine dolayısıyla onun akraba­larına nisbet edilir. Yakınlık derecesine göre onlara vâris olur, onlar da buna vâris olur. Bu hususta mîras hükümlerine ve esâslarına göre hareket edilir. Ulemânın bu mevzûdaki görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkün­dür;

İmâm Ahnıed’e göre, babasız olan bir kimseye annesi ile kendi zevi’l-erhâmı ve kendisinin fürü’u olmadığı takdirde annesinin asabeleri vâris olabilirler. Delili ise, şu hadîs-i şeriftir; “Hisseleri sahiplerine veriniz. Kalanı da (ölüye) en yakın olan erkeklere veriniz.”[453] Babasız olan bir kim­seye en yakın olan erkek akrabası annesinin erkek akrabalarıdır. İmâm Ahmed’e göre babasız olan bir kimsenin asabesi annesidir. Eğer annesi yoksa o zaman asabesi, annesinin âsebeleridir. Hz. İbn Mes’ud da bu görüştedir. Delilleri ise, Mekhûl’den rivayet edilen şu sözdür: “Peygam­ber (s.a.) mülâaneden doğan çocuğun mirasını annesine ve ondan sonra annesinin vârislerine tahsis etti.[454]

Zeyd b. Sabit ile İmâm Mâlik, Şafiî ve cumhûr-ı ulemâya göre baba­sız olan çocuğun annesi ona vâris olabildiği gibi başkaları da vâris olabi­lir. Böyle bir çocuğun asabesi yoktur. Annesinin asabeleri de bu çocuğa asabe olamaz. Eğer bu çocuk için annesinden başka ashâb-ı ferâiz yoksa, o zaman annesi terekenin üçte birini alır, gerisi hazineye kalır.

Hanefi ulemâsına göre ise babasız çocuğun mirasının hepsini annesi alır. Üçte birini Kur’an-ı Kerîm’in tayîn ettiği bir pay olarak alır. Kalanı da yine ona verilir. Katâde’nin rivayetine göre Hz. Ali ile İbn Mes’ûd, “doğumu Hâna mevzu’ olan babasız bir kimse, arkasında annesiyle, anne­annesi ve anne bir erkek kardeşler bırakarak ölürse, terekesinin üçte ikisi­ni erkek kardeşleri üçte birini de anne-annesi alır” demişlerdir.[455]

 

30-31. Kaifler (İz Ta’kibi Mütehassısları)

 

2267. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) yanı­ma geldi.”

Müsedded ile Îbnu’s-Serh (bu hadîsi Hz. Aişe’den:) Rasûlullah bir gün (yanıma) neşeli olarak (geldi şeklinde) rivayet etti(ler).

Osman da (bu hadîs-i Hz. Aişe’den şu şekilde) rivayet etti: (Ra­sûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem) sevinci yüz hatlarına yansımış olarak (neşeli bir halde yanıma) geldi. (Hadîsin geri kalanını bu râvîler Hz. Aişe’den şu şekilde naklettiler Hz. Peygamber) dedi ki;

“Ey Aişe, haberin yok mu? Mücezziz el-Müdlici, Zeyd ile (oğlu) Üsâme’yi gördü üzerlerinde bir kadife vardı onunla başlarını örtmüşler ayaklan açık idi. (Mücezziz); “Bu ayaklar birbirlerinden (meydana gelmiş)dir dedi.”

Ebû Dâvud dedi ki; Üsâme siyah (tenli, babası) Zeyd’de beyaz (tenli) idi.”[456]

 

Açıklama

 

Kaif, kıyafet ve eserden anlayan demektir. Fukaha bu kelimeyi baba ile oğul arasındaki benzer tarafları bilen ve

alâmetleri biribirinden ayırabilen kimse mânâsında kullanmışlardır.

Câhiliyye dönemi’nde halk kaiflerin sözlerine son derece itibâr eder­ler ona şaşmaz bir kanun gibi sarılırlardı.

îşte böyle bir ortamda koyu siyah tenli bir kimse olan Hz. Zeyd b. Hârise’nin beyaz tenli bir çocuğu dünyaya gelmişti. Baba ile oğul arasın­daki bu renk farkı o günkü Arapların dikkatini çekmiş, Hz. Üsâme’nin, Hz. Zeyd’in neslinden olup-olamayacağı dedi-koduları halk arasında ya­yılmıştı. Şüphesiz ki bu duruma en fazla üzülen Rasûl-i Ekrem’di. Bu dedikoduların yoğunlaştığı bir günde Hz. Zeyd’le oğlu Üsâme başlan ka­difeden bir örtü ile örtülü ve ayakları açık bir halde uyurlarken Arapların meşhur kaillerinden Mücezziz onları bu halde uyurlarken görmüş sadece ayaklarına bakarak “bu ayaklar birbirlerinden (meydana gelmiş)tir” de­mişti. Rasûl-i Ekrem araplar için senet niteliğinde olan bu sözü Mücezziz’-in ağzından işitince, dedikoduların artık sona ereceğini düşünerek, Hz. Zeyd hesabına son derece sevinmişti. Evine vardığı zaman Hz. Aişe’nin ifâde ettiği gibi sevinç alâmetleri halâ yüzünden okunuyordu. Gerçekten soy çekimi ve baba ile onun nesli arasındaki benzerlikler günümüzde de ele alınıp ilmî esâslara bağlanmıştır. Fıkıh ulemâsı da bu benzerliklerle neseb tesbitinin caiz olacağını kabul etmiştir.[457]

 

2268. …(Önceki hadîs yine) aynı senedle (yâni Hz. Urve vasıta­sıyla, Hz. Aişe’den) aynı mânâda rivayet edilmiştir. (Urve) dedi ki: Aişe şöyle dedi; “Peygamber (s.a.) sevinçle yüz hatları parlar bir halde yanıma geldi”

Ebû Davûd dedi ki: İbn Uyeyne “yüzünün hatları” kelimesini sağlam bir şekilde zabt (ve rivayet) etmemiştir.

Ebû Dâvud dedi ki: “Yüzünün hatları” kelimesi (metnin aslın­dan olmadığı halde metne) îbn Uyeyne tarafından ilâve edilmiştir. (Aslında İbn Uyeyne) bu kelimeyi Zührt’den işitmemiştir. Fakat, o sadece “esârir: hatlar” kelimesini (işitmiştir. Bu kelimeyi de Zührt’­den değil) başkasından işitmiştir. (Binâenaleyh) “Esârir” kelimesi (sâdece) Leys ile başka bir râvtnin hadîsinde vardır.

Ebû Dâvud dedi ki; Ben Ahmed b. Salih’i (şöyle) derken işit­tim; “Üsâme zift gibi kapkara idi, Zeyd de pamuk gibi beyazdı.”[458]

 

Açıklama

 

Musannif Ebû Dâvud bu hadîsin sonuna ilâve ettiği ta’likte şunu ifâde etmek istiyor; Aslında Süfyân b. Uyeyne metinde geçen “yüzünün hatları” kelimesini ez-Zühri’den işitmediği halde bunu bizzat ondan işitmiş gibi nakletmiştir. Oysa Süfyân b. Uyeyne’nin “yüz hatları” manasına gelen “esârîru vechihi” kelimesini Zühri’den işit­mediği kesindir. O sadece “esârîr” kelimesini işitmiştir. Onu da Zührî’den değil, Leys b. Sa’d’dan işitmiştir. Leys de Zührî’den işitmiştir.

Bilindiği gibi râvinin muasırı olduğu için görüştüğü fakat hadîs alma­dığı veya muasırı olduğu halde görüşmediği bir şeyhten işittiğini zannetti­recek şekilde rivayet ettiği hadîslere Müdelles hadîs denir. Musannif Ebû Davud’un bu açıklamasına göre mevzûmuzu teşkil eden bu hadîs müdellestir.

Gerçekten Süfyân b. Uyeyne ez-Zührî ile aynı asırda yaşamış, onunla görüşmüş, fakat ondan hiçbir hadîs rivayet etmemiştir.[459]

 

Bazı Hükümler

 

1. İki kişi arasında, benzer yanları tesbit konusunda mütehassıs olan kimselerin tesbitlerine itibar etmek caizdir.

2. Onların sözüyle çocukların nesebini tesbît etmek dînen caizdir. İmâm Mâlik ile Şafiî, Ahmed, el-Evzâî, el-Leys b. Sa’d Ömer b. Hattâb, İbn Abbâs, Enes b. Mâlik ve hadîs ulemâsının pek çoğu bu görüştedirler. De­lilleri ise, mevzûmuzu teşkil eden hadîs-i şerifle 2254 numaralı hadîs-i şe­rifte geçen “Hamile olan kadının doğuracağı çocuğun durumuna dikkat edin. Eğer yüzleri sürmeli, kalçaları iri ve baldırları kalın bir çocuk dün­yaya getirirse, bu çocuk Şerik b. Sahma’ya aittir,” ifadesidir.

Hanefi ulemâsıyla İmâm Sevri ve Küfe ulemâsına göre ise çocuğun kılığına bakarak hüküm veren kimselerin sözleriyle amel etmek caiz değil­dir. Çünkü bu zân ve tahmine dayanan bir hükümdür. İlmî gerçeklere dayanmayan ve sadece tahmine dayanan hükümlerle neseb tesbiti gibi son derece önemli ve içtimaî bir meselede amel etmek oldukça sakıncalıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerîm’inde; “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme…”[460] buyurmuştur. Bu görüşte olan ulemâya göre mevzûmuzu teş-kîl eden Ebû Dâvud hadîsi, “Ya Rasûlallah karım siyah bir çocuk dünya­ya getirdi” diyen bir kimseye, Rasûl-i Ekrem’in, “Bu çocuğu da bir da­marın (dedelerinden birine) çekmiş olması mümkündür” diye cevâp verdi­ğini ifâde eden 2260 numaralı hadîs-i şerife aykırıdır. Çünkü 2260 numa­ralı hadîs neseb tesbiti hususunda vücudun şeklinin bir önemi olmadığını, dolayısıyla bu usûlle bir çocuğun nesebini tesbit veya reddetmenin müm­kün olamayacağını ifâde etmektedir. Yine bu görüşü savunan ulemâya göre mevzûmuzu teşkil eden hadîs-i şerifte kılığa bakarak neseb tesbit ve tayîn etmenin caiz olduğuna delâlet eden bir mânâ yoktur. Çünkü Rasûl-i Ekrem’in, Mücezziz’iri sözüne sevinmesi onun sözüyle nesebin tayîn ve tesbit edilmiş olduğundan değil, bu zâtın sözünün daha önce tesbit edilen Hz. Üsâme’nin nesebine uygun düşmesindendir. Binâenaleyh Hz. Üsâme’nin nesebi Mücezziz’in sözünden daha önce tesbît edilmiştir.

Şurasını da ifâde etmek isteriz ki bugün ilmî usullerle neseb tesbiti mümkün olduğundan bu mevzuda ihtilâf kalmamıştır.[461]

 

31-32. Çocuğun Kendilerine Ait Olduğunu İddia Eden Ve İhtilafa Düşen Kimseler Arasında Kur’a Çekileceğini Söyleyenlerin Delilleri

 

2269. …Zeyd b. Erkam (r.a.)’dan; demiştir ki: “Ben birgün Peygamber (s.a.)’in yanında oturuyordum. Yemeniden bir adam ge­lip dedi ki; Yemen halkından üç kişi Ali’nin yanına gelerek bir te­mizlik süresi içinde kendisiyle cinsî münâsebette bulundukları cari­yeden doğan bir erkek çocuk hakkında dâvâcı oldular. Onlardan ikisine (üçüncü şahsı göstererek); “Bunu şu kimseye gönüllü olarak veriniz” dedi. Kabul etmediler. (Sonra bunlardan diğer) ikisine (di­ğer üçüncü kişiyi göstererek); “Bu çocuğu kendi gönlünüzle şu kişi­ye bağışlayınız” dedi. (Onlar da) kabul etmediler. Sonra (diğer) iki­sine (üçüncü kişiyi göstererek); “Bu çocuğu kendi arzunuzla bağışlayınız** dedi. (Onlar da) kabul etmediler. Bunun üzerine; “Siz ihtilâfa düşen ortaklarsınız. Ben aranızda kur’a çekeceğim. Kur’a kime çıkarsa çocuk onundur ve o kadının değerinin üçte birisini (diğer iki arkadaşına) ödemekle mükelleftir” dedi ve onlar arasında kur’a çekti. Kur’a sonunda çocuğu kendisine kur’a çıkan kimseye verdi. Rasûlullah (s.a.) de (Yemenli kimseden bu haberi duyunca) azı dişleri yahut da ön dişleri görülünceye kadar gülümsedi.[462]

 

Açıklama

 

Bu hadise hicretin onuncu senesinde Rasûl-i Ekrem’in Hz.Ali’yi Yemen’e vâlî olarak gönderdiği sıralarda cereyan etmiştir. Hz. Ali Yemen’e gönderilişini şöyle anlatır:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Beni gönderiyorsun. Oysa ben (tecrübesiz) bir gencim. Onlar arasında hükümler vereceğim, hüküm nedir bilmem?” de­dim. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem mübarek elini göğsüme vurdu, sonra;

“Allah’ım! Bunun kalbine (hakkaniyetle hüküm vermek) hidâyetini lutfeyle ve dilini (doğru sözlülük üzerine) sabit kıl.” buyurdu. [463]

Hz. Ali’ye gelen bu kimselerin cimâ’da bulundukları kadının bir câri­ye olduğu ve hepsi de kendi cariyesi olduğu zannıyla onunla bir temizlik süresi içinde münâsebette bulundukları ve neticede doğan çocuğa sahib olmak için dâvâcı oldukları anlaşılıyor. Hz. Ali’nin verdiği hüküm de bu­nu gösteriyor. Eğer bu şahısların o cariyeyle cinsî münasebette bulunurlar­ken ona sahib olmaları ihtimâli bulunmasaydı ve o cariyenin kendilerine âit olmadığını kesinlikle bilmiş olsalardı o cariyeyle zînâ etmiş sayılacakla­rından çocuk hiçbirine verilmezdi. Dolayısıyla kendileri de zînâ suçundan yargılanırlardı. Ulemânın bu hadîsle ilgili görüşleri 2271 numaralı hadîsin şerhinde gelecektir.[464]

 

2270. …Zeyd b. Erkam’dan; demiştir ki: Ali (r.a.) Yemen’de iken bir kadınla bir temizlik süresi içinde cinsî münâsebette bulunan üç kişi getirildi. (Hz. Ali bunlardan) ikisine (üçüncüyü göstererek);

Çocuğun şuna ait olduğunu kabul ediyor musunuz? diye sordu, (Onlar da);

Hayır, diye cevap verdiler. (Bu şekilde) hepsine ikişer ikişer ve üçüncüyü göstererek, (çocuğun şuna âid olduğunu kabul ediyor musunuz? diye) sordu. Her iki kişiye soruşunda da (onlar) “hayır” diye cevâp verdiler. Bunun üzerine aralarında kur’a çekti ve çocuğu kur’a isabet eden kişiye verdi. Diyet (yani cariyenin değerin)in üçte ikisini de bu adama yükledi. (Zeyd b. Erkâm) dedi ki; Bû (hadîse) Peygamber (s.a.)’e anlatılınca Öndişleri görünecek şekilde gülümse­di.[465]

 

2271. …Halil’den; yahut da İbn Halü’den; demiştir ki: Üç kişi­den (birinden) çocuk dünyaya getiren (fakat bunların hangisinden dünyaya getirdiğini bilmeyen) bir kadın hakkında Ali (r.a.)’ye baş vuruldu. (Bu hadîsin bundan sonraki kısmında râvî Seleme b. Kü-heyl, Şâ’bi’den naklen bir önceki hadîsin) aynısını rivayet etti (fa­kat) Yemen kelimesinden, Peygamberin gülümsemesinden ve “ço­cuğu kendi gönlünüzle bağışlayınız” sözünden bahsetmedi. [466]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerif bir önceki hadîsin aynısıdır. Ancak bu hadîs-i şerifin senedinde bulunan sahâbi Zeyd b. Erkâm atlandığı için “mürsel hadîs” denilen bir zayıf hadîstir. Metinde geçen “veled” kelimesinden, doğan çocuğun erkek olduğu anlaşılmaktadır. Kuv­vetli ihtimâle göre sözü geçen kadın üç erkeğin müşterek cariyesi idi. Bu kimseler de ortak malları olduğu için câriye ile cinsî münâsebette bulun­malarında dînî bir sakınca olmadığım zannederek onunla cinsî münâsebet­te bulunmuşlardı. Aslında bu durumda olan bir cariyeyle cinsî münâsebet­te bulunmak hadd cezasını gerektirmezse de ta’zir cezasını gerektirir. Ço­cuk bu ortaklardan birine verilir. Çocuğu alan kimse cariyeye de sahib olacağı için cariyenin kıymetinin üçte ikisini diğer ortaklarına öder. Or­taklıkları da bu şekilde sona erer.

Bilindiği gibi üç türlü gülme vardır:

1. Kahkaha: Yanındaküerin işiteceği kadar gülmek,

2. Dahk (veya dıhk): Bir insanın kendisinin işitebileceği kadar gülme­sidir.

3. Tebessüm: Onu ne sahibi duyar ne de başkası.

Rasûl-i Ekrem’in gülmesi ekseriyetle tebessüm şeklinde olurdu. Fakat Hz. Ali’nin verdiği hükmü duyunca o gün dahk şeklinde gülmüştür. 2269 numaralı hadîste râvîierden biri hadiseyi naklederken, Rasûl-i Ekrem’in o gün gülerken, ön dişlerinin mi yoksa azı dişlerinin mi görünmüş olduğu­nu pek kestiremiyor. Eğer Rasûl-i Ekrem’in o günkü görülen dişlerinin ön dişleri olduğu kabul edilirse o gün yine tebessümkle gülmüş olduğu anlaşılın Nitekim bir önceki hadîs-i şerifte de gülerken sadece ön dişleri­nin görüldüğünden bahsedilmektedir.[467]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bir çocuğun nesebi birden fazla kişiye nisbet edilemez. Çünkü bir çocuğun bir babası olur.

2. Eğer birden fazla kimseler ortak oldukları bir cariyeyle bir temizlik halinde cinsî münâsebette bulunur da câriye gebe kalırsa, kur’a usulüne baş vurulur. Kur’ada kazanan, çocuğa ve cariyeye sahib olur. Fakat buna karşılık cariyenin değerini hisseleri nisbetinde ortaklarına öder. İshâk b. Rahûye bu görüştedir ve sünnete uygun olan tatbikatın da bu olduğunu söylemiştir. İmâm Şafiî Hazretleri de eski mezhebinde bu görüşü benimse­miştir. Hattâbî’nin beyânına göre İmâm Mâlike ve İmâm Şafiî’nin yeni mezhebine göre kur’a ile neseb tesbit edilemez. Neseb ancak çocuğun şek­line ve kıyafetine bakarak babasını kestirebilen mütehassıs kimselerin ve­receği hükme göre tesbit edilir.[468] Atâ ile el-Leys, es-Sevri, ve Ahmed de bu görüştedirler. İbn Kudâme’nin beyânına göre “birden fazla kişilerin bir kadınla bir temizlik süresi içerisinde cinsî münâsebette bulunmaları halinde, doğan çocuğun nesebini tesbit etmek mümkündür. Bu aynen bir kimsenin boşamış olduğu kadınla iddet beklerken bir başka kimsenin evle­nip de cinsî münâsebette bulunmasına veya bir kimsenin yanlışlıkla, bir başka kimsenin münâsebette bulunduğu karısıyla aynı temizlik süresi için­de cinsî münâsebette bulunup da kadının bir çocuk dünyaya getirmesine benzer. Bu çocuğun bu iki kişiden birine âid olduğu kesin ise de hangisin­den olduğu kesinlikle belli değildir. Bu durumda çocukların şekl-ü şemaili­ne bakarak babalarını tayın edebilen uzman kimselerin sözlerine müracaat edilir ve ona göre tesbit yapılır.[469] Bu husûsda davacıların çocuğun ken­dilerine âit olup olmadığı hususundaki iddialarına itibar edilmez.

el-Evzâî ile es-Sevrî, Ebû Sevr ve İmâm Ahmed (r.a.) da bu görüşte­dirler. Mâliki ulemâsından bazıları İmâm Mâlik’in de bu görüşte olduğu­nu rivayet etmişlerdir. İmâm Mâlik’e göre hür kadınlardan doğan çocu­ğun nesebi doğrudan doğruya kadının nikâhlı bulunduğu kimseye nisbet edilir. Ancak kadınla yabancı bir kimsenin yanlışlıkla cinsî münâsebette bulunması hali müstesnadır. O zaman çocuğun şeklü şemâline bakılarak neseb tayîn eden mütehassısların sözlerine müracaat edilir.

Hanefî ulemâsına göre ise çocukların şeklü şemâline bakarak ve kur’a yoluna bas. vurarak neseb ta’ym etiftek asla caiz değildir.

Şevkâni’nin beyânına göre kur’a usûlüne muhalif olan Hanefi ulemâ-sıyla el-Hâdeviyye’ye göre birden fazla kimselerin ortak oldukları bir câriyeyle bir temizlik halinde cinsî münâsebette bulunup, kadının da bir ço­cuk dünyaya getirmesi halinde çocuğun nesebi ortakların hepsine ilhak edilir. Çocuk hepsinin müşterek çocuğu ve hepsinin vârisi olur. Miras hu­susunda onların diğer çocukları gibi tam hisse alır. Bunlar da hepsi birden tek bir baba imişler gibi çocuğa vâris olup bir baba hissesi alırlar ve bölü­şürler.[470]

 

2272. …Urve b. ez-Zübeyr’in haber verdiğine .göre, Peygamber (s.a.)’irı hanımı Aişe (r.anha) şunları söylemiştir: “Cahiliyye döne­minde dört çeşit nikâh vardı. Bunlardan (birincisi) halkın bugünkü nikâhıdır. (Şöyle ki evlenmek isteyen) bir adam (diğer) bir adama velîsi bulunduğu kızı (istemek üzere) dünürlük yapardı. (Anlaştıkla­rı takdirde kızın velîsi) mehri tayin eder, sonra (dünürlük yapan kimse) o kızla nikâhlanırdı.”

“Diğer bir nikâh (şekli de şu idi). Adam karısına hayızdan te­mizlendiği zaman “falan kimseye bir haber gönder de ondan (senin­le) cinsî münâsebette bulunmasını iste” derdi. Sonra kocası o kadını bırakır ve kadının kendisiyle cinsî münâsebette bulunduğu o erkek­ten (aldığı) gebelik (iyice) belirinceye kadar asla onunla cinsi münâ­sebette bulunmazdı. Kadının gebeliğinin (o adamdan olduğu iyice) belli olunca (artık) kocası isterse onunla cinsî münasebette bulunur­du (ve evliliğini sürdürürdü) Bunu kişi sadece çocuğun soylu olması­nı istediği için yapardı ve bu (tür) nikâha nikâhu’l-istibda’ adı verilirdi.

Bir başka nikâh (şeklî de şuydu); On kadar erkek bir araya toplanır ve hepsi de bir kadının yanına girip onunla cinsî münase­bette bulunurlardı. Kadın gebe kalıp çocuğunu doğurunca bir süre geçtikten sonra onlara (haber) gönderir (ve hepsini yanma çağırır)dı.

Onlardan hiçbirisi onun davetine uymaktan kaçınamazdı. Hepsi de onun önünde toplanırdı. (Kadın) onlara (hitaben; aramızda) “olan işimizi biliyorsunuz. Ben bir çocuk dünyaya getirdim” (der) ve “bu çocuk senindir ey falanca!” diyerek onlardan hoşuna giden birini ismiyle çağırır ve çocuğu ona ilhak ederdi.

Dördüncü bir nikâh (şekli de şu idi) pek çok kimse toplanarak bir kadının yanına girerdi. (Kadın) kendisine gelen kimselerin hiç birinden kaçınmazdı. Bu kadınlar fahişe kadınlardı. Kendilerine gel­mek isteyen kişilere bir alâmet olması için kapılarının üzerlerine bay­raklar dikerlerdi. (Kadın) hamile olup da çocuğunu doğurunca daha önce kendisiyle cinsî münâsebette bulunan erkeklerin hepsi onun ya­nında toplanırlardı. (Kadın da) onlar için çocuğun şekil ve şemâline bakarak babasını tesbit edebilen mütehassıslar çağırırdı. Onlar da kadının çocuğunu (çocuğun babası olduğuna) kanaat getirdikleri kim­seye verirlerdi, (o kimse de çocuğu) kendisine ilhak ederdi. (Artık o çocuk o kimsenin) oğlu diye çağırılırdı. (Çocuk da) bundan çekin­mezdi. Allah Muhammed (s.a.)’i gönderince bugünkü Müslümanla­rın nikâhı Câhiliyye dönemi halkının bütün nikâhlarını kaldırdı.[471]

 

Açıklama

 

Davûdî’nin beyânına göre Câhiliyye döneminde üç nikâh çeşidi daha vardı;

1. Gizli dostlar, metreslerle sürdürülen evlilik hayatıdır. Bu tür evli­likler halktan gizli tutulurdu. Câhiliyye halkı gizlice yapılan zinalarda bir sakınca görmediklerinden bu tür evlilik hayatını meşru sayarlardı. Allah tealâ “…Gizli dost da tutmamaları şartıyla..”[472] mealindeki ayet-i kerî­mesinde arapların bu gizli ve iğrenç âdetlerine işaret buyurmuştur.

2. Bir kimsenin bir kadınla bir ay veya bir sene gibi muayyen bir süre devam etmek üzere evlenmesidir. Biz bu mevzûyu 2072 numaralı hadis-i şerifin şerhinde ayrıntılı bir şekilde açıklamıştık.

3. İki kişinin karılarını değişmeleri neticesinde meydana gelen evlilik.[473]

 

Bazı Hükümler

 

1. Nikâhın  sıhhati için velînin izni  şarttır.  Biz ulemanın bu konudaki görüşlerim 2083-2086 numaralı hadislerin şerhinde açıkladığımız için burada tekrara lüzum gör­müyoruz.

2. İslâmiyetderı önce Araplar arasında yaygın olan nikâh şekilleri yü­rürlükten kaldırılmıştır.

3. Ahkâm dinin nasİarı ile tesbit edilir. Sadece akla ve mantığa daya­nılarak hükümler koymak dinen caiz değildir. Sadece akla dayanarak yü­rürlüğe konan Cahüiyye dönemi kurallarının fesadı açıktır.

4. Çocuk, kadının nikâhı altında bulunduğu kişiye aittir.[474]

 

33-34. “Çocuk Sahibu’l-Firaş’a Aittir”

 

2273. …Aişe (r.anha)’den; demiştir ki: Sa’d b. Ebî Vakkas ile Abd b. Zem’a, Zema’nın cariyesinin oğlu (Abdurrahman’ın nesebi­nin tesbiti) hakkında (aralarında çıkan) anlaşmazlığı halletmesi için Rasûlullah (s.a.)’e başvurdular. Sa’d (r.a.) dedi ki:

Kardeşim Utbe, Mekke’ye vardığım zaman Zem’amn cariyesinin oğluna bakmamı ve onu (yanıma) almamı bana vasiyyet etti. Çünkü o (çocuk) kardeşimin oğludur. Abdullah b. Zem’a da;

(O) benim kardeşimdir, (çünkü) babamın cariyesinin oğludur (ve) babamın (firâşı) yatağı üzerinde doğmuştur, diye iddiada bu­lundu. Rasûlullah (s.a.) de (çocukta) Utbe’ye açıkça bir benzerlik gördü. Bunun üzerine;

“Çocuk (üzerinde doğduğu) firaş (sahibin)’e aittir. Zina edene de mahrumiyet vardır ya Şevde! Sen bundan sonra bu çocuğa gö­zükme.” buyurdu. Müsedded hadisine (şu cümleyi de) ilâve etti: “Ey Abd, bu (çocuk) senin kardeşindir.” buyurdu.[475]

 

Açıklama

 

Firaş (yatak) kelimesi ile kinaye yoluyla kadın kastedildiği gibi bazen de erkek kastedilir. Çünkü kadın erkeğin yatağı durumundadır. Zira çocuk onun yatağı üzerinde dünyaya gelir. Fa­kat bu hadîs-i şerîfte firâş kelimesi ile kastedilen kadın değil, erkektir. Buhârî’nin rivayetine göre mevzumuzu teşkil eden hadîs-i şerîfte söz ko­nusu edilen olay Mekke’nin fethi yılında cereyan etmiştir. Bilindiği gibi olayı yaşayanlardan Sa’d b. Vakkas Hazretleri aşere-i mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi)den biridir.[476] Hadiseyi yaşayan ikinci şahıs Abd b. Zem’a ise, Hz. Peygamberin pâk zevcelerinden Şevde bint Zem’a’mn er­kek kardeşidir. Sahâbîlerin ileri gelenler indendir. Çocuğuna bakması için kardeşi Sa’d b. Ebi Vakkas hazretlerine vasiyette bulunan Utbe b. Ebi Vakkas ise, Uhud savaşında Rasûl-i Ekrem’in mübarek dişini kıran kimse­dir. Küfür üzere öldüğü söylenir. Hafız tbn Hacer’in beyânına göre Mek­ke’nin fethi günü Hz. Sa’d Mekke’ye gelince hemen kardeşinin çocuğnu görüp onu kardeşine benzeterek tanıyor. “Ka’benin sahibine yemîn olsun ki bu kardeşimin çocuğudur” diyerek ona sahiplenmek istiyor. Fakat Abd b. Zem’a’mn_da çocuğa sahip çıkması üzerine meselenin çözüme kavuştu­rulması için Rasûl-i Ekrem’e müracaat ediyorlar. Bu ihtilâfın aslı Cahiliyye döneminde halkın cariyeleri zinaya teşvik ederek onların sırtından ka­zanç temîn etmeleri ile ilgilidir. Zem’a isimli şahsın böyle bir cariyesi var­dı. Câriye hamile kalınca halk çocuğun Utbe’den olduğuna kanaat getir­mişti. Nihayet çocuk dünyaya gelince Utbe çocuğun kendisine ait olduğunu bildiği için kardeşi Sa’d’a çocuğa amca olarak sahip çıkmasını vasiyyet etmişti. Zema’nın da Abd isimli bir oğlu vardı. O da çocuğun, babasının döşeği üzerinde dünyaya geldiğini delil getirerek onun kendisine verilmesi­ni istiyordu. Bu yüzden birbirlerinden davacı oldular. Rasûl-i Ekrem de Cahiliye âdetlerini yıkmak maksadı ile çocuğu annesinin efendisine nisbet edip zina eden kimseyi çocuğa sahip olmaktan mahrum etti. Metinde ge­çen cümlesine bazıları “zina eden kimseye taş -yani recim-vardır” şeklinde mana vermişlerse de bu isabetli değildir. Çünkü her zina edene recm cezası uygulanmaz.[477]

 

Bazı Hükümler

 

1. Kendisine vasiyyet edilen (vasiy) bir kimsenin, vasiyette bulunan kimsenin vasıyyetıne uyarak onun adına çocuğun ilhakını taleb etmesi caizdir. Bu mevzuda vasiyy (kendisine vasiyyet edilen kimse) musînin (vasiyyet edenin) vekîli gibidir.

2. Firaş sahibi ile bir başkası arasında çocuğun ilhakı mevzuunda ih­tilâf olursa, çocuk firaş sahibine ilhak edilir. Şafiî ulemâsından îmâm-ı Nevevî bu mevzuda şunları söylemiştir: “Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in “çocuk firaş (sâhibin)e aittir” sözünün manası şudur: Bir kimsenin kendisi için firaşe dönüşmüş olan karısı yahut da bir cariyesi bir çocuğun doğması için gerekli olan süre kadar yanında kaldıktan sonra bir çocuk dünya­ya getirecek olursa, çocuk bu adama izafe edilir ve aralarında baba-oğul hükümleri cereyan eder. Doğan çocuğun o adama benzeyip benzememesi bu hükmü değiştirmez. Çocuğun dünyaya gelebilmesi için kadınla erkek birleştikten sonra en az altı ay geçmesi gerekir. Bir kadın, bir erkeğe nikâhlanmakla onun firâşı (yatağı) olmuş kabul edilir. Bu hususda icmâ olduğu nakledilmiştir. Ancak firâş haline gelen bir kadının dünyaya getir­miş olduğu çocuğun bu kadının kocasına nisbet edilebilmesi için, çocuk doğmadan enaz altı ay önce karı-kocanın birleşebilmelerinin imkân dahi­linde olması gerekir. Aralarında en az altı aylık bir mesafe bulunan bir erkekle bir kadın evlendikten sonra eşler hiç buluşmadıkları ve aralarında bu kadar uzaklık bulunan yerlerinden ayrılmadıkları halde kadın altı ay veya daha fazla bir zaman geçtikten sonra dünyaya bir çocuk getirecek olursa, bu çocuk kadının kocasına nisbet edilmez. İmâm Mâlik ile İmâm Şafiî ve genellikle bütün ulemâ bu görüştedirler. Ancak İmâm Ebu Hanife (r.a.)’e göre bu çocuk sözü geçen kadının kocasına nisbet edilir. Hatta adam nikâh akdinden sonra, henüz karısı ile buluşma imkânı yokken ka­rısını boşar da kadın altı ay sonra doğurursa bu çocuk yine o kimseye nisbet edilir. Çünkü Allah’ın lütfü ile yerin dürülerek eşlerin buluşmaları mümkündür. Cariyeye gelince, îmâm Şafiî ile İmâm Mâlik’e göre câriye bir kimsenin mülküne geçivermekle o kimsenin firâşı olamaz. Cariyenin firâş olabilmesi için efendisinin onunla cinsî münasebette bulunması şart­tır. Efendi cariyesi ile cinsî münasebette bulunmadıkça, o câriye onun mül­künde on sene dâhi kalmış olsa yine onun firâşı olmuş sayılamaz. Ve do­layısıyla bu süre içerisinde dünyaya getireceği çocuk da efendisine nisbet edilemez.

İmam Ebu Hanife’ye göre ise bir cariyenin bir kimsenin firâşı sayila-bilmesi için o kimseden bir çocuk dünyaya getirmesi gerekir.[478]

3. Kadının, kendisine nikâh düştüğü kimselerden kaçınması gerektiği gibi kendisine haram olması ihtimâli olan kimselerden de kaçınması gerekir.

4. Bir kimsenin zinada bulunduğu bir kadın o kimsenin usûl ve fûrûuna haram olduğu gibi bu kimseye de o kadının usûl ve fûrûu haram olur. Binâenaleyh kadın zînâda bulunduğu erkeğin usûl ve fûrûuyla, erkek de zinada bulunduğu kadının usûl ve fûrûuyla evlenemez. Çünkü helâle yoldan yapılan cinsî münasebetten meydana gelen hürmet-i müsâhere, ha­ram yoldan yapılan cinsî mühâsebet için de geçerlidir. Bir kimsenin bir kadına şehvetle dokunmasıyla da hürmet-i müsâhare meydana gelir. Do­kunan organlar arasında dokunmaya manî bir engel bile bulunsa birbirlerinin sıcaklığını hissetmeleri halinde yine hürmet-i müsâhare meydana ge­lir. Bu temasın, hatâen veyahut unutarak yahutta istemeyerek olması bu hükmü değiştirmez. Şehvetle yapılan bu tür sürtüşmeler ve temas aynen nikâh gibi hürmet-i müsâhare vücuda gelir. Çünkü bu temaslar cinsî mü­nasebeti davet eden sebeplerdendir. Bu bakımdan nikâhdan meydana ge­len akrabalıklar, hürmet-i müsâhereler bu tür temaslardan dolayı da vücû­da gelir. Sahabe ve Tabiînin büyük çoğunluğu ile Hanefî ulemâsı, Süfyan es-Sevrî, el-Evzâî ve İmâm Ahmed bu görüştedirler. Çünkü Rasûl-i Ekrem (s.a.) cariyenin dünyaya getirdiği çocuğun Utbe’ye benzediğini görünce, o çocuğu Utbe’ye nisbet etti. Nikâhdan doğan bir çocuk için geçerli olan hürmet hükümlerini bu çocuk için de geçerli kıldı ve Hz. Şevde’ye bu çocuğun karşısına örtülü olarak çıkmasını, örtüsüz olarak onun karşısına çıkmamasını emretmiştir.

İmâm Mâlik ile İmâm Şafiî ve Ebu Sevr’e göre gayr-ı meşru yollar­dan yapılan temasların ve zînânm akrabalığın meydana gelmesi hususunda hiçbir önemi ve tesîrİ yoktur. Binaenaleyh bir kadınla zinada bulunmuş olan bir kimse o kadının annesiyle veya kızıyla evlenebilir. İmâm Malîk ile İbn Macisûn’a göre bu adam o kadının doğurduğu kızın kendi zînâsı-nın mahsûlü olduğunu bile bile yine onunla evlenebilir. İmâm Nevevî’nin de ifâde ettiği gibi bu görüş son derece hatalı ve bâtıldır.[479]

 

2274. …Amr b. Şuayb’ın dedesi, Abdullah b. Amr b. el-As’dan; demiştir ki: Adamın biri ayağa kalkarak;

Ey Allah’ın Rasûlü! Falan kimse benim oğlumdur. (Çünkü ben) Cahıiiyye döneminde onun annesiyle zina etmiştim dedi. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.):

“İslama” a bir kimse için nikâhı altında olmayan bir kadının doğurduğu çocuğun kendisine ait olduğunu iddia etme (hakkı) yok­tur. Cahiliyye dönemi ile ilgili hüküm(ler yürürlekten) kalkmıştır. Çocuk döşek (sâhibi)nindir. Zina eden kimse için mahrumiyet var­dır.” buyurdu.[480]

 

Açıklama

 

Ulemânın bu hadisle ilgili görüşleri bir önceki hadisin şerhinde açıklanmıştır.[481]

 

2275. …Rebâh (el-Kûfî)den; demiştir ki: Ailem beni, kendileri­ne ait, Rum diyarından bir câriye ile evlendirmişti. Ben onunla cimâda bulundum. O da benim gibi siyah çocuk dünyaya getirdi. O’na ismini verdim. Sonra (bir defa daha) cima ettim. Benim gibi siyah bir erkek çocuk (daha) dünyaya getirdi. Ö’nun adım da “Ubeydullah” koydum. Sonra (yine) aileme ait olan Yuhanna isimli bir köle onun üzerine saldırıp kendi diliyle bir şeyler söyleyip ona sahip olmuş. Derken (câriye) keler gibi (boz renkli) bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Cariyeye;

Bu nedir? dedim.

Bu (çocuk) Yuhanna’nındır. diye cevap verdi. (Aramızda çı­kan anlaşmazlığı Hazret-i) Osman’a ilettik.

Râvi, Mehdi dedi ki: (Muhammed b. Abdullah hadîsin bundan sonraki kısmını şöyle) rivayet etti; (Hz. Osman câriye ile Yuhanna’-mn) ikisine de, soru(lar) sordu. (İkisi de suçlarını) itiraf ettiler. Bu­nun üzerine (Hz. Osman) onlara;

Aranızda Rasûlullah (s.a.)’ın hükmüyle hüküm vermemi ister misiniz? Rasûlullah (s.a.) “çocuk döşek içindir” buyurdu” dedi.

(Musannif) Ebu Davûd dedi ki bu hadîsi Musa b. İsmâiVi(n hadisin bundan sonraki kısmını bana şöyle) rivayet etti(ğini) zanne­diyorum; (Mehdi b. Meymûn) dedi ki, (öyle zannediyorum ki Mu-hammed’b. Abdullah bu hadisin sonunda şunları da) söyledi; Bu­nun üzerine (Osman) cariyeye (elli) sopa vurdu. Yuhanna’ya (da elli) sopa vurdu. (Çünkü) İkisi de köle idiler.[482]

 

Açıklama

 

Bilindiği gibi evli iken zînâ eden hür kimselerin cezası recmdir. Zînâ eden bekârlara ise, yüz sopa vurulur fakat zînâ eden cariyeler evli de olsalar, bekâr da olsalar her iki halde de onlara elli sopa vurulur. Çünkü cariyeler hürriyetleri elinde olmayan za­vallı kadınlardır. Onların namuslarını korumaları hür kadınların namusla­rını korumaları kadar kolay değildir. Allah teâlâ bu gerçeği şöyle ifâde buyuruyor: “…eğer evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınlara yapılan işkencenin yarısı(nı uygulamanız) gerekir…”[483] Mevzu-muzu teşkîl eden hadîs-i şerîf zînâ eden kölelere uygulanacak cezanın, ca­riyelere uygulanan cezanın aynısı olduğunu ifâde ettiği gibi aynı zamanda zînâ mahsûlü bir çocuğun, annesinin itirafı ve erkeğin de kadını tasdîk etmesi hâlinde, kadının nikâhlısına nisbet edilerek falancanın oğlu diye o kimsenin ismiyle anılacağına da delâlet etmektedir.[484]

 

34-35. Çocuğu Himayesine Almakta Öncelik Hakkı Kimindir?

 

2276. …Amr b. Şuayb’ın dedesi Abdullah b. Amr (b. As)dan rivayet olunduğuna göre, bir kadın (Rasûl-i Ekrem’e hitaben):

“Ey Allah’ın Rasûlü! Şu benim oğluma, karnım (aylarca) kap oldu. Meme(leri)m su kabı oldu, bağrım onun için barınak oldu. Onun babası beni boşadı. (Şimdi de) onu benden almak istiyor” dedi. Rasûlullah (s.a.) de ona;

“Sen evlenmediğin sürece ona (bakmaya başkalarından) daha müstehaksın,” buyurdu.[485]

 

Açıklama

 

Hıdâne veya hâdâne kucağa almak, besleyip, büyütmek üzere yanında bulundurmak gibi manalara gelir. Bu manâda çocuğa bakana “Hâdîne” denir ki, bu tabir anneye ve diğer bakıcı­lara da şâmildir.

İslâmda çocuğun nafakası babaya, hıdânesi (bakımı) öncelikle anneye aittir. Fakat babalar nafakaya mecbur olmakla birlikte anneler hidâneye mecbur değillerdir.

Hanefî mezhebine göre hidâne sahipleri sırasıyla şunlardır: Anne, anne­anne, baba-anne, özabla, öz kizkardeşin kızları, teyze, hala. Bunlar yoksa hala, dede, kardeş, kardeş çocukları, amcalar, amca çocukları.

Evlilik bozulmuşsa, erkek çocuğun yedi, kız çocuğun dokuz yaşına kadar hidâne hakkı kendi annesine aittir. Annesi yoksa veya annesinin hidâne hakkı düşmüşse bu hak diğer hidâne sahiplerine intikâl eder.

Hidâne ehliyetinin şartları; hürriyet, akıl, bulûğ, emniyet, korumaya gücü yeterlilik ve kadının küçüğe yabancı olan birisiyle evli olmaması. Bu şartları taşıyan anne müslüman olmasa bile çocuğun hidâne hakkına sahiptir.

Hafif meşrep kadınlar hidâne hakkına sahip değillerdir.[486]

 

Bazı Hükümler

 

1. Çocuğun terbiyesi ve bakımı dinî bir vecibedir.

2. Boşanan eşlerin çocuklarına bakma hakkı ön­celikle kadına verilmiştir. Bu hak evlenmediği sürece öncelikle kadına ait­tir. Fakat evlendiği andan itibaren bu hakkı, kaybeder. Ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedirler. Delilleri ise mevzûmuzu teşkîl eden hadis-i şerîftir. Bu hadis öyle bir hadistir ki, ulemâ bunda Amr b. Şuayb’a muh­taç kalmış ve bu mevzuda onu delîl almaktan başka çare bulamamışlardır. Çünkü hadisin yegâne dayanağı Amr b. Şuayb’dır. Boşanan kadının evlenmekle çocuğu himayesine alma hakkım kaybedeceğine delâlet eden bun­dan başka bir hadis yoktur. Dört mezhebin imamları ile daha başka ilim adamlarının görüşü de budur. Buhârî,Sahih’inin dışındaki eserlerinde bu hadisi delîl olarak zikretmiştir. Hâkim, Ma’rifetu Ulûmi’l-hadis isimli ese­rinde bu hadisin sahîh olduğuna dâir icma bulunduğunu söylemiştir. İbn Hazm gibi bazı kimseler senedinde Amr b. Şuayb bulunduğu için bu hadi­sin zayıf olduğunu söylemişlerse de bu söz doğru değildir. Bu söz ancak senedinde Amr b. Şuayb’ın bulunup da Abdullah b. Amr b. As’dan riva­yet edildiğine dâir Şuayb’ın açıklaması bulunmadığı hadisler için geçerli­dir. Halbuki burada bu hadisin Amr’ın dedesi Abdullah b. Amr. b. As’­dan rivayet edildiğine dâir Şuayb’ın açıklaması vardır. Binaenaleyh bu ha­dis şahindir. Humeydî, İbnü’l-Medînî, Buhârî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Râhûye gibi hadis imamlarının bu hadisle amel etmeleri de bunu isbat etmektedir.

Nitekim İmâm Mâlik’in rivayet ettiği şu hadis-i şerîf de bu hadisi teyîd etmektedir: “el-Kasım b. Muhammed (r.a.) der ki:

Ömer b. el-Hattâb (r.a.) ensârdan bir kadınla evliydi. Bu kadından Âsim adında bir oğlu oldu, sonra boşandılar. Hz. Ömer Kubaya geldiğin­de oğlu Âsım’ı mescidin avlusunda oynarken gördü. Onu kucakladı. Hay­vanın üzerinde önüne oturttu. Bunun üzerine ninesi yetişti, çocuğu Hz. Ömer’den almak istedi. O da vermedi. Birlikte Hz. Ebubekir’in yanına geldiler. Hz. Ömer;

Bu benim oğlumdur. dedi. Hz. Ebubekir de Hz. Ömer’e hitaben;

Çocukla onun arasına girme, onları serbest bırak dedi. Hz. Ömer de cevap vermedi. İmâm Mâlik der ki: “Ben de böyle amel ediyorum.”[487]

İbn Abdilberr’de bu hadisin muttasıl ve munfasıl olarak pekçok yol­lardan rivayet edildiğini ve ilim erbabının tasvibine mazhar olduğunu ifâ­de etmiştir.[488]

Şevkânî’nin beyânına göre çocuğu himayesine almaya hak kazanan bir kadın evlendiği andan itibaren bu hakkını kaybeder. Şafiî ulemâsı ile Hanefî ulemâsı ve İmâm Mâlik bu görüşte icmâ’ bulunduğunu söyle­miştir.

Hz. Osman’ın, “Kadının çocuğu yanına ahn.a hakkının bakî olduğu ve bu hakkın ondan hiçbir zaman alınamayacağı” görüşünde olduğu riva­yet edilmiştir. Hasan el-Basrî ile İbn Hazm da aynı görüştedirler. Delilleri ise, tercümesini sunacağımız 2278 numaralı hadis-i şerîftir.

“Kadın evlenmekle, çocuğunu yanına alma hakkını kaybeder” diyen­lere göre Hz. Osman’ın sözünü “boşanan bir kadının çocuğunu yanına alma hakkı hiçbir zaman kadının elinden çıkmaz” şeklinde anlamak doğ­ru olamaz. Çünkü Hz. Osman’ın bu sözü sadece annesinden başka hiçbir yakını olmayan çocuklar için söylemiş olması mümkündür. 2278 numaralı hadis-i şerîf ise anne ile değil teyze ile ilgilidir. Bu meselede anneyi teyzeye kıyaslamak doğru değildir.

Hanefî ulemâsına göre kocasından boşanıp da çocuğunu kendi himâ­yesi altına alma hakkına sahip olan bir kadın her ne kadar evlenmekle bu hakkını kaybederse de evlendiği kimsenin çocuğun amcası gibi yakınla­rından biri olması halinde yine de bu hakkını kaybetmeden elinde tutar. Bu durumda olup da annesini kaybettiği için anneannesinin himayesine geçen bir çocuğun anne-annesi çocuğun babasının babasıyla evlenirse ço­cuk yine anne-annesinin yanında kalmaya devam eder. Bu hakkın kendisi­ne intikâl ettiği bir teyze, çocuğun amcasıyla evlenecek olsa bu hak kendi­sinden geri alınamaz.

3. Kocasından boşanan bir kadının çocuğunu yanına alması onun le­hine olan bir haktır. Dolayısıyla çocuğun masraflarını karşılamak annesi­ne değil, babasına düşen bir görevdir. Anne arzu ederse bu hakkını çocu­ğun diğer akrabalarına bağışlayabilir. Ancak ulemâ bu mevzuda ihtilâf etmiştir.[489]

 

2277. …Medîne halkından doğru sözlü bir kimse olan (ve) Selmâ (diye anılan) Ebü Meymûne demiştir ki; Ben Ebu Hureyre ile beraber otururken İranlı bir kadın oğlu ile birlikte (yanımıza) geldi ve (ikisi birden) kadım kocasının boşadığını iddia ettiler. Hemen arkasından, kadın, farsça olarak;

Ey Ebu Hureyre! kocam beni boşadı. Oğlumu da (benden alıp) götürmek istiyor dedi. Ebû Hureyre de;

Onun hakkında kura çekiniz, cevâbını verdi ve ona yine Fars­ça birşeyler söyledi. O anda (kadının) kocası geldi ve;

“Çocuğum hakkında kim bana karşı hak iddâ edebilir? dedi. Ebû Hureyre de;

Allah için ben böyle bir şey söylemiyorum ancak (şunu ifâde etmek istiyorum). Ben Rasûlullah (s.a.)’uı yanında otururken bir kadının Peygamber (s.a.)’e gelip de;

Ey Allah’ın Rasûlü kocam (beni boşadıktan sonra bir de) oğ­lumu (yanımdan alıp) götürmek istiyor. Oysa oğlum bana Ebû Ine-be kuyusundan su (getirip) içirdi. (Oğlum) bana faydalı oldu, dedi. Rasûlullah (s.a.) de (onlara);

“Onun hakkında kur’a çekiniz” buyurdu. Bunun üzerine (ka­dının) kocası;

Çocuk hakkında bana karşı kim hak iddia edebilir? dedi. Pey­gamber (s.a.) de (çocuğa dönerek);

“Şu babandır. Şu da annendir, onlardan istediğinin elini tut” buyurdu. (Çocuk da) annesinin elini tuttu. Bunun üzerine (kadın) çocukla (birlikte oradan uzaklaşıp) gitti dedi.[490]

 

Açıklama

 

Hz. Ebû Hureyre’nin naklettiği olayı yaşayan kadın, “oğlum bana Ebû İriebe kuyusundan su (getirip) içirdi, bana faydalı oldu” sözleriyle, oğlunun en az hayrı serden ayırabilecek rüşd çağına geldiğini ve hizmetinden yararlanılabilecek bir yaşta olduğunu be­lirtmek istemiştir. “Ebû İnebe” kuyusunun Medine’ye üç mil uzaklıkta olduğu söylenir.

Bu hadis-i şerifin zahirinden anlaşıldığına göre bu kadın faydayı zara­rı birbirinden ayırabilecek durumda olan yani temyiz çağında bir çocuğu varken, kocasından ayrılıp da çocuk üzerinde hak İddia ederek mahkeme­ye müracâat edecek olursa, karı-koca arasında kur’a çekilir. Kur’a hangi­sine çıkarsa, çocuk ona verilir, ya da çocuk annesi ile babasından birine gitmekte serbest bırakılır. Çocuk hangisinin yanına giderse onun himaye­sinde kalır. Bu mevzuda mezheb imamlarının görüşleri şöyledir:

İmâm Ahmed’e göre, oğlan veya kız çocuğu aklı başında dengesi ye­rinde olarak yedi yaşına basacak olursa annesi ile babasından birini seç­mekte muhayyer bırakılır. Çocuk bunlardan hangisini seçerse onun olur. Dört halife ile Ebû Hureyre ve Şureyh bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzûmuzu teşkil eden hadis-i şerifle Umâretü’I-Cermi’nin şu sözleridir;

“Ali b. Ebî Talib annemle amcamdan birini seçmekte beni muhayyer bıraktı. Ben o zaman sekiz yaşımda idim.”[491]

Esasen çocuğa sahib olmak için öncelik hakkının tanınmasında çocu­ğun verileceği kimsede çocuğa karşı bir şefkat hissinin bulunup bulunma­ması önemlidir. Çocuk kendisine karşı daha şefkatli olan kimsenin yanın­da daha mutlu olur. Bu bakımdan çocuk anne yahut babasından hangisini kendisine daha sıcak bulur ve seçerse ona teslim edilir. Sonra diğerini se­çecek olursa bu sefer diğerine teslim edilir. Çocuğun tercih hakkı sınırlan­dırılamaz, istediği zaman anne ve babasından birinin yanına gidebilir. Eğer çocuğun babası yoksa veya babası çocuğu himayesine almaya ehliyetli de­ğilse o zaman amca, gibi asabelerinden biri babasının yerine geçer ve ço­cuk annesiyle babasının yerine geçen asabe arasında tercihte bulunur.

Kız çocuğuna gelince, kız çocuğu yedi yaşına geldiği andan itibaren babasının himayesine verilir. Çünkü bu yaşda kız çocuğu himayeye daha çok muhtaçdır. Bu görevi yerine getirmeye en lâyak olan da babasıdır.[492]

Hanefîlere göre hadâne hakkı daha ziyâde şefkat ve merhamete istnâd ettiği için daima anne tarafında aranır. Binâenaleyh çocuğun annesi yoksa, anne-annesine verilir. Bunlar yukarıya doğru ne kadar çıkarsa çıksınlar diğerlerine yani baba tarafından olan as abesine tercih edilirler. Me­selâ, çocuğun annesinin anne-annesi sağ ise çocuk ona verilir. Beri tarafta baba-annesi sağ ve ötekine nazaran daha genç olsa bile, ona verilmez. Anne-ânnesi yoksa, baba-annesine verilir. Yalnız İmâm Züfer’e göre anne baba bir kız kardeş ile teyze, baba-anneye tercih edilir. Çocuğun anne veya baba tarafından hiçbir ninesi yoksa sıra kız kardeşlerine gelir. Bun­lardan anne baba bir kız kardeşler diğerlerine ,tercîh edilir. Onlar yoksa, çocuk anne bir kız kardeşine verilir. O da yoksa sıra baba bir kız kardeşi­ne gelir. Ancak İmâm Muhammed’in Ebû Hanîfe’den bir rivayetine göre teyze, baba bir kız kardeşe tercih edilir. Daha sonra sıra aynı tertîb üzere teyzelere, onlar yoksa halalara gelir. Fakat bu sayılanlardan her hangi birisi, çocuğa yakın akraba olmayan biri ile evlenirse onun hadâne hakkı sakıt olur. Bundan sonra yalnız nine müstesnadır. Çocuğa yakın akraba olmayan birisiyle evlendikleri için hakkı sakıt olanlar, boşanırlarsa aynı haklarına yeniden kavuşa bilirler. Çünkü hedâneye engel olan durum or­tadan kalkınca kişi hedâne hakkına yeniden sahib olabilir.

Çocuğun kadın akrabası yoksa sıra erkeklere gelir. Bunların da asabe olmak itibariyle en yakın olanı tercih edilir. Çünkü velî olmak yakın akra­banın hakkıdır. Sonra erkek çocuk anne veya ninesinin terbiyesinde kalı­yorsa yalnız başına yiyip içmeye, giyinmeye ve taharetlenmeğe başlayınca­ya kadar orada bırakılır. Bundan sonra o erkeklerin ahlâk ve adabını öğ­renmeğe muhtaçtır. Bu işe baba daha münâsib olduğundan çocuk ona verilir. Kız çocuğu ise anne veya ninesinin yanında hayzım görünceye ka­dar kalır, daha sonra iffet ve namusunu korumaya sıra gelir ki bu işe baba daha lâyıktır.

İmâm Şafiî’nin anlayışına göre ise anne, erkek veya kız çocuğunu yedi yaşına kadar yanında tutmaya tercihân hak sahibidir. Çocuklar yedi yaşına varıp akıllarında da bir anormallik yoksa, oğlan olsun kız olsun, baba ve anasından istediğini seçmekte serbest bırakılır ve hangisini tercih ederse onun yanında kalabilir.

Mâlik’ın anlayşı ise, oğlan çocuğu erginlik çağına varıncaya ve kız çocuğu evleninceye kadar anasının yanında bırakılır. Ananın öncelik hak­kı vardır. Çocuk babasının yanında kalmayı tercih etme hakkına sahip değildir ve serbest de değildir. Anasının yanında kalmak durumundadır.[493]

 

2278. …Ali (r.a.)’dan; demiştir ki: Zeyd b. Harise (Ye’cuc va­disinden) çıkıp Mekke’ye geldi Mekke’den Hamza’nın kızını (alıp Ye’cüc vadisine) getirdi. Bunun üzerine Ca’fer (b. Abdilmuttalib);

Onu ben (himayeme) alacağım. Ben onu (himayeme almaya başkalarından) daha müstehâkım (çünkü) amcamın kızıdır ve teyze­si benim yammdadır. Teyze ise anne demektir, dedi. Hz. Ali de (şöyle) dedi;

Onu (yanıma almaya) ben daha lâyığım. (Çünkü) amcamın kı­zıdır ve Rasûlullah (s.a.)’in kızı benim yammdadır. O ise bunu yanı­na almaya daha müstehâktır. Zeyd de şöyle dedi;

Ben onu (yanıma almaya başkalarından) daha müstehâkım çün­kü ben onun için yola çıktım (Ye’cuc vadisinden Mekke’ye kadar) yolculuk ettim ve onu (Mekke’den alıp buraya) getirdim.

Derken Peygamber Sallallahû aleyhi ve sellem (Medine’ye mü-teveccîhân yola) çıktı (Hadisin bundan sonraki kısmında Hz. Ali yahut diğer râvilerden biri Hz. Peygamber’den) bir hadis nakletti ve dedi ki (Hz. Peygamber);

“Kıza gelince, ben onu (Ca’fer’e) bırakılmasına hüküm veri­yorum (çünkü) teyzesi ile beraber olur. Teyze ise anne demektir” buyurdu.[494]

 

Açıklama

 

Zeyd.b. Harise (r.a.) hazretleri kaza umresinden dönerken  Hz.  Hamza’nın yetim  kalan kızını himayesine almak maksadıyla tutup ashâb-ı kiramın konaklamakta olduğu Ye’cuc vadi­si denilen yere getirmişti. Orada Hz. Ali çocuğu tanıyıp “buna iyi sahip ol” diyerek Hz. Fatma’nın devesine bindirmiş ve ona teslîm etmişti. Bu yüzden, çocuğu kendi himayesine almak isteyen Hz. Zeyd ile Hz. Ali ara­sında bir anlaşmazlık çıktı. Nihayet istirahat vakti sona erince Rasûl-i Ek­rem Medîne’ye gitmek üzere yola çıktı. Ashâb-ı kiram da Rasûl-i Ekrem’e tâbi’ olup hep birlikte Medîne’ye geldiler. Medine’ye geldikten sonra ço­cuk üzerinde Hz. Ca’fer de hak iddia etmeye başladı ve her üçü de çocu­ğun kendi himayesinde olması gerektiğini iddia ederek, delilleri ile birlikte Rasûl-i Ekrem’e müracaatta bulundular.

Hz. Ca’fer’e göre Hz. Hamza’nın kızının, kendi yanında kalması ge­rekiyordu. Çünkü: a- Amcasının kızıydı,

b- Çocuğun teyzesi Hz. Ca’fer’in hanımıydı. Teyze ise anne mesâbesindeydi.

Hz. Ali ise, şu sebeplerden dolayı çocuğun kendi himayesine verilme­sini istiyordu:

a- Çocuk amcasının kızıydı.

b- Rasûl-i Ekrem’in kızı Fatıma da hanımı idi.

Hz. Zeyd’e göre ise, çocuk kendi himayesine verilmeli idi. Çünkü:

a- Özel olarak bu çocuğu himayesine almak için Ye’cûc vadisinden Mekke’ye inmiş, çocuğu Mekke’den çıkarıp Ye’cuc vadisinde getirmişti.

b- Hz. Hamza’nın kardeşliğiydi. Rasûl-î Ekrem ashab-ı kiram arasın­da kardeşlik kurduğu zaman onu Hz. Hamza ile kardeş ilân etmişti.

Hz. Ali, mevzûmuzu teşkil eden bu hadisi buraya kadar rivayet ettik­ten sonra, Rasûl-i Ekrem’in bu hususta vereceği- kararın gerekçesini ifâde ettiğini söylemiş ve ondan sonra da Rasûl-i Ekrem’in çocuğu Hz. Ca’fer’-in himayesine verdiğini rivayet etmiştir. Hz. Peygamber’in, çocuğu Hz. Ca’fer’e vermeden önce söylemiş olduğu sözler herhalde şunlardır: “Pey­gamber (s.a.) Ali’ye hitaben “-Ben sendenim, sen de bendensin” buyur­du. Ca’fer’e de “senin bünyen ve ahlâkın benim bünyeme ve ahlâkıma benziyor” dedi. Zeyd’e de “sen bizim kardeşimiz ve mevlâmızsın”[495]

Hz. Hamza’nın dava mevzuu olan bu kızının ismi Ümâme’dir. Ümâ-re, Selma, Emetullah, Fatıma olduğunu söyleyenler olmuşsa da doğrusu Ümâme’dir. Bilindiği gibi Hz. Hamza Rasûl-i Ekrem’in amcası ve sütkardeşidir. Çünkü Ebû Leheb’in kölesi Süveybe her ikisini de emzirmiştir. Kendisi “Esedüllahı ve Rasûlihi: Allah’ın ve Rasûlünün aslanı” ünvanlarıyla anılırdı. Hz. Peygamberin peygamber olarak gönderilişinin ikinci yahut da altıncı yılında müslüman oldu. Rasûl-i Ekrem’den iki yaş büyüktü, uhûd savaşında Vahşî tarafından şehîd edilmişti.

Hz. Ca’fer b. Ebî Talib ise, ilk müslümanlardandır. İlk müslüman olanların yirmi altıncı veya otuzbirincisidir. Hz. Ali’den on yaş büyüktür. Onun hakkında Ebû Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.)’den sonra Ca’fer’den üstün bir kimse ayakkabı giymemiş, ayakkabı sahibi ol­mamış, bineklere ve eğerlere binmemiştir.” Rasûl-i Ekrem’in izniyle Ha­beşistan’a hicret etmiş ondört sene Habeşistan’da kalmış, Habeşistan Kra­lı onun delaletiyle müslüman olmuştur. Nihayet hicretin altıncı yılında Hay-ber’in fethinden sonra Habeşistan’dan Medine’ye gelmiş ve onu gören Rasûl-i Ekrem kendisini kucaklamış “Hayber’in fethine mi yoksa Ca’fer’in geli­şine mi sevineceğimi bilemiyorum.” demekten kendini alamamıştır. Mute muharebesinde şehîd olmuştur. Kendisi Hz. Hamza’nın kızı Ümâme’nin teyzesi Esma bint Ümeys ile evliydi. Hz. Ca’fer’in hanımı olan bu kadın da ilk müslümanlardandı. Kocası ile birlikte o da Habeşistan’a hicret et­mişti. Kocası Ca’fer Mute savaşında şehîd olunca Hz. Ubûbekir’le, Hz. Ebûbekir vefat ettikten sonra da Hz. Ali ile evlendi. Kendisi mü’minlerin annesi Meymûne’nin ve Hz. Abbas’ın hanımı Ümmu’l-Fadl’ın kardeşi idi.[496]

 

Bazı Hükümler

 

1. Çocuğun terbiyesi ve himâyesi mevzüsunda teyze anne gibidir. Bu bakımdan çocuğun terbiye­sini üstlenmekte en başta anne, ondan sonra da teyze gelir. Bir başka ifâdeyle çocuğun etrbiyesi meselesinde teyze babadan ve halalardan önde gelir. Hafız İbn Hâcer’in beyânına göre çocuğun terbiyesini üstlenmekte teyze haladan önde gelir. Çünkü Rasûl-i Ekrem, Hz. Hamza’nın kızını Hz. Ca’fer’e verdiği sırada çocuğun halası Safiyye bint Abdilmuttalib ha­yatta idi. Teyze, çocuğun kadın asabelerinden kendisine en yakın olan halasına takdim edildiğine göre, diğer akrabalarına da tercîh edileceği aşi­kârdır. Bu aynı zamanda çocuğun terbiyesini üstlenmekte annenin akraba­larının, babanın akrabalarından önde geldiği anlamına gelir.

İmam Ahmed’in çocuğun terbiyesi mevzüsunda “halanın teyzeye takdîm edilmesi gerekir” dediği rivayet edilmişse de bu görüşe itiraz edilmiş­tir. Çünkü Hz. Hamza’nın çocuğunun terbiyesi hususunda hayatta olan ha­lası onun kendi hakkı olduğunu hiçbir zaman iddia etmemiştir. Ama tey­zesi adına onun kocası olan Ca’fer çocuğun kendi yanlarında kalması ge­rektiğini iddia etmiş ve davacı olmuştur. Fakat çocuğun terbiyesini üstle­nen bir kadın evlendiği zaman çocuğun akrabalarından biri bu hakkı ondan geri alabildiği gibi kadının kocası da onun çocuğu yanına almasına engel olabilir. Fakat’kadının muhalifleriyle anlaşması halinde onun, çocu­ğun terbiyesini yürütme hakkı devam eder.

3. Sıla-i rahmi gözetmek son derece mühimdir. Sıla-i rahmi gözetmek hususunda ilgililerin gereken titizliği göstermeleri ve gerektiği zaman onu korumak için haklarını aramaları gerekir.

4. Bir kız çocuğunun terbiyesini yüklenen kadının evlendiği erkek, çocuğun mahremi olan bir erkekse, o kadının, çocuğun terbiyesini üstlen­me hakkı yine eskisi gibi devam eder. Bu görüş İmam Ahmed’den rivayet olunmuştur. Yine İmâm Ahmed’den gelen bir rivayete göre bu mevzuda çocuğun erkek olması ile kız olması arasında bir fark olmadığı gibi, kadı­nın evlendikten sonra da çocuğun terbiyesini üstlenebilmesi için kocasının çocuğun mahremi olması şart değilse de emin bir kimse olması şartdır.

5. Kız çocuğunun terbiyesini üstlenen bir kadın, çocuğa yabancı olan bir erkekle evlenmedikçe çocuğun terbiyesini yüklenme hakkını yitirmez. Mâlikî ulemâsı ile Şafiî ulemâsının meşhur olan bir görüşüne göre kadının evlendikten sonra da bu hakkım elinde tutabilmesi için evlendiği erkeğin, çocuğun dedesi olması gerekir. Bu görüşte olan ulemaya göre Hz. Ca’fer’-in hanımı bu şarta uymayan birisi ile evlendiği halde yine de çocuğu ya­nında tutabilmişse bunu sebebi, bu görevi alma hakkına sahib olan hala­nın kendi hakkını ona bağışlamış olması, Hz. Ca’fer’in, çocuğun hanımı­nın yanında kalmasına rızâ göstermesi ve bu hakkın kendilerine verilmesi­ni isteyenlerin de evli olmalarıdır. Binaenaleyh bu hakkın kendilerine ve­rilmesini isteyenlerin bu istekleri evli oldukları için reddedilmiştir. Ancak Hz. Peygamberin Hz. Hamza’nm kızının terbiyesi görevini vermek için Hz. Ca’fer’i seçmiş olmasını izahta ulemâ ihtilâfa düşmüşlerdir. Çünkü eğer çocuk Hz. Ca’fer’in amcasının kızı olduğu için ona verilmişse bu görev Hz. Ali’ye de verilebilirdi. Çünkü bu çocuk Hz. Ali’nin de amcası­nın kızıydı. Rasûl-i Ekrem’in bu çocuğu, Hz. Ca’fer’e teyzesiyle evli oldu­ğu için vermiş olduğu da düşünülemez. Çünkü Hz. Ca’fer çocuğun teyzesi ile evliydi yani çocuğun teyzesi Hz. Ca’fer’in hanımıydı. Fakat kadının evli olması çocuğun terbiyesini üstlenme hakkını ibtâl eder.[497] Ahmed ile Hasan el-Basrî ve İbn Hazm buna “kadının kocası razı olunca onun evli olması çocuğun terbiyesini üstlenmesine engel teşkil etmez.” diye cevap vermişlerdir ve Rasûl-i Ekrem’in Hz. Hamza’nın kızını Hz. Ca’fer’e veriş sebebini böyle açıklamışlardır. Bazıları da evlilik kadınların çocuğun ter­biyesini üstlenme hakkını ibtâl etmez. Ancak babanın hak iddia etmesi halinde annenin terbiye hakkını ibtâl eder. Hak iddia eden kimsenin çocu­ğun babası olmaması halinde evlilik hiçbir zaman hiçbir kadının bu hakkı­nı ibtâl edemez, demişlerdir ki, bu izah tarzları mevzûmuzu teşkil eden hadîs-i şerifle 2276 numaralı hadisin arasını te’lîf eden en güzel bir izahtır.[498]

 

2279. …(Hz. Ali’den rivayet edilen Önceki) haber, Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan da rivayet olunmuştur. Ancak bu haber (ön­ceki haberin) tamamı değildir. (Bu haberi nakleden râvî) dedi ki: (Rasûlullah sallallahû aleyhi ve sellem) o kızın Ca’fer’e verilmesine hükmetti, çünkü onun teyzesi (Hz. Ca’fer’in) yanında idi.[499]

 

Açıklama

 

Her ne kadar bu hadis görünüşte mürsel ise de aslında muttasıldır.Çünkü  Ebu  Bekir  el-îsmâilî bu  hadisi muttasıl olarak rivayet etmiştir. Binaenaleyh İbn Hazm’ın bu hadis hak­kında “mürseldir” demesi doğru olmadığı gibi, bu hadisin râvîlerinden Ferve’nin kimliğinin mechûl olduğunu söylemesi de gerçeğe aykırıdır. Çünkü Süfyân b. Uyeyne gibi kimseler, onun maruf bir kimse olduğunu ifâde etmişlerdir.

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçtiğinden bu­rada tekrara lüzum görmüyoruz.[500]

 

2280. …Ali (r.a.)’den; demiştir ki: Mekke’den çıktığımız za­man Hamza’mn kızı (Rasûl-i Ekrem’e), “amca! amca!” diyerek pe­şimize düştü.

Sonra Hz. Ali varıp onun elinden tutmuş (Hz. Fatıma’ya hita­ben), “amcanın kızını al”, demiş. (Hz. Fatıma da) onu hayvanının sırtına bindirmiş.

(Hadisin bundan sonraki kısmında) Hz. Ali bir önceki hadisi anlattı (ve şunları) söyledi; Ca’fer dedi ki: “(Bu kız benim) amca­mın kızıdır. Teyzesi de benim zevcenidir.” Bunun üzerine Peygam­ber (s.a.) kızın teyzesine ait olduğuna hükmetti ve “teyze anne me­sabesindedir.” buyurdu.[501]

 

Açıklama

 

Daha önce tercümesini sunduğumuz 2278 numaralı hadis-i  şerifte,  Hz.  Hamza’mn kızını  Mekke’den çıkaran kimsenin Hz. Zeyd b. Harise olduğu ifâde edilirken burada, çocuğu Mek­ke’den dışarı çıkaran kimsenin Hz. Ali olduğu ifâde edilmektedir. Aslında bu iki ifâde arasında bir çelişki yoktur. Çünkü gerçekte çocuğu Mekke’­den ilk çıkaran kimse Zeyd b. Hârise’dir. Nitekim 2278 numaralı hadis-i şerif de bunu ifâde etmektedir ve çocuk Mekke’den dışarı çıkarılırken Rasûl-i Ekrem’in bundan haberi olmamıştır.

Nitekim Hafız İbn Hâcer’in naklettiği şu hadis-i şerif de bunu ifâde etmektedir:,”Hz. Peygamber ailesinin yanına döndüğü zaman Hamza’mn kızını onların yanında buldu. Çocuğa hitaben;

“Seni Meke’den kim çıkardı?” diye sordu. Kız da;

Ailemden bir adam, diye cevap verdi. Oysa Rasûlullah (s.a.) çocu­ğun Mekke’den çıkarılması için bir emir vermemişti. Sonra kız Rasûl-i Ekrem’in bulunduğu yere vardı ve orada bulunan erkeklerin arasında do­laşmaya başladı. Rasûl-i Ekrem’i arıyordu. Rasûlullah (s.a.)’i görünce pe­şine düşüp amca amca diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Ali onu tutup Hz. Fatıma’nın devesine bindirmiştir.[502]

Vefat veya boşanma gibi bir sebeple evlilik bozulmuşsa hidâne (çocu­ğu besleyip büyütme) hakkına sahib olabilmek için; hürriyet ,akıl, bulûğ, emniyet, korumaya gücü yeterlilik gibi şartlar aranır. Ayrıca kadınlar için bir de bakılmak istenen çocuğa yabancı olan birisiyle evli olmaması şartı aranır.

Erkekte müslümanhk şartı aranırsa da kadında bu şart aranmaz… Ancak çocuğu kâfir yapabileceği tehlikesi belirdiği zaman bu hak ondan geri alınacaktır.

Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Hidâne hakkı öncelikle anaya aittir. Bunda ittifak vardır. Nitekim 2276 numaralı hadis-i şerifle şu hadis-i şerif bunu açıkça ifâde etmektedir: “Hz. Ebû Bekir’in hilâfetinde, Hz. Ömer ile boşadığı eşi arasında böyle anlaşmazlık zuhur etmiş ve Halîfe Ebû Be­kir (r.a.) Hz. Ömer’e şöyle demiştir: “Anasının okşaması, kucağı ve ko­kusu çocuk için senden daha hayırlıdır. Büyüyüp kendisi tercih edinceye kadar…”[503]

Ana bulunmaz veya hidâne şartlarını hâiz olmazsa bu hak sırayla anne­anneye, baba-anneye, öz kız kardeşe, ana bir kız kardeşe, baba bir kız kardeşe, öz kız kardeş kızlarına, anadan kız kardeş kızlarına, babadan kız kardeş kızlarına, teyzelere ve nihayet halalara intikâl eder.

Çocuğun yukarıda sayılan kadınlardan bir akrabası yoksa hidâne gö­revi erkeklere intikâl eder. Bunlar da sırayla; baba, dedeler, erkek kardeş, erkek kardeş çocukları, amcalar, -erkek çocuk için- amca çocukları. Bun­lar mirastaki asabe tertibine göredir. Asabe derecesinde hısım bulunmadı­ğında İmâm Ebû Hanife’ye göre ana vasıtasıyla hısım olan zevi’l-erhâma intikâl eder. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre ise, kadı bunlardan uy­gun gördüğü bir kimseyi görevlendirir.

Hidâne süresi çocuğun buna olan ihtiyâcına bağlıdır. Genellikle, “kendi kendine yiyip içebilecek ve elbisesini giyebilecek hale gelinceye kadar de­vam eder.” denmiş, sonraları ihtilâfa yer kalmaması için erkek çocukta yedi ve dokuz, kızda ise dokuz ve onbir yaşlar nihâî had olarak kabul edilmiştir. Hidâne süresi sona erince çocuk, İmâm-ı Şafiî’ye göre anne ve babadan hangisini isterse onun yanında kalır.

Ulemânın pekçoğuna göre ise, çocuk erkek ise, normal olarak ergen­lik çağına ulaşıncaya kadar babasının yanında kalır. Bulûğdan sonra nor­mal ise, müstakil ev açmak veya ebeveyninden birini tercîh etmek çocuğun hakkıdır. Sefih veya bunak ise, babasının yanında kalır.[504]

 

35-36. Boşanmış Kadınların İddet Beklemesi

 

2281. …Esma bint Yezîd b. es-Seken el-Ensâriye’den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) zamanında, boşanan kadınlar için iddet beklemek (mecburiyeti) yokken kendisi kocasından boşanmış. Esma kocasından boşandığı zaman Aziz ve Celîl olan Allah, talâk-dan dolayı (beklenmesi) gereken iddet hakkında âyet-i kerime indir­miş ve boşanan kadınlar için iddet gerektiğine dâir, hakkında âyet indirilen ilk kadın olmuştur.[505]

 

Açıklama

 

İslâmın ilk yıllarında kadının iddet beklemesi gerektiğine dâir bir hüküm yoktu. Fakat Hz. Esma kocasından

boşandıktan sonra Allah teâla ve tekaddes hazretleri “boşanmış kadınlar üç kur’(üç ay veya üç temizlik süresi) bekleyip kendilerini gözetlerler..”[506] buyurarak kocalarından boşanan kadınların iddet beklemeleri gerektiğini bildirdi. Bu ayet-i kerimenin inmesinden sonra kocasından boşanan kadınların iddet beklemesi meşru* oldu. Bilindiği gibi iddet meselesi ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre iddet beklemekten maksad, üç temiz­lik süresi beklemektir. Bu meseleye inşallah ileride tekrar döneceğiz.[507]

 

Bazı Hükümler

 

Kocasından boşanan kadınların iddet beklemeleri meşrudur. Bu meşruıyyet ve mecburıyyet ki tab, sünnet ve icmâ’ ile sabittir. Kitabdan delili; *’yaşlılıklarından dolayı âdetten kesilen kadınlarınızın (bekleme sürelerinden) şüphe ederseniz, bi­lin ki onların bekleme süresi üç aydır…”[508] âyet-i kerimesiyle, “içinizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşleri, dört ay on gün bekleyip kendilerini göz­etlerler.”[509] âyet-i kerimesidir.

Sünnetden delili ise, 2284 ve 2300 numaralı hadis-i şeriflerle benzeri pek çok hadîs-i şerîfdir. Ayrıca, bütün mezhepleri, temsil eden ulemânın tümü kocasından boşanan bir kadının iddet beklemesi gerektiği hususun­da ittifak etmişlerdir.

Kocası vefat eden veya kocasıyla bir yatakta yattıktan sonra ondan ayrılan bir kadının iddet adıyla bir süre bekleyerek, bu süre sona erinceye kadar evlenmekten kaçınması bir vecîbedir. Bu vecibeye riâyet etmenin hikmeti, akılla bilinemeyen (teâbbüdî) bir görevdir. Bununla beraber idde-tin meşru’ kılınışının hikmeti bize tamamen kapalı da değildir. Bu hikmet­leri şöylece sıralamak mümkündür:

1. Kadının eski kocasından hamile olup olmadığım tespit ederek, nes­lin karışmasını önlemek ve aslın ve asaletin muhafazasını sağlamaktır.

2. Nesebin, aslın ve asaletin muhafazası insanlara has bir şereftir. İnsanın hayvanlardan ayrıldığı özelliklerden biri de haseb ve nesebinin mu­hafazasıdır,

3. Nikâhın önemine ve ciddiyetine dikkatleri çekip onun basit bir bir­leşme olmadığım kavratmak.

4. Vefat eden kocasının hatırasına bağlılığını ve sadakatini isbat için kadına bir fırsat vermek.

5. Boşanıp tekrar evlenmeyi güçleştirerek, aile bağını korumak ve su-istimalleri önlemek.

6. Ric’î talakla erkeğe bir düşünme fırsatı vermek ve evlilik hayatına tekrar ve kolayca dönebilme imkânı sağlamak.

İbni Kayyim’ın beyânına göre, iddete beş hak taallûk eder;

1. Kocanın hakkı,

2. Allah’ın hakkı,

3. Çocuğun hakkı,

4. Kadının hakkı,

5. Kadının yeni evleneceği kişinin hakkı.

İddete taalluk eden bu beş hak mevzu’unu biraz daha açalım;

1. Kocanın hakkı; iddet sayesinde düşünüp tekrar eski karısına kolay­ca dönme imkânı bulmasıdır. Cenâb-ı Hâk; “…kocaları da bu arada ba­rışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler…”[510] bu­yurarak kocanın bu hakkını ifâde buyurmuşlardır.

2. Allah’ın hakkı; kadının, Allah’ın emrettiği şekilde iddete, kocası­nın evinde devam etmesidir. İmâm Ahmed ile İmâm Ebû Hanife (r.a.) bu görüştedirler.

3. Çocuğun hakkı ise; nesebinin korunmasıdır.

4. Kadının hakkı da iddet süresi içerisinde nafakasının teminidir. Çünkü ric’i talâkla boşanmış olan kadınlar henüz kocalarının nikâhı altında sayı­lırlar. Bu bakımdan iddet süresi içerisinde kadınla kocası arasında miras hükümleri de bakîdir.[511]

Hakkında iddet âyeti inen Esma bint Yezîd el-Ensâriyye, ashâbdan Yezîd b. es-Seken-el-Eşhelî’nin kızı olan Esmâ’dır ki, sahâbi kadınlarının faziletlilerindendir.

Bir gün sahabeden diğer kadınlar tarafından Rasûlullah’ın huzuruna gönderildi ve şöyle dedi; “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! Ben kadınlar tarafından gönderildim. Hak teâlâ hazretleri seni bü­tün erkeklere ve kadınlara peygamber olarak göndermiştir. Biz kadınlar sana ve senin Rabbine îman ettik. Lâkin biz kadınlar olarak sizin evleri­nizde kapanıp kalmış, sizin şehvetlerinizi tatmin ediciler olmuş, çocukları­nızı karnımızda taşımak durumunda kalmışızdır. Siz ise, Cuma namazları kılmak, camilere ve cem’ata çıkmak, hastalara gidip hatır sormak, cenaze­lerde bulunmak, defalarca hac edebilmek, bunlardan daha faziletlisi’Allah yolunda muharebe ve cihâd edebilmek için faziletlerle bizden üstün olmuş­sunuzdur. Lâkin erkek kısmı hac veya umre etmek yahut kafirlerle mücâ-hede ve muharebe eylemek üzere evinden çıktığı hallerde sizin mallarınızı biz korur ve iplik eğirip elbiselerinizi dokuruz. Çocuklarınızı besleriz. O halde bizler o hayırlı ve sevaplı işlerin ecirlerinde sizlere ortak olamaz mıyız?”

Hz. Peygamber Esmâ’nın bu sözlerini dinledikten sonra yanlarında bulunan ashabına dönerek;

“Siz hiçbir kadından dini işleri konusunda olan sorusunda bunun ifâdelerinden daha güzel söz işittiniz mi?” buyurdu. Onlar da: “Ey Alla­nın Rasûlü, biz zannetmeyiz ki, bir kadın böyle güzel ifâdeye yol bulabilsin” dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.) tekrar ona hitâb ederek;

“Ey hatun, anla ve taraflarından gelmiş olduğun kadınlara da anlat ki; kadın kısmının kocası ile iyi geçinip, kocasının hoşnutluğunu kazan­ması o faziletlerin hepsine mu a’dil olur” buyurmuşlardır.[512]

İbn Kesîr bu hadîsin hasen-garib olduğunu söylemiştir.[513] ve senedin­de, çeşitli yönlerden cerh edilen Süleyman b. Abdilharnid ile İsmail b. Ayyaş vardır.[514]

 

37. Boşanıp da İddet Beklemekten İstisna Edilen Kadınlarla İlgili İstisna Hükmünün Sonradan Nesh Yada Tahsis Edilmesi

 

2282. …İbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur (üç adet veya üç temizlik süresi) beklerler.”[515] ve “Yaşlılıklarından dolayı âdetten kesilen kadınlarınızın bek­leme sürelerinden şüphe ederseniz, (bilin ki) onların bekleme süresi üç aydır.”[516] Bunların hükmünden şu buyrukta belirtilenler neshe-dildi;[517] “Eğer onları nikahlayıp da, henüz onlara dokunmadan bo-şarsanız, onların üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur.”[518]

 

Açıklama

 

“el-Mutallakât” kelimesinin başında bulunan “el” harf-i tarifi, ulemânın bazılarına göre, cins ifâde ettiğinden bu

âyet-i kerîmenin hükmüne sadece normal olarak hayız görmüş olup da kocası ile cinsî münâsebette bulunan fakat hâmile olmadan boşanan ka­dınlar girmektedir. Bu görüşte olan ulemaya göre, âyet-i kerîmede nesh veya tahsîs yoktur. Nitekim âyet-i kerîme de geçen “…kendilerini gözet­lerler…” sözü de bu görüşü teyîd etmektedir.

Hazreti İbn Abbas’a göre ise, “el-Mutallakât” kelimesinin başında bulunan “el” harf-i tarifi, istiğrak ifâde eder. Bir başka ifadeyle yukarıda sözü geçen kadınlarla birlikte, kocasından boşanmış olan diğer kadınlar da bu kelimenin şümulü içerisine girer. Binaenaleyh “el-Mutallekât” keli­mesinin kapsamına normal olarak hayız görmüş olup da kocasıyla birleş­tikten sonra veya birleşmeden önce boşanan kadınlar girdiği gibi hayız çağına girmeden Önce veya hayızdan kesildikten sonra boşanan kadınlar da girerler. Bu görüşe göre yukarıda mealini sunduğumuz Bakara sûresi-, nin 228. âyet-i kerimesi, “âdetten kesilen kadınlarınızın bekleme sürelerin­den şüphe ederseniz bilin ki onların bekleme süresi üç aydır. Henüz adet görmeyenler de böyledir. Gebe olanların bekleme süresi yüklerini bırak­malarına kadardır.”[519] âyet-i kerimesiyle tahsîs edilerek henüz hayız çağı­na gelmeden kocasından boşanan kadınlarla, hayızdan kesilmiş olan ka­dınlar bu âyetin hükmü dışında bırakılmış, bunların boşandıktan sonra üç ay iddet beklemeleri gerektiği bildirilmiştir. Bu âyetin devamında da; “İçinizden vefat edenlerin geride bıraktıkları kadınlar dört ay on gün id­det beklerler.”[520]buyurularak, hâmile iken kocasından boşanan kadınla­rın dört ay on gün iddet beklemeleri gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca, “Ey inananlar, inanan kadınları nikahlayıp da henüz onlara dokunmadan bosarsanız, onların üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur.”[521] âyet-i kerimesiyle de kocasıyla cinsî münâsebette bulunmaksızın boşanan ka­dınların iddet beklemeleri gerekmediği hükmünü getirmiştir.

Cumhuru ulemâya göre, “el-Mutallakât” kelimesinin başındaki “el”, istiğrak ifâde eder. Daha sonra bu mevzuda nazil olan mealini sunduğu­muz âyet-i kerimeler, “el-Mutallakât: boş anmış kadınlar” kelimesinin hük­münü tahsis etmiştir. İbn Abbas (r.a.)’a göre ise, Talâk Sûresinin dördün­cü âyeti daha hayız çağına gelmeden, kocasından boşanan kadınlarla ha-yızdan kesildikten sonra ya da hâmile kaldıktan sonra boşanan kadınları “el-Mutallakât” kelimesinin şûmûlü dışında bırakmış, Ahzâb sûresinin 49. âyeti de bu hükmü neshedip kocasıyla cinsî münâsebette bulunmadan bo­şanan kadınlar hâriç, kocasından boşanan bütün kadınları yine “mütallakât” kelimesinin kapsamı içine sokmuştur.[522]

 

Bazı Hükümler

 

1. Kocasıyla bir yatakta yattıktan sonra boşanan kadınların ıddetı uç kuru dur. Ancak kuru kelimesinin temizlik mânâsına mı yoksa hayız mânâsına mı geldiği ulemâ arasında ihtilaflıdır.

Hanefî ulemasıyla İmâm Ahmed’e göre âyet-i kerimede geçen kuru’ sözü hayız mânâsında kullanılmıştır. Sahâbînin ileri gelenlerinden dört ha­life ile, İbn Mesud, Ebû Musa el-Eş’ârî, İbn Abbas, Muaz b. Cebel (r.a.) da bu görüşte oldukları gibi Said b. Cübeyr, Tavus, Said b. el-Müseyyeb de bu görüştedirler. Delîlleri ise, “Peygamber (s.a.)’in hayız görmeye baş­layan Ümmü Habibe’ye kar’ günlerinde namazını bırakmasını, bu hali geçtikten sonra güçlenip namazını kılmasını emrettiği”ni ifâde eden 281 numaralı hadis-i şerîfle “Boşanmış kadınlar, üç kar’ kendilerini gözetir­ler…”[523] âyet-i kerimesinin zahiridir. Çünkü bu âyet-i kerîmenin zahiri, kar’ın üç tam kar’ olmasını emretmektedir. Kar’m temizlik anlamında kul­lanıldığını kabul edersek kadının üç tam kar’ beklemesi imkansızlaşacak­tır. Çünkü eğer kadın temizlik halinde boşanmışsa ve içinde bulunduğu temizliği de sayarsak -bir kaç günü geçmiş olacağından- bekleme müddeti eksik olacaktır. İçinde bulunduğu temizliği saymazsak ve onu takib eden temizlikten itibaren hesâb etsek o zaman da bekleme müddeti üçten fazla olacaktır. Şu halde kar’ kelimesini temizlik manasına alınca üç tam kar’ı gerçekleştirmek mümkün olmuyor. Ayrıca “yaşlılıklarından dolayı adetten kesilen kadınlarınızın (bekleme sürelerinden) şüphe edersiniz…”[524] âyet-i kerimesinde hayızdan kesilen kadınların ay hesabıyla iddet beklemeleri ge­rektiğinden bahsedilmesi de iddette hayızın asıl olduğunu ortaya koy­maktadır.

İmâm Mâlik ile Şafiî’ye ve Yedi Fakih diye anılan Said b. Müseyyeb, Urve b. ez-Zübeyr, el-Kâsım b. Muhammed, Ebû Bekr b. Abdirrahman, Hârice b. Zeyd b. sabit, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe b. Mesud, Süley­man b. Yesâr’a göre ise, âyet-i kerîmede kar’ sözü temizlik anlamında kullanılmıştır. Bu görüş İmâm Ahmed’den de rivayet olunmuştur. Delille­ri ise; “…kadınları boşadiğiniz zaman iddetleri içinde boşayın…”[525] âyet-i kerîmesiyle, Hz. Peygamberin hanımını hayızlı iken boşayan İbn Ömer için; “Hanımına geri dönsün, sonra temizlenip tekrar hayız görünceye, daha sonra tekrar temizleninceye kadar yanında tutsun…” manasındaki 2179 numaralı hadîs-i şeriftir.

2. Hayızdan kesilen ve kocasından boşanan bir kadının iddeti üç ay­dır. Ulemâ kadının kaç yaşında hayızdan kesileceği konusunda ihtilâf et­mişlerdir.

Hanefî ulemâsının meşhur olan görüşüne göre, kadınlar ellibeş yaşına vardıkları zaman hayızdan kesilirler. Fetva da buna göre verilmektedir.

Mâlikî ulemâsına göre ise, hayızdan kesilme yaşı elliden yetmişe ka­dar devam edebilir. Elli yaşından sonra gelen kan tecrübeli kadınlara so­rulur, onlar hayız kanı olduğuna hükmederlerse bu kanın hayız kanı oldu­ğu kabul edilir. Hayız kanı olmadığım söylerlerse kadının hayzının kesildi­ğine hükmedilir. Eğer kadının hayız yaşı elli yaşından sonra kesilecek olur­sa, onun hayızdan kesildiğine hükmedilir. O zaman kadın iddetini ay he­sabıyla bekler ki bunda ittifak vardır.

fmâm Şafiî’ye göre ise; kadının hayızdan kesilme yaşı altmış ikidir.

İmâm Ahmed’den bu mevzuda çeşitli rivayetler vardır. Birinci rivaye­te göre kadın elli yaşına varınca hayızdan kesilir. Çünkü Hz. Aişe, “kadın elli yaşına girdikten sonra bir daha karnında çocuk bulamaz.” demiştir. İmâm Ahmed’den gelen ikinci rivayete göre ise, Arap kadınlarının dışın­daki kadınlar elli yaşında, Arap kadınları ise altmış yaşında hayızdan ke­silirler. Gerçek olan şudur ki elli yaşından sonra genellikle kadınların hay-zı kesilir. Bununla beraber bir kadında elli yaşından sonra kan gelecek olursa o kanın hayız kanı olduğuna hükmedilir. Çünkü kan hayzın alâme­tidir. Fakat altmış yaşından sonra gelen kanın hayız kanı olmadığına hükmedilir. Çünkü altmış yaşından sonra hayız kanının gelmesi mümkün de­ğildir.

3. “…Henüz hayız görmeyenlerin iddetleri, şüphelenirseniz -biliniz ki-üç aydır.”[526] âyet-i kerîmesi küçük olduğundan dolayı henüz hayzı gör­meyen kadınların boşanma veya tefrikten sonra iddetinin üç ay olduğunu ifâde etmektedirler.

Ebu Hayyan’a göre ölünceye kadar hiç hayız görmeyen kadınlarla, hayız çağına girdiği halde hayız görmeyen kadınlar da bu âyet-i kerîmenin şümulüne girdiklerinden hayız çağma girmediği için henüz hayız görmeyen kızlar gibi üç ay iddet beklerler.[527] Yaşı, onbeş ile hayızdan kesilme yaşı arasında olup da, bilinmeyen bir arızadan dolayı hiç hayız görmeyen bir kadının iddeti on iki aydır. Bu görüş îmam Mâlik’indir.

Cumhura göre böyle bir kadın elli beş yaşına kadar bekler ve kocası bu müddet içerisinde ona nafaka verir. Hz. Osman ile Hz. Ali, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Mes’ûd, îmâm Şafiî ve Hanefî ulemâsı bu görüştedir­ler. Hz. Ömer’in böyle bir kadının dokuz ay iddet beklemesi gerektiği görüşünde olduğu rivayet edilmiştir. Hasan el-Basri’ye göre ise, bu du­rumda olan kadın bir sene bekler eğer yine de hayızi gelmezse o zaman üç ay daha beklemekle iddeti sona erer ve başka bir kocayla evlenebi­lir.[528] Bu mevzuda cumhuru ulemâ yukarıda naklettiğimiz âyetin zahirî ma­nâsına dayanırken, imâm Mâlik ve tâbîleri bu anlayışın gerek yıllarca ko­casız kalacak kadın ve ona nafaka ödeyecek eski kocası için büyük güç­lükler getireceğini göz önüne alarak âyet-i kerîmeyi şöyle anlamışlardır: “İhtiyarlık çağına gelmedikleri halde hayızları kesilen kadınların ne kadar beklemeleri gerektiği mevzûsunda şüpheye düşerseniz onların iddeti üç ay­dır.” Buna, hâmile olma ihtimâline binâen dokuz ay daha ekleyince on iki ay olmuştur.[529] Hanefîler de tatbikâtda îmâm Malîk’in bu görüşüyle amel etmişlerdir.

4. “Ey inananlar, inanan kadınları nikahlayıp da henüz onlara do­kunmadan bo sarsan iz, onların üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yok­tur…”[530] âyet-i kerîmesi ise kocayla cinsî münasebette bulunmadan boşa­nan bir kadının iddet beklemesi gerekmediğine delâlet etmektedir. Eğer bu kadın kocası ile halvette bulunmamışsa ö zaman iddet beklemesi gerek­mediğinde ulemânın ittifakı vardır. Fakat kocasıyla halvette bulunup da cimâ’da bulunmamış olması halinde ulemâ ihtilaflıdır.

Hanefî ulemâsı ile İmâm Mâlik, Sevrî, Zührî, Atâ, Evzâî, Ahmed ve İshak’a göre bu durumda olan bir kadının iddet beklemesi gerekir. İmâm Şafiî’nin eski mezhebi de budur. İbn Kudâme’nin beyânına göre bu mevzuda Sahabenin icmâı vardır.

İmâm Şafiî’nin yeni mezhebine göre» “bu durumda olan bir kadının iddet beklemesi gerekmez. Çünkü bu mevzûdaki âyet-i kerîme mutlaktır. Binâenaleyh bu kadının da diğer kadınlar gibi iddet beklemesi gerekmez.”

Bilindiği gibi “kimsenin göremeyeceği ve ansızın gelemeyeceği bir yerde evlilerin başbaşa kalmalarına “Halvet-i sahîha” denir. ‘Ualvet-i sahîhamn mukabili ise, onun şartlarını taşımayan “Halvet-i fâ5ı4e”dir. Evlilerin sokakta, insanların içinde, kapı ve penceresi açık evde yanyana gelmeleri fasit halvetin, örnekleridir.

Sahîh halvetin gerçekleştirilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

a. Tabiî bir engelin bulunmaması. Yâni a’mâ veya uykuda bile olsa aklı başında üçüncü bir şahıs gibi insanların birleşmesine engel teşkîl ede­cek bir durumun olmaması.

b. Birleşmeye engel teşkîl edecek hastalık ve iktidarsızlık gibi sıhhî, maddî ve hissî bir engelin bulunmaması,

c. Hayız, lohusahk, ramazan orucu, ihram gibi dinî-şer’î bir engelin bulunmaması.[531]

 

36-38. Erkeğin Boşadığı Karısına Dönmesi

 

2283. …Ömer (b. el-Hattab r.a.)’den rivayet olunduğuna göre, Nebî (s.a.) Hafsâ (r.anha)’yı boşamış, sonra da (iddet süresi içinde) ona dönmüştür.[532]

 

Açıklama

 

Rasûl-i Ekrem’in, Hz. Hafsa’yı boşaması şöyle olmuştur;  Hz.  Peygamber günlerini,  hanımları arasında taksim eder, adalet ölçüleri içerisinde hergün birinin yanında kalırdı. Nöbet sırası Hz. Hafsa’ya geldiği gün Hz. Hafsa anne ve babasını ziyaret etmek üzere izin istedi. Rasûl-i Ekrem ona izin verdikten sonra cariyesi Mariye’-yi Hz. Hafsa’mn odasına çağırıp onunla başbaşa kalmıştı. Bu esnada Hz. Hafsa, ziyaretini tamamlayıp dönmüş ve odasında Rasûl-i Ekrem’le Hz. Mâriye’nin bulunduklarını ve odanın kilitli olduğunu görmüştü. Bunun üzerine Hafsa kapının önüne oturup ağlamaya başladı. Rasûl-i Ekrem al­nından terler dökülerek dışarı çıktı. Hafsa, Mâriye ile başbaşa kalmak maksadıyle kendisine izin verildiğini iddia ediyordu. Rasûl-i Ekrem aslın­da Hz. Mariye ile kalmasının Allah’ın kendine tanımış olduğu bir hak olduğuni ifâde ettikten sonra, Hz. Hafsa’yı memnun etmek için bir daha Hz. Mariye ile başbaşa kalmayacağına söz verdi ve bunun aralarında kal­masını istedi. Hz. Hafsa ise, Rasûl-i Ekrem gider-gitmez Hz. Aişe’nin odası ile kendi odası arasındaki duvara vurup Hz. Aişe’yi çağırdı, olanları ona anlattı. Daha sonra bunu öğrenen Hz. Peygamber Hz. Hafsa’mn yaptık­larına öfkelenip onu boşadı.[533]

Tahrim Sûresinin şu ayeti bu hadiseye işaret etmektedir. ”Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü haber verip, Allah da onun bu davranışını o (peygamberi)ne açıklayınca (peygamber hanımına) bu (söyledikleri)nin bir kısmım bildirmiş (şunları filâna söyle­din demiş) bir kısmından da vaz geçmişti. (Peygamber) bunu O’na haber verince eşi, “bunu sana kim söyledi?” dedi (Peygamber): (herşeyi) bilen, haber alan (Allah) bana söyledi” dedi.”[534]

Kays b. Zeyd’in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber Hz.- Hafsa’yı böşayınca dayıları Kudâme b. Mazûn ile Osman b. Mazûn Hz. Hafsa’mn yanına gelmişler. Hz. Hafsa ağlamış ve, “Allah’a yemîn ederim ki o beni bana ihtiyacı olmadığından dolayı boşamış değildir” demiş tam bu esnada Hz. Peygamber oraya gelip “Cibril bana-Hafsaya dön. Çünkü o çok oruç tutar ve geceleri namaza çok kalkar o cennette senin zevcen olacaktır” dedi,” buyurmuş.[535]

 

Bazı Hükümler

 

Karısını ric’î talakla boşayan bir kimse, yani bir nikaha ve mehire lüzum kalmadan ona ıddetı içe­risinde              iddet sona ermeden dönebilir. Bu husus kitap, sünnet ve icmâ’ ile sabittir. Kitaptan delili şu âyet-i kerîmelerdir: “Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidir­ler…”[536] “Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirdiler mi, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın.”

Sünnetden delili ise mevzûmuzu teşkîl eden hadis-i şerîfle daha önce tercümesini sunduğumuz 2186 numaralı hadis-i şeriftir.

Kurtûbî’nin beyâmna göre, kendisiyle cinsî münasebette bulunduğu karısını iki (ric’î) talâkla boşayan hür bir kimse, karısı istemese bile iddet süresi sona ermeden o’nu tekrar geri alabilir, fakat karısına dönmeden iddet süresi sona erecek olursa, artık bir daha ona dönemez. Çünkü kadın ona tamamen yabancı bir kadın.olmuştur. Şayet onunla yeniden evlenme durumu ortaya çıkarsa o zaman yeni bir nikâha, veliye ve şâhidlere ihtiyaç vardır.[537] Bu mevzûyu 2186 numaralı hadisin şerhinde ayrıntılı olarak ele alıp açıklamış bulunmaktayız.[538]

 

37-39. Bâin Talâkla Boşanan Kadının Nafakası

 

2284. …Fâtıma bint Kays’dan rivayet edildiğine göre Ebû Amr b. Hafs, Fâtıma’yı gıyaben bâin talâkla boşamış da O’na (nafaka olarak) vekîli ile (bir mikdar) arpa göndermiş. Fâtıma da buna öf­kelenmiş. (Ebû Amr’ın vekîli de Fâtıma’ya);

Vallâhî senin bizde bir hakkın yoktur cevâbını vermiş. Bunun üzerine Fâtıma Rasûlullah (s.a.)’e gelerek bu meseleyi ona anlatmış Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem de) O’na;

“Senin onda nafaka hakkın yoktur.” buyurmuş ve iddetini Ümmü Şerîk’in evinde geçirmesini emretmiş. Sonra;

“Ümmü Şerik ashabımın daima ziyaretine gittikleri bir kadın­dır. Sen İbn Ümmü Mektûm’un evinde iddet bekle, çünkü o âmâ bir adamdır. (Yanında) çarşafını çıkarabilirsin! (Nikâh için) helâl olduğun zaman bana bildir!” buyurmuşlardır.

(Daha sonra Fâtıma şunları) söyledi; Helâl olduğum vakit ken­dilerine, Muâviye b. Süfyân ile Ebû Cehm’in £eni istediklerini söy­ledim. Rasûlullah (s.a.);

“Ebû Cehm’e gelince O, sopasını boynundan indirmez. Muâvye ise, yoksuldur hiç malı yoktur. Sen Üsâme b. Zeyd’le evlen” buyurdular. (Daha sonra Fâtıma şunları söyledi); Ben buna razı ol­madım. Sonra (Rasûl-i Ekrem bana tekrar); “Üsâme b. Zeyd’le ev­len!” dedi. Bunun üzerine ben de onunla evlendim. Allah onda hayır yarattı. Ben de ona gıpta ettim.[539]

 

Açıklama

 

Fâtıma’yı kocası daha önce iki defa boşamıştı.Bu defa da üçüncü ve sonuncu talâk hakkını kullanarak boşamıştı. Hz. Fâtıma’nın kocası bu son talâkla üç talâk hakkını kullandığı ve karısını üç talâkla boşamış olduğu için bâzı rivayetlerde onun Hz. Fâtı-ma’yı üç talâkla boşadığı ifâde edilmektedir. İmâm Nevevî bu rivayetlerin arasını şöyle birleştiriyor: “Rivayetlerin bazısında Hz. Fâtıma’nın üç ta­lâkla, bazılarında talâk-ı bâinle boşandığı bildirildiği gibi, bir rivayete üç talâkın sonuncusu ile, başka bir rivayette de kalan bir talâk ile boşandığı ifâde olunmaktadır. Hatta mutlak olarak “boşadı” şeklinde dahî rivayet vardır. Bu rivayetlerin arası şöyle bulunmuştur: Kocası Hz. Fâtıma’yı da­ha önce iki defa boşamıştır. Son defa boşamakla talâk adedi üç olmuştur. İşte üç talâkla boşadığmı söyleyenlerle “bir talâk”, “üç talâkın sonuncusu” gibi ta’birler kullananların ve keza mutlak olarak “boşadı” diyenlerin maksadları budur. “Talâk-ı bâinle boşadı” ifâdesinden de aynı mana kastedil­miştir. Çünkü üç defa boşamak talâk-ı bâindir.”[540] Mevzûmuzu teşkil eden Ebû Davud hadisinde Ebû Amr’ın karısı Hz. Fâtıma’yı gıyaben boşadığı ifâde edilirken Tahâvî’nin bir rivayetinde de savaşta boşadığı ifâde ediliyor.[541] Bu iki rivayetin arasını şu şekilde birleştirmek mümkündür: Aslında Hz. Ebû Amr, Hz. Fâtımayı’yı Medine’de Hz. Fâtıma’nın yanında iken boşamıştır. Fakat bunu halktan gizli tutmuştur. Nihayet Hz. Ali’yle birlikte sefere çıkmıştır. Karısına vekiller gönderip de nafaka mevzuunda araların­da anlaşmazlık çıkınca Hz. Ebû Amr’ın karısını gıyabında boşadığı zanne­dilmiştir. Ayrıca Hz. Ebû Amr’ın iki defa sefere çıkmadan önce, bir defa da Hz. Ali ile Yemen’e sefere çıktıktan sonra gıyaben boşamış olması da mümkündür. Nitekim 2290 numaralı hadîs-i şerîf de bu ihtimâli kuv­vetlendirmektedir. Hz. Ebû Amr’ın iki vekîli vardı. Ayyaş b. Ebî Rabia ve el-Haris b. Hişâm, Müslim’in rivayet ettiği bir hadîste Hz. Ebû Amr’ın karısına vekîl olarak Ayyaş b. Ebî Rabia’yı gönderdiği ifâde edilirken[542] Müslim’in diğer bir rivayetinde ikisini birden gönderdiği rivayet edilmiş­tir.[543] Metinde geçen vekîl kelimesi her ne kadar müfred ise de muzâf ol­duğu için her iki vekîle de şâmildir.

Rasûl-i Ekrem’in Hz, Fâtıma’ya, hayzli dönemini Ümmü Şerîk’in evin­de geçirmesini emrettikten sonra, “Ümmü Şerik ashabımın daima ziyare­tine gittikleri bir kadındır. Sen İbn Ümmü Mektûm’un yanında iddet bek­le!” diye emir buyurmasını imâm Nevevî şöyle açılıyor: “Ümmü Şerik bir rivayette Kureyş’ten, diğer bir rivayete göre Ensârdan salâh ve takvası ile meşhur bir kadındı. İsmi Guzeyye yahud Güzeyle bint Dâvud’dur. Bâzı ulemâya göre Peygamber (s.a.)’e kendini hibe eden kadın budur. Rasûlullah (s.a.) ashabının bu kadını anneleri gibi hürmet göstererek sık sık ziya­ret ettiklerini, bu sebeple onun evinin iddet beklemeye müsâid olmadığını, çünkü iddet bekleyen bir kadının yabancı erkeklere görünmesinin ve onla­rı görmesinin iddetin ruhuna aykırı oduğunu düşünerek sonradan bu tav­siyesinden vazgeçmiş ve Fâtıma’ya Abdullah b. Ümmü Mektûm’un evinde iddet beklemesini emir buyurmuştur. Çünkü Abdullah b. Ümmü Mektûm âmâ idi. Kendisini göremeyeceği gibi ,evine de fazla giden gelen yoktu. Bu sebeple erkeklerden tesettür meşakkati de yoktu.

Bazıları, Peygamber (s.a.)’m Hz. Fâtıma’ya iddetini beklemek için îbn Ümmü Mektûm’un evine göndermesini delîl getirerek “kadın ecnebi erkeğe bakabilir, fakat erkek bakamaz” demişlerse de bu söz doğru değil­dir. Sahîh olan kavle göre kadının da yabancı bir erkeğe bakması haram­dır. Ekser-i sahabe ile cumhuru ulemânın görüşü budur. Çünkü Allah teâ-la hazretleri erkekler için “Mü’minlere söyle, gözlerine sahib olsunlar”[544] buyurduğu gibi kadınlar hakkında da “inanan hanımlara da söyle onlar da gözlerine sahib olsunlar…”[545] buyurmuştur. Bir de, fitne erkekle ka­dın arasında müşterektir. Erkekten geleceğinden ne kadar endişe edilirse, kadından gelmesinden de o kadar korkulur. Nitekim Ebû Dâvud ile Tirmizfnin rivayet ettikleri bir hadiste beyân olunduğuna göre Ümmü Sele­me ile Meymüne (r.an’ha) Peygamber (s.a.)’ın yanında bulundukları bir sırada İbn Ümmü Mektûm yanlarına gelmiş de Peygamber (s.a.);

“Bunun yanında örtünün!” buyurmuş. Kadınlar;

O âmâdır, görmez demişler, fakat Rasûlullah (s.a.) kendilerine;

“Siz de mi âmâsınız, onu görmüyor musunuz?” mukabelesinde bu­lunmuştur. Tirmizî bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Fâtıma binti Kays hadisinde onun İbn Ümm-i Mektûm’a bakabileceğine dâir söz yok­tur. O yalnız Fâtıma (r.anha)nın başkalarının kendisini görmesinden emîn olacağım bildirmektedir. Kendisi erkeklere bakmamakla me’murdur.

Ebû Cehm’in sopasını koynundan indirmemesi iki şekilde te’vîl edilmiştir: Birinci te’vîle göre bu cümlenin manası “çok sefer eder.” demek­tir. İkinci te’vîie göre maksat kadınları çok döğmesidir. Bu te’vîl daha sahîh görülmüştür. Çünkü hadîsin bir rivayetinde Ebû Cehm’in kadınları çok dövdüğü bildirilmiştir. Bu, Ebû Cehm Encâbiyye hadîsinde[546] ismi ge­çen Ebû Cehm b. Huzeyfetü’l-Kurâşî’dir. Teyemmüm bahsinde ve namaz kılanın önünden geçme babında bir de Ebû’l-Cüheym’den bahsedilmekte­dir ki o başka bir zâttır.[547]

 

Bazı Hükümler

 

1. Gıyaben kadın boşamak caizdir.

2. Alıp-verme muamelelerinde vekil tayın etmek caizdir.

3. Kendisinden fetva istenen bir kimsenin fetva isteyen yabancı bir kadının sesini işitmesi caizdir.

4. Bir fitne tehlikesi bulunmamak ve halvet olmamak şartıyla, yaban­cı erkeklerin salîha bir kadını ziyaret etmeleri caizdir.

5. Talâk-ı bâinle boşanmış olan bir kadının iddetini malının, canının ve namusunun emîn olduğu bir yerde geçirmesi caizdir.

6. Bir kimsenin diğer bir kimsenin kusurunu dile getirip ondan kur­tulmak için tavsiye istemesi caizdir.

7. Bir kimseye dinî veya dünyevî menfaatlerine erişmesi için yol gös­termek müstehabdır. Yol gösterecek kimse eğer ilim, irfan ve fazilet sa­hiplerinden ise karşısındaki hoşlanmasa bile ona nasihatta bulunması caizdir.

8. Fazilet sahibi kimselerin nasihatlerini kabul etmek gerekir çünkü sonunda hayır vardır.

9. Rasûl-i Ekrem’e uymak ve takvaya sarılmak insanın derecesini yük­seltir.

10. Bâin talâkla boşanan bir kadını  ta’riz  yolu ile kocaya istemek caizdir.

11. Konuşurken mecazlı sözler kullanmak caizdir.

12. Bain talâkla boşanan bir kadına kocasının nafaka te’mîn etmesi gerekmez. Bu mevzûyu 2290 numaralı hadîs şerhinde inşallah etraflıca ele alacağız.[548]

 

2285. …Ebû Seleme b. Abdirrahman’dan rivayet edildiğine gö­re, Fâtıma bint Kays, ona Ebû Hafs b. el~Muğire’nin kendisim üç talakla boşadığını söyledi. (Hadîsin bundan sonraki kısmında Yah­ya b. Ebî Kesir bu mevzuda Ebû Seleme vasıtasıyla Fâtıma bint Kays’dan bir önceki) hadîsi nakletmiştir ve rivayetin sonunda şu cüm­leler de vardır: Halid b. Velid’le benî Manzum’dan bir kişi, Pey­gamber sallallâhû aleyhi ve selleme geldiler ve;

Ey Allah’ın peygamberi Ebu Hafs b. el-Muğîre karısını üç ta­lakla boşadı ve ona az bir nafaka bıraktı dediler.

Rasûl-i Ekrem de;

“Ona nafaka yoktur” buyurdu. Daha sonra Yahya b. Ebî Ke­sir hadîsin kalan kısmını sonuna kadar nakletti. Bir önceki Mâlik hadîsi bu hadîsten daha tamdır.[549]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i  şerîf,  Müslim’in Sahîh’inde şu  manaya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir:   “Ebu  Hafs b.  Muğire el-Mahzûmî kendisim üç talâkla boşamış sonra Yemen’e gitmiş. Aile efra­dı Fâtıma’ya;

Senin bizde nafaka hakkın yoktur, demişler. Bunun üzerine Halîd b. Velîd birkaç kişi ile kalkarak Meymûne’nin evinde bulunan Rasûlullah (s.a.)’e gelmişler ve;

Gerçekten Ebû Hafs, karısını üç talâkla boşamıştır. Acaba bu kadı­na nafaka var mıdır? diye sormuşlar. Rasûlullah (s.a.);

“Ona nafaka yoktur ama iddet vardır.” buyurmuş. Fâtıma’ya da;

“Nefsin hakkında benden önce bir iş yapma!” diye haber göndermiş ve Ümmü Şerîk’in evine taşınmasını emir buyurmuş. Sonra tekrar haber göndererek:

“Ümmü Şerîk’e ilk muhacirler ziyarete gelirler, sen, âmâ İbn Ümmi Meklûm’un yanına git! Çünkü başörtünü attığın vakit seni görmez.” bu­yurmuşlar. Bunun üzerine Fâtıma onun yanına gitmiş. İddeti geçince Ra­sûlullah (s.a.) kendisini Üsâme b. Zeyd b. Hârise’ye nikâh etmiş. Mevzûmuzu teşkil eden Ebû Davud hadîsinde, “az bir nakafa” diye nitelendiri­len ve Ebû Hafs tarafından Hz. Fâtıma’ya gönderilen nafakanın mikdârı Müslim’in bir rivayetinde “Beş ölçek kuru hurma ile beş ölçek arpa” diye ifâde ediliyor.[550]

 

2286. …Fâtıma bint Kays’dan rivayet edildiğine göre, Ebû Amr b. Hafs kendisini üç talâkla boşamış. Bu hadîsi (Yahya ve Ebû Sele­me zinciriyle Fâtıma’dan) nakleden (Ebû Amr el-Evzâî) hadîsin bun­dan sonraki kısmında (2284 numaralı hadîsle 2285 numaralı) Halid b. Velîd’in haberini rivayet etti. Ebû Amr el-Evzâî dedi ki; Peygam­ber (s.a.), “Ona nafaka da yoktur, ev de yoktur” buyurdu. Daha sonra (Ebû Amr el-Evzâî bu mevzu ile ilgili bir hadîs daha rivayet etti ki bu hadîste) şu cümleler vardır: Rasûlullah (s.a.) Fâtıma’ya “Nefsin hakkında benden önce (bana sormadan) bir karar verme” diye haber gönderdi.[551]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerîfte, bir önceki hadisten fazla olarak, “onun  için mesken yoktur” cümlesi ile “Nefsin hakkında ben-

den önce bir iş yapma” cümlesi bulunmaktadır. Bu ikinci cümleye istina­den ulemâ, bâin talâkla boşanan bir kadını sarahaten değil tariz yoluyla istemenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Alan teâlâ Hazretleri “Böyle iddelini bekleyen kadınlara evlenmek istediğinizi üstü kapalı biçimde bil­dirmenizden yahut içinizde tutmanızdan dolayı size bir günah yoktur.”[552] buyurmuştur.[553]

 

2287. …Fâtıma bint Kays’dan; demiştir ki: “Ben, Mahzûm oğul­larından bir adamla evli idim. Beni üç bain talâkla boşadı.” Râvî (Muhammed b. Amr, hadîsin bundan sonraki kısmında Ebû Seleme vasıtasıyla Fâtıma’dan, 2284 numaralı) Mâlik hadîsinin bir benzeri­ni nakletmiştir. (Muhammed b. Amr) Bu hadiste (Hz. Peygamber’-in Hz. Fâtıma’ya); “Beni geçip de kendi kendine bir iş yapma” buyurduğunu da rivayet etmiştir.

Ebû Dâvud dedi ki: Bu hadîsi (Ebû Seleme b. Abdurrahman’ın doğrudan doğruya Fâtıma bint Kays’dan rivayet ettiği gibi) aynı şe­kilde eş-Şa’bî ile el-Behiyy doğrudan doğruya, Ata, Abdurrahman b. Asım vasıtasıyla; Ebu Bekr b. EbVl-Cehm, doğrudan doğruya (almak kaydıyla) hepsi de Fâtıma’dan “Onu kocası kesin olarak boşadı” diye rivayet ettiler.[554]

 

Açıklama

 

Musannif Ebû Davud’un bu hadîs-i şerifin sonuna bu ta’liki jmve etmekten maksadl) bu hadîsle 2284, 2285, 2286

ve 2288 numaralı hadîslerin çeşitli rivayetlerle teyîd edildiklerini, binaena­leyh bu hadislerin sahîh olduklarını ifâde etmektedir. Hadîste ismi geçen râvüerden; Atâ b. Ebî Rehâh hâriç, pehsi de bu hadîsi bizzat Fâtıma’dan rivayet ettiler “kocası onu üç talâkla boşadı” tabirini kullandılar. Bu ha­disle ilgili fıkhı açıklama 1284-1286 numaralı hadis-i şeriflerin şerhinde geç­miştir.[555]

 

2288. …Fâtıma bint Kays’dan rivayet olunduğuna göre, kocası onu üç talâkla boşamış da Rasûl-i Ekrem ona iddet süresi içinde nafaka ve mesken hakkı tanımamıştır.[556]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerif,  “üç talâkla boşanan bir kadına nafa-ka ve mesken  verilmez”  diyen  İbn  Abbâs,  Hasan el-Basrî, Atâ ve Şa’bî (r.a.)’nin delilidir. İmâm Ahmed’in de bu görüşte ol­duğu rivayet edilmiştir. Hz. Ömer b. el-Hattâb ile Ömer b. Abdilazîz, Iraklılar, Hanefî ulemâsı, bir rivayette İmâm es-Sevri ve diğer birçok ule­mâya göre ise üç talâkla boşanan bir kadına iddet süresi içinde nafaka ve mesken temîn etmek, kocası üzerine vâcibdir. Delilleri ise, “Onlara doğuruncaya kadar nafaka verin… Onları kendi oturduğunuz yerde iskân edin.”[557] âyet-i kerimesidir. îmâm Mâlik ile İmâm Şafiî, Hz. Aişe ve fukahayı seb’aya göre ise, “üç talâkla boşanan bir kadına yalnız nafaka verilir, mesken verilmez.” Delilleri ise “Boşanan kadınlara meta* vardır.”[558]

âyet-i kerimesidir. 2290 numaralı hadîsin şerhinde bu mevzûyu daha ay­rıntılı olarak inşallah tekrar ele alacağız.[559]

 

2289. …Fâtıma bint Kays’dan rivayet edildiğine göre, kendisi Ebû Hafs b. el-Muğıre ile evli idi ve kocası Ebû Hafs b. el-Muğire onu üç talâkın sonuncusu ile boşadı. Fatıma hadîsin bundan sonra­ki kısmında, kocasından boşandıktan sonra, iddet beklerken Rasû-lullah’a varıp, evinden dışarı çıkması hakkında fetva istediğini Rasûl-i Ekrem’in de O’na, “âmâ olan îbn Ümm-i Mektûm’un evine taşın­masını tavsiye ettiğini” ifâde etmiştir. Fakat Mervân b. el-Hakem üç talâkla boşanmış bir kadının evinden çıkması hakkındaki Fâtı-ma’nın bu sözünü kabul etmekten çekinmiştir.

Urve dedi ki; Aişe, Fâtıma bint Kays’ın bu sözünü reddetti.

Ebû Dâvud dedi ki; Bu hadîsi Ukayl b. Hâlid’in İbn Şihâb ez-Zührî’den rivayet ettiği gibi yine aynı şekilde Salih b. Keysân ile İbn Cüreyc ve Şuayb b. Ebî Hamza da bu hadîsi İbn Şihâb ez-Zührî’den rivayet etmişlerdir.

Ebû Dâvud dedi ki: Şuayb b. Ebî Havza’nın babası Ebû Ham-za’nın adı Dînârdır ve Ebû Hamza Ziyâd’ın azâdlı kölesidir.[560]

 

Açıklama

 

Rivayetlerin bazısında Hz. Fâtıma’nın üç talâkla, bazılarındâ da talâk-ı bâinle boşandığı bildirildiği gibi, ba­zı rivayetlerde üç talâkın sonuncusu, bir rivayette de, “kalan bir talâkı ile boşadı” denilmektedir. Hatta bâzı rivayetlerde mutlak olarak “boşadı” tâbiri geçmektedir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Hz. Fâtıma’yı kocası ayrı ayrı zamanlarda üç defa boşamıştır. Mevzûmuzu teşkil eden hâdis-i şerîfte üçüncü boşama söz konusu edilmektedir. Hz. Fâtıma’nın iddet bek­lerken kocasının evini terketmek istemesinin sebebi bir hadîs-i şerifte şöyle ifâde ediliyor: “Fâtıma; “Ya Rasûlallah, kocam beni üç defa boşadı; zor­la yanıma girer diye korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) emir buyurdu, o da oradan taşındı.[561] Musannif Ebû Dâvud, hadîsin so­nuna ilâve ettiği ta’lıkta bu hadîsin buradaki senetle rivayetinden başka birisi Salih b. Keysan, diğeri İbn Cüreyc, diğer biri de Şuayb b. Ebî Ham­za olmak üzere üç ayrı râvî tarafından daha rivayet edildiğini ifâde ederek bu hadîsin başka hadîslerle takviye edildiğini vurgulamak istiyor. Bu râvilerden İbn Keysan’ın rivayet ettiği muallak hadîsi muttasıl olarak Müs­lim;[562] İbn Cüreyc’in muallakım muttasıl olarak Ahmed b. Hanbel ile Dârekutnî[563]; Şuayb b. Ebî Hamzâ’nın muallâkını da yine muttasıl olarak Nesâî[564] rivayet etmişlerdir. Mevzûmuzu teşkil eden bu Ebû Dâvud hadî­sinin delîl olma niteliği taşımadığını idiâ eden ulemâya göre bu hadîs dört cihetten tenkîd edilmiştir:

1. Bunun râvîsi kadındır ve bu râvinin Rasûlullah’ın, kendisine hadîs­te ifâde edildiği şekilde fetva verdiğine dâir iki şahidi yoktur. Bu yüzden Hz. Ömer onun bu hadîsini kabul etmemiştir.[565]

2. Bu rivayet Kur’an-ı Kerim’in zahirine aykırıdır. Nitekim Hz. Ömer de bu hadîsi Hz. Fâtıma’dan işitince; “Aynı sözü Rasülullah (s.a.)den duyan iki kişiyi şâhid olarak getirirsen ne âlâ, yoksa, biz bir kadının sözü üzerine Allah’ın kitabını terk etmeyiz. Çünkü Allah teâlâ “Apaçık bîr kötülük yapmadıkları müddetçe onları evlerinden çıkarmayın.”[566] buyu­ruyor.” diyerek, Hz. Fâtıma’nın bu sözünü reddetmiştir.[567]

3. Onun evinden çıkması mesken hakkı olmadığı için değil, kocasının aile fertlerine dili ile eziyet verdiği içindir.

4. Hz. Fâtıma’nın bu rivayeti 2291 numaralı Hz. Ömer hadîsine ay­kırıdır.

Hz. Fâtıma’nın rivayet ettiği bu hadîsi delîl kabul eden ulemâ ise bu tenkîdlere şöyle cevâp vermişlerdir:

1. “Râvînin kadın olması hadîsin sıhhatine zarar vermez. Çünkü nice sünnetler kadınların rivayeti ile sabit olmuştur. Nitekim bu husus siyer kitapları ile sahâbe-i kirâm’ın hayatlarını okuyanların malûmudur.”

2. “Hz. Fâtıma’nın bu rivayetinin Kur’an-ı Kerîm’e aykırı olduğu İddiası da doğru değildir. Çünkü hadîs-i şerîf, âyet-i kerimeyi tahsis etmiş­tir. Hernekadar ahad tarikiyle sabit olan bir hadîsin kur’anı tahsis edip edemeyeceği ihtilaflı ise de biz tahsîs edebileceği görüşündeyiz.”

3. “Hz. Fâtima’nm evinden çıkış sebebini, kocasının aile fertlerine diliyle eziyet yermesine bağlamak doğru değildir. Çünkü hadîs-i şerifte buna delâlet eden bir söz yoktur.”

4. “Fâtıma hadîsinin 2291 numaralı Hz. Ömer hadîsine aykırı olduğu iddiasına gelince, Hz. Ömer’in yaptığı ziyâdeliği yani “Allahımızm kitabı­nı ve Peygamberimizin sünnetini” ibaresini İmâm Ahmed inkâr etmiş ve yemîn ederek, “Hani kitabull-ah.da üç defa boşanan kadına nafaka ve mesken vermenin vâcib olduğu nerede?” diyerek sözü geçen ziyâdenin Hz. Ömer’den   sahîh   rivayetle   gelmediğini   söylemiştir.   Bunu   Dârekutnî nakleder.[568]

 

2290. …Ubeydullah’dan; demiştir ki: Mervân b. Hakem, Hz. Fâtıma’ya Hz. Kabisâ’yı gönderip vaktiyle kocasıyla arasında geçen hadiseyi sormuş, Hz. Fâtıma şöyle anlatmış “Kendisi Ebû Hafs’la evli iken Peygamber (s.a.) Ali b. EbîTâhVi Yemen’(inibir|bölgesin)e (vali olarak) göndermiş. Kocası da onunla beraber (Yemen yol­culuğuna) çıkmış ve (Yemen’de bulunduğu sırada) Hz. Fâtıma’ya, kendisini bakî kalan üçüncü talâkla boşadığı haberini göndermiş, Ayyaş b. Ebî Rabiâ ile Haris b. Hişâm’a da Fâtıma’ya nafaka ver­melerini emretmiş. Onlar da bu emri alınca;

Vallahi hâmile olmadıkça Fâtıma için nafaka yoktur, demiş­ler. Bunun üzerine (Fâtıma) Peygamber (s.a.)’e müracaat etmiş. Rasûl-i Ekrem de ona;

“Hâmile olmadıkça sana nafaka yoktur”, cevâbını vermiş. Bu­nun üzerine Hz. Fâtıma (iddet süresi içinde kocasının evinden başka bir yere) taşınmak için Hz. Peygamber’den izin istemiş. Hz. Pey­gamber ona izin verince Hz. Fâtıma;

Ey Allah’ın Rasûlü, nereye taşınayım? diye sormuş. Rasûl-i Ekrem de;

“İbn Ümm-i Mektûm’un yanına!” diye cevâp vermiş. -İbn Ümm-i Mektûm âmâ imiş- (bu sebeple) Onun yanında örtüsünü omu-zundan indirebilirmiş,. ve örtüsüz haliyle İbn Ümm-i Mektûm onu göremezmiş. Fâtıma iddeti bitinceye kadar orada kalmış. (İddeti bi­tince) onu Peygamber (s.a.) Üsâme’ye nikahlamış.

(Hz. Fâtıma’dan bunları dinleyen) Kabisâ dönüp Mervân’a bun­ları nakletmiş. Mervân da;

Biz bu hadîsi bir kadından başka hiçbir kimseden işitmedik. Biz insanları üzerinde bulduğumuz, kuvvetli ve sahîh hükümle amel edeceğiz, demiş. Bu söz kendisine ulaşınca Fâtıma;

Sizinle benim aramda Allah’ın kitabı vardır. Zira Yüce Allah Kur’an-ı kerîmesinde “Ey Peygamber, Kadınları boşadığımz zaman iddetleri içinde âdetten temiz oldukları sırada boşayın…”[569] buyur­muştur demiş ve bu âyet-i kerîmeyi “Bilmezsin belki Allah, bundan sonra yeni bir iş ortaya çıkarır” âyetine kadar okumuş ve;

Üç talâktan sonra ne gibi bir iş olabilir? demiş.

Ebû Dâvud dedi ki: Bu hadîsi (Ma’mer’in rivayet ettiği gibi) Yunus’da ez-Zuhrî’edn rivayet etti. Zübeydî de, (2290 numaralı) Ma’-mer hadîsi ile aynı manâda olan Vbeydullah hadisini ve (2289 nu­maralı) Ukayl hadîsi ile aynı manada olan Ebu Seleme hadisini, ez-Zuhrî’den rivayet etti.

Ebû Dâvud dedi ki; Muhammed b. îshâk da bu hadîsi, ZührV-den; “Gerçekten Kâbisa bu haberi Zühri’ye anlattı.” şeklinde ve Vbeydullah b. Abdillah’ın, f(Kâbisa Mervân’ın yanına döndü de bunu ona haber verdi” diyerek rivayet ettiği haberin manâsına uygun ola­rak rivayet etti.[570]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerîfi Musannif Ebû Dâvud altı senedle mut-taşıl olarak, sekiz senedle de muâlak olarak rivayet et­miştir. Bu rivayetlerin hepsi de sahîhdir. Ayrıca bu hadîsi Müslim’de çe­şitli senedlerle rivayet ederken Hanefî ulemâsından et-Tahâvî onaltı sened­le rivayet etmiştir. Bu rivayetlerin hepsi de sahîhtir.[571]

 

Bazı Hükümler

 

1. Üç talâkla boşanmış olan bir kadına, kocası nafaka ve mesken te mın etmekle mükellef de­ğildir. İbn Abbâs ile Hasan el-Basrî, Amr b. Dînâr, İkrime, eş-Şa’bî, İmâm Ahmed, İshâk, bir rivayete göre Zâhiriyye ulemâsı ve tüm hadîs ulemâsı bu görüştedirler. İmâm Mâlik ile el-Evzâî, el-Leys b. Sa’d ve Şafiî’ye göre ise, kocasından üç talâkla boşanan bir kadın, hâmile değilse, kocası ona nafaka ve mesken te’mîn etmekle mükellef değildir. Fakat kadın hâmile ise, kocası, ona çocuğunu dünyaya getirinceye kadar nafakasını te’mîn etmekle mükelleftir. Delilleri ise, “Onları kendi oturduğunuz yerde iskân edin.”[572] âyet-i kerîmesidir. Bu görüşte olan ulemâya göre Hz. Peygamber’in, Hz. Fâtıma’ya kocasının evinden İbn Ümm-i Mektûm’un evine taşınmaya izin vermesi onun mesken hakkını ibtâl etmek anlamına gel­mez. Bu sadece Hz. Fâtıma’nın kendi kalacağı yeri kendinin seçmesinden ibarettir. Hz. Fâtıma’nın kocasının evinden çıkıp iddet süresi içinde başka bir yerde kalmayı ihtiyar etmesinin sebebi hakkında ise muhtelif rivayetler vardır. Hz. Âişe’ye- göre bunun sebebi, Hz. Fâtıma’nın, kocasının evini çok ıssız bulduğu için orada kalmaktan korkmasıdır. Delilleri ise 2292 numaralı hadîstir. Hz. Sa’d b. Müseyyeb’e göre ise, bu tebdîH mekânın sebebi Hz. Fâtıma’nın diliyle kocasının ev halkını incitmesidir. Nitekim “Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileride çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka…”[573] âyet-i kerimesinden de anlaşılan budur.

En-Nehâî ile Sevrî ve Hanefî ulemâsına göre ise, kocasından üç talâk­la boşanan bir kadına iddet süresi içinde kocası nafaka ve mesken te’mîn etmekle mükelleftir. Bu durumda olan bir kadına kocasının nafaka te’mîn etmesi gerektiğine dâir delilleri “Onlara doğuruncaya kadar nafaka ve­rin.”[574] âyet-i kerîmesidir. Bu mevzuda kadının hâmile olması ile olma­ması arasında bir fark yoktur. Bu görüşte olan ulemânın, sözü geçen ka­dına mesken te’mîn etmesi gerektiğine dâir delilleri ise, “onları kendi otur­duğunuz yerde iskân edin”[575] âyet-i kerîmesidir.

Hz. Ömer ile ibn Mesud (r.a.)’da bu görüştedirler. Hz. Peygamber’in üç talâkla boşanmış olan Hz. Fâtıma’ya, nafaka ve mesken hakkı tanıma­dığını ifâde, eden ve mevzûmuzu teşkîl eden Ebû Dâvud hadîsini delîl ola­rak kabul etmeyen kimseler ise, bu hadîsin pek çok sahâbi tarafından red­dedildiğini ileri sürerler ve iddialarını isbat için şu hadîsleri gösterirler;

Fatıma bint Kays dedi ki: “Rasûlullah zamanında kocam beni üç ta­lâkla boşadı ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem; “Sana nafaka ve mesken yoktur” buyurdu deyince, Hz. Ömer bu rivayete itimâd edemedi ve onu kabuî etmedi.” [576]

Ebû îshâk dedi ki; Esved b. Yezid’le Ulu Câmi’de oturuyorduk. Şâ’bî de yanımızda idi. Derken Şa’bî, Fâtıma bint Kays hadîsini ve Rasûlul­lah (s.a.)’in ona mesken ve nafaka vermediğini rivayet etti. Bundan sonra Esved bir avuç çakıl taşı alarak onun üzerine attı ve şunları söyledi;

Yazık sana! Böyle birşeyi rivayet ediyorsun! Ömer, “biz Allah’ın kitabını ve Peygamberimiz (s.a.)’in sünnetini belleyip bellemediğini bilme­diğimiz bir kadının sözü ile terk etmeyiz; Ona mesken de vardır, nafaka da. Allah azze ve celle “Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çık­masınlar. Meğer ki aşikâr bir kötülük işlemiş olsunlar”[577] buyurmuştur, dedi. İbn Abbâs (r.a.)’ya göre kadının aşikâr olan kötülüğünden maksat, ağzının bozuk olması ve diliyle etrafını incitmesidir. Bu tefsire göre Hz. Fâtıma’nın kocasının evinden başka bir yere taşınmasının sebebi nafaka ve mesken olmadığından değil, diliyle kocasının ev halkını incitmesinden-dir. Nitekim 2294 ve 2296 numaralı hadîs-i şeriflerde bu görüşü doğrula­maktadır.

2. Kocasından üç talâkla boşanmış olan bir kadın iddetini dilediği yerde geçirebilir. Hz. İbn Abbâs ile Câbir, Atâ, Tavus ve İkrime bu gö­rüştedirler, imâm Mâlik’e göre kocası ölen bir kadın iddet süresi içerisin­de gündüzün dışarı çıkar ve geceleyin el-ayağın çekilip ortalığın sükûnute erdiği yatsı vaktine kadar dışarıda kalabilir, ondan sonra evine döner, el-Leys ile İmâm Şafiî ve İmâm Ahmed (r.a.) bu görüştedirler. İmâm Ebû Hanife’ye göre ise, kocası Ölen bir kadın iddet beklerken gündüzün evin­den dışarı çıkabilirse de geceleyin dışarı çıkamaz, geceyi kendi evinde ge­çirmek mecburiyetindedir. Kocasından üç talâkla boşanmış olan bir kadın ise, iddet süresi içinde gündüz ve gece dışarı çıkamaz. Hanefî imamların­dan Muhammed b. el-Hasan’a göre ise, kocası ölen, kadm da, kocasından üç talâkla boşanmış olan kadın da iddet süresi içinde gündüzün ve gecele­yin asla dışarı çıkamaz. îbn Mesud, Âişe, Said b. el-Müseyyeb, Süleyman b. Yesâr (r.a.) gibi ulemâ iddet bekleyen bir kadının kocasının kendisini boşamış olduğu evde geçirmesi gerektiğini söylemişler, iddet süresi içinde o evden bir başka yere çıkmasını asla caiz görmemişlerdir. Bu hadîsin sıhhati ile ilgili münakaşaları bir önceki hadîsin şerhinde nakletmiş oldu­ğumuzdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[578]

 

38-40. Fatıma Bint Kaysın Rivayetini Kabul Etmeyenler

 

2291. …Ebû îshâk’dan; demiştir ki: Ben (Kûfe’de) el-Esved’le birlikte Ulû câmiîde idim. el-Esved şöyle dedi: “Fâtıma bint Kays, Ömer b. el-Hattâb’a geldi (ve kocasından boşandıktan sonra Hz. Peygamberin ona: “sen kocandan nafaka ve mesken alamazsın” dediğini anlattı.) Hz. Ömer de ona; “Biz duyduğu bir haberi iyice belleyip bellemediğini bilmediğimiz bir kadının sözüyle Rabbimizin kitabını ve Peygamberimiz (s.a.)’ln sünnetini bırakacak değiliz” di­ye cevap verdi.[579]

 

Açıklama

 

Hz. Fâtıma, üç talâkla boşandıktan sonra, kocasından nafaka ve mesken elde etmek maksadıyla Rasûl-i Ekrem’e gittiğini ve Rasûl-i Ekrem’in de ona böyle bir hak tanımadığını Hz. Ömer’e anlatınca Hz, Ömer, Hz. Fâtıma’nın bu anlattıklarını reddetmiş ve bunun kitab ve sünnete aykırı olduğunu ifâde etmiştir.

Ömer (r.a.) Hz. Fâtıma’nın Hz. Peygamber’den naklettiği bu sözü “Onları evlerinden çıkarmayın!”[580] âyet-i kerîmesine aykırı gördüğü için Hz. Peygamber’in böyle bir sözü söylemiş olabileceğine ihtimal vermemiş­tir. Hz. Ömer’e göre bu âyet-i kerîmenin ifâdesi genel olduğundan ric’î talâkla boşanan kadınlara da bâin talâkla boşanan kadınlara da şâmildir. Hz. Fâtıma’mn rivayeti ise, kocasından bâin talâkla boşanan kadınları bu âyetin şumûlü dışında bırakmaktadır. Bir başka ifâdeyle âyetin hük­münü sadece kocasından ric’î talâkla boşanan kadınlara tahsis etmekte, bâin talâkla boşanan kadınları ise, bu hükmün dışında bırakmaktadır. Bunu kabul etmek ise, Kur’an âyetlerinin haber-i âhadla’tahşîş| edileceğini kabul etmek anlamına gelir. Bu sebeple Hz. Ömer, Hz. Fâtıma’nın bu hadîsi Hz. Peygamber’den duyduğuna dâir iki şahid getirmesini istemiştir.[581] Eğer Hz. Fâtıma iki şâhid getirebilseydi, Hz. Ömer onun bu rivayetini kabul edecekti. Bu da Hz. Ömer’in haber-i âhadla Kur’an âyetlerini tahsîs etme­nin caiz olmadığı görüşünde olduğunu gösterir. Dârekutnî’nin beyânına göre metinde geçen “Peygamberimizin sünnetini bırakacak değiliz” cümlesi, sağlam rivayetlere aykırıdır. Bü cümlenin aslı, “Biz rabbımızın kita­bını bırakmayız” şeklindedir. Çünkü metinde geçen bu cümle rivayetlerin pekçoğunda yoktur. Gerçi bu durumun hadîsten çıkan hükme olumsuz yönde bir te’sîri yoktur. Fakat Hz. Ömer’in gerçekten bu sözü söylemesi ve bu cümlede geçen sünnet kelimesiyle belli bir hadîsi değil de talâk sûre­sinin 1. âyetinin ahkâmını açıklayan hadîs-i şerifleri kastetmiş olması müm­kündür. Bazılarına göre ise, Hz. Ömer metinde geçen bu, “Peygamberi­mizin sünnetini bırakacak değiliz” sözünü söylemiş ve bu sözüyle Hz. Fâ-tıma’mn bu rivayetinin Hz. Peygamber’in şu sözüne aykırı olduğunu ifâde etmek istemiştir: “Kocasından bâin talâkla boşanan bir kadın için mesken ve nafaka hakkı vardır.”[582]

 

2292. …Hişâm b. Urve’nin babası (Urve)’den; demiştir ki: Ai-şe, Fâtıma’mn bu sözünü şiddetle reddetti ve; “Gerçekten Fâtıma ıssız bir yerde idi ve etrafından korkuluyordu da Rasûlullah (s.a.) onun için kendisine îbn Ümm-ı Mektûm’un evine taşınması için izin verdi”[583] dedi.[584]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerîf, üç talâkla kocasından boşanmış olan bir kadının, kocasından mesken ve nafaka taleb etme hakkı olduğunu iddia eden ilim adamlarının delilidir. Çünkü bu hadîs, Hz, Fâtıma’mn iddet beklerken kocasının evinden Hz. Ümm-i Mektûm*: un evine taşınmasının sebebini, onun kocasından mesken ve nafaka taleb etme hakkı bulunmadığına değil de, kocasının evinin ıssız oluşuna bağlamaktadır. Biz üç talâkla boşanmış bir kadına kocasının iddet süresince nafaka ve mesken te’mîn etmekle mükellef olup olmadığı konusunda ule­mânın görüşlerini 2290 numaralı hadîsin şerhinde açıkladığımızdan bura­da tekrara lüzum görmüyoruz.[585]

 

2293. …Urve b. ez-Zübeyr’den rivayet olunduğuna göre Hz. Aişe’ye “Sen Fâtıma’nın sözünü bilmiyor musun?” denmiş de Hz. Aişe “Bana bak! bunu anmak da ona hiç bir hayır yoktur” diye cevâp vermiştir.[586]

 

Açıklama

 

Bu  hadîs-i  şerif Müslim’de şu  manaya gelen  lâfızlarla rivayet edilmiştir: “urve b. ez-Zubeyr Aışe ye;

Hakem’in kızı filânı görmedin mi? kocası onu talâk-ı bâinle boşadı da evinden çıktı dedi? Aişe buna;

Ne çirkin iş yapmış, mukabelesinde bulundu. Urve;

Sen Fâtıma’nın söylediklerini işitmedin mi? dedi. Aişe de;

Bana bak! Bunu anmakta ona hiç bir hayır yoktur, cevâbını verdi. Bu hadîs-i şerif bîr müftînin, kitâb ve sünnete aykırı olarak ya da özel bir meseleyi genelleştirerek fetva veren diğer bir müftînin fetvasını reddet­mesinin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü kocasından üç talâkla boşandığı için kocasının evinde iddet beklemekte olan Hz. Fâtıma’nın ıs­sız olduğu için kendisine kocasının evinden Hz. İbn Ümm-ı Mektüm’un evine taşınması için izin verilmesi olayını genelleştirip, “kocasından üç talâkla boşanan bir kadın iddet beklerken kocasının evinde kalamaz diye­rek verdiği fetva Hz. Aişe tarafından reddedilmiştir.[587]

 

2294. …Süleyman b. Yesâr, Fâtıma (bint Kays)ın (iddetini bek­lemekte olduğu kocasının evinden başka bir eve) çıkmasının sebebi hakkında şöyle demiştir; “Bu sadece, Hz. Fâtıma (bint Kays)’ın huy­suzluğundan dolayı meydana gelmiştir.”[588]

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şerîf Hz.Fâtıma’nın iddetini geçirmekte olduğu  kocasının  evini  terketmesinin  sebebini,  kocasının evinde kalma hakkı olmadığına değil de onun huysuzluğuna bağlayan ule­mânın delilidir.[589]

 

2295. …el-Kasım b. Muhammed ile Süleyman b. Yesâr’dan ri­vayet edildiğine göre; Yahya b. Sâid b. el-Âs, Abdurrahmân b. el-Hakem’in kızını üç talakla boşadı da Abdurrahman onu alıp kendi evine götürdü. Bunun üzerine Hz. Aişe, o sırada Medine Valisi bu­lunan Mervân b. el-Hakem’e haber gönderip; “Allah’dan kork ve kadını evine geri gönder” dedi. Süleyman’ın hadîsinde Mervân’ın Hz. Aişe’ye şöyle cevâp verdiği ifâde ediliyor; “Abdurrahmân bana üstün geldi”. el-Kâsım’ın hadîsinde ise, Mervân’ın Hz. Aişe’ye şöy­le cevâp verdi(ği ifâde ediliyor): “Sana Fâtıma bint Kays’ın durumu ulaşmadı mı?” Hz. Aişe de “Fâtıma hadîsinden bahsetmemen sana bir zarar vermez” (Onu hatırlamanın sana bir faydası yoktur) diye cevâp verdi. Mervân da şöyle karşılık verdi; “Eğer Hz. Fâtıma’nın evinden çıkmasını gerektiren şer, sana ma’lûm olsaydı, Yahya ile karısı Amre arasında bulunan şerr’(in, Amre’nin, Yahya’nın evini terketmesini meşru kılacak bir sebep teşkil ettiğini) sana anlatmaya yeterdi.[590]

Açıklama

2290 numaralı hadîs-i şerifte geçtiği üzere, Mervân aslında Hz. Fâtıma’nın başından geçen söz konusu hâdiseyi Kabisâ’dan öğrendiği zaman Hz. Fâtıma’nın sözlerini, “Biz bu haberi bir kadından başka hiç bir kimseden işitmedik. Binâenaleyh insanları üze­rinde bulduğumuz mu’temed ve sahîh hususla amel edeceğiz” diye reddet­mişti. Burada ise Mervân Hz. Amre’nin kocasının evinden babasının evine taşınması mevzûsunda Hz. Aişe’nin kendisine yönelttiği soruya cevâp ve­rirken Hz. Fâtıma’nın iddet süresi içerisinde meşru bir sebepden dolayı kocasının evinden Hz. İbn Ümm-i Mektûm’un evine taşınması olayını delîl getirmektedir. Bu durum, Mervân’ın daha sonra fikir değiştirerek Hz. Kabisâ’dan duyduğu Hz. Fâtıma ile ilgili hadîsin doğruluğuna inandığını ve bu hadîsi kocasından boşanan bir kadının iddet süresi içerisinde geçim­sizlik ve kadın için bir tehlikenin belirmesi gibi özel sebeplerle kocasının evinden çıkabileceğine dâir bir delîl niteliğinde gördüğünü ortaya koy­maktadır.[591]

 

2296. …Meymûn b. Mihrân’dan; demiştir ki: Medine’ye gel­miştim. Sâid b. el-Müseyyeb’in yanma götürüldüm ve (ona);

Fâtıma bint-i Kays üç talâkla boşandı, (iddet süresi içerisinde) evinden çıkarıldı (Buna ne dersiniz?) dedim. Sâid şöyle cevâp verdi;

Bu kadın halkı fitneye düşüren bir kadındır. Kendisi diliyle etrafındakileri inciten birisiydi de bu yüzden âmâ İbn Ümm-ı Mek­tûm’un yanına bırakıldı.[592]

 

Açıklama

 

Hz.  Sâid b.  El-Müseyyeb’de üç talâkla boşanmış olan bir kadına iddeti içerisinde kocasının mesken ve nafaka te’mîn etmekle mükellef bulunduğu, fakat geçimsizlik gibi özel sebep­lerden dolayı bu kadının kocasının evinden başka bir eve taşınarak iddeti-ni orada geçirebileceği görüşündedir. Hadîs-i şerîf bunu ifâde etmektedir. Bu hadîs-i şerîf hakkında Şafiî (r.a.) şunları söylüyor: “Hz. Aişe ile Mer-vân ve İbn Müseyeb bu hadîsi bilmektedirler. Hepsi de Hz. Peygamber’in, Hz. Fâtıma’ya, kocasının ev halkını diliyle rahatsız ettiği için, kocasının evinden çıkıp iddetini Hz. İbn Ümm-ı Mektûm’un evinde geçirmesine izin verdiği kanaatindedirler.

Netice olarak şunu söylemek mümkündür: Hz. Aişe ile Süleyman b. Yesâr, Saîd b. el-Müseyyeb’e göre, “kocasından üç talakla boşanan bir kadının, iddet süresi bitinceye kadar kocasından mesken ve nafaka te’mîn etmek hakkı olmadığını ifâde eden bu hadîsle amel edilemez. Çünkü aslın­da üç talâkla boşanan bir kadının iddet süresi içinde kocasından nafaka ve mesken taleb etme hakkı sağlam delillerle sabittir. İlim adamları Hz. Fâtıma’nm iddetini beklerken kocasının evinden Hz. İbn Ümm-ı Mektûm’un evine taşınmasının sebebinde ihtilâf etmişlerdir. Hz. Aişe’ye göre, Hz. Fâ-tıma’nın iddet beklediği esnada kocasının evini terketmesine sebep, o evin çok ıssız ve dolayısıyla kötü niyetli insanların oraya bir saldırı düzenleye­rek Hz .Fâtıma’nın malına, canına ya da ırzına bir zarar vermelerine mü­sait olmasıdır. Rasûl-i Ekrem, bu sebeple ona kocasının evini terketme izni vermiştir. Süleyman b. Yesâr ile Sâid b. el-Müseyyeb’e göre ise Rasûl-i Ekrem’in ona, kocasının evinden taşınmasına izin vermesinin sebebi, huy­suzluğu ve kocasının ev halkını diliyle rahatsız etmesidir. Bu hadîs-i şerîf, kocasından üç ta’Iâkla boşanan bir kadının iddet süresi içerisinde kocasın­dan nafaka ve mesken isteme hakkı olduğunu ifâde etmektedir. Hanefî ulemâsı ile ulemâdan bâzı kimseler bu görüştedirler. Nitekim 2290 numa­ralı hadîs-i şerifin şerhinde anlatmıştık.[593]

 

39-41. Üç Talakla Boşanmış Olan Bir Kadın İddet Beklerken Gündüzün Dışarı Çıkabilir

 

2297. …Câbir (r.a.)’den; demiştir ki: Teyzem üç talâkla boşan­mıştı. Birgün kendisine âit bir hurma ağacının hurmalarını kesmek için evinden dışarı çıkmıştı. Karşısına çıkan bir adam onu (evinden dışarı çıkmaktan) nehyetti. Bunun üzerine teyzem Peygamber (s,a.)’e gelip durumu anlattı. Rasûl-i Ekrem de ona; “Çık, hurma ağacının hurmalarını kes, belki onlardan sadaka verir, yahut da bir hayır işlersin” buyurdu.[594]

 

Açıklama

 

Metinde geçen “Belki sadaka verirsin” cümlesindeki sadaka kelimesi farz olan zekât manasında, “hayır işler­sin” cümlesindeki “hayır” da hediye ve borç vermek ve bağışta bulunmak gibi nafile olarak yapılan hayırlı işler anlamında kullanılmıştır. Binâena­leyh sadaka vermek de bir hayır olduğuna göre, sadaka kelimesiyle birlik­te hayır kelimesinin zikredilmesine ne lüzum vardı diye düşünmek doğru değildir.

Hattâbî’nin beyânına göre, hurmalar genellikle gündüz toplandığı için Ebû Dâvud bu hadîste hurma toplamaya gittiğinden ve kocasından üç ta­lâkla boşandığından bahsedilen kadının, hurma toplamak için gündüzün dışarı çıktığını kabul ederek bu hadîsi, “üç talâkla boşanmış olan bir ka­dın iddet beklerken gündüz dışarı çıkabilir” başlığı altında rivayet etmiş ve bu hadîsin kocasından üç talâkla boşanan bir kadının gündüzün evin­den dışarı çıkmasının caiz olduğuna delâlet ettiğini ifâde etmiştir. Yine Hattâbî’nin beyânına göre kocasından üç talâkla boşanan bir kadın hak­kındaki hüküm böyle ise de, ric’î talâkla boşanan bir kadın iddet süresi içinde geceleyin veya gündüzün asla evinden dışarı çıkamaz. İmâm Ebû Hanife’ye göre üç talâkla boşanmış olan bir kadın da iddet süresi içerisin­de geceleyin evinden dışarı çıkamadığı gibi gündüzün de evinden dışarı çıkamaz. İmâm Şafiî’ye göre ise, geceleyin dışarı çıkamaz, fakat gündü­zün çıkabilir.[595]

 

Bazı Hükümler

 

1. Kocasından üç talâkla boşanmış olan bir kadın iddet beklerken ihtiyaç duyduğu zaman gün­düzün evinden dışarı çıkabilir. İmâm Mâlik ile İmâm Şafiî, Ahmed, Sevrî, el-Leys bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzûmuzu teşkil eden bu hadîs-i şeriftir. İmamlara göre mevzûmuzu teşkîl eden bu hadîs-i şerîf “Onları evlerinden çıkarmayın.”[596] âyet-i kerimesinin genel olan hükmünü tahsîs etmiştir. Hanefî ulemâsına göre ise, kocası ölen bir kadın” iddet beklerken ihtiyâcını görmek için gündüzleri dışarı çıkabilirse de kocasından üç talâk­la boşanan bir kadın, mal, can, ırz tehlikesi ile karşı karşıya kalmadıkça gündüz veya gece evinden dışarı çıkamaz. Delilleri ise, “Onları evlerinden dışarı çıkarmayın” âyet-i kerîmesidir.

2. Hasat mevsiminde hurma toplayan bir kimsenin topladığı hurma­lardan farz olan zekâtın dışında hediyeler vermesi müstehâb olduğu gibi hurma toplayan kimseleri ta’riz yoluyla hayır işlemeye teşvîk etmek de müstehâbdır.[597]

 

40-42. Kocası Ölen Bir Kadına Bir Yıllık Nafaka Ve Mesken İhtiyacının Kocası Tarafından , Temin Edilmesi (İçin Vasiyet Etmesi) Hükmü Miras Ayeti İle Neshedilmiştir

 

2298. …Ibn Abbas’dan rivayet edildiğine göre; “İçinizden ölüp de geriye eşler bırakan erkekler, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler..”[598] âyet-i kerîmesi, rtıiras âyetiyle “Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu dörtte bir ve sekizde bir hisse olarak (belirlenmekle neshedildiği gibi) bir sene iddet bekleme süresi de dört ay on gün olarak takdîr edilmekle neshedildi.[599]

 

Açıklama

 

Metinde geçen Bakara sûresinin  140. âyet-i kerîmesinin Tâif ten Medine’ye göç edip orada vefat eden Hâkim b. el-Haris isimli bir adam hakkında indiği rivayet edilir. Bu zâtın yanında hanımından başka çocukları, anne ve babası vardı. Bu zât Medine’de ve­fat edince Hz. Peygamber onun terekesinden çocuklarıyla anne ve babası­na miras verdiği halde hanımına miras olarak hiçbir şey vermemiş ancak ona kocasının mirasından bir senelik nafaka verilmesini ölünün çocukla­rıyla anne ve babasına emretmişti. Bu tatbikat islâmın ilk yıllarında uygu­lanmaya kondu. Bu yıllarda kadın kocasının mirasından bir pay alamıyor­du ve kadım bir senelik iddet süresi içinde dışarıya çıkarmak kocanın vâ­risleri için haramdı. Bu süre içerisinde kadının nafakasını ve meskenini te’mîn etmekte kocanın vârisleri üzerine vâcibti. Eğer kadın bu süre içeri­sinde kendiliğinden dışarı çıkacak olursa nafaka ve mesken hakkını kay­bederdi. Bu sebepten erkeklere ölürken arkalarında bıraktıkları kadınlara bir yıllık geçimlerinin kendi bırakacakları terekeden verilmesini vasiyyet etmeleri emredilmişti. Bu uygulama devam ederken, “…sizin de çocuğu­nuz yoksa yapacağınız vasiyyet ve borçtan sonra bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır…”[600] âyeti indiği için bu tatbikat yürürlükten kaldırıldı. Kadının bir sene iddet beklemesi hükmü de; “İçinizden ölenlerin bıraktıkları eşleri dört ay on gün bekleyip kendilerini gözetlerler”[601] âyet-i kerîmesi ile neshedilerek yeni iddet şekli belirlenmiş oldu.[602]

 

Bazı Hükümler

 

1. İslâmın ilk yıllarında kocanın ölümünden önce, gende bıraktığı karısının bir senelik nafaka­sını terekesinden ona verilmek üzere vasiyyet etmesi vacipti. Sonra Allah Teâlâ miras âyetiyle bu hükmü yürürlükten kaldırdı. Bu meselede ulemâ ittifak etmiştir.

2. îslâmın ilk yıllarında kocası ölen bir kadın tam bir sene iddet bek­lerdi. Sonra bu hüküm yürürlükten kaldırılarak dört ay on gün iddet bek­leme hükmü getirildi. Bu meselede de icmâ’ vardır. Ancak kocası ölen bir kadının iddetini beklerken hiç dışarı çıkmaması hükmünün nesh edilip edilmediği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre bu hüküm de nesh edilmiştir.[603]

 

41-43. Kocası Ölen Bir Kadının Bir Süre Yas Tutması

 

2299. …Humeyd b. Nâfi’den rivayet edildiğine göre, Zeyneb bint Ebî Seleme ona şu üç hadîsi şöyle anlatmıştır;

Ben, babası Ebû Süfyan öldüğü zaman Ümmü Habibe’nin ya­nına girdim. İçinde halûk sarısı bulunan bir koku yahut da başka bir şey istedi; ve onu önce bir cariyeye sürdü, sonra kendi yanakla­rına sürdü ve şunları söyledi:

Vallahi benim kokuya hiçbir ihtiyacım yoktur fakat ben Rasûlullah (s.a.)’i minber üzerinde: “Allah’a ve âhiret gününe imân eden bir kadına, ölü için (üç gün ve) üç geceden fazla yas tutmak helâl değildir. Yalnız koca için dört ay on gün yas müstesna!” derken işittim.

Zeyneb bint Ebi Seleme, ikinci hadîsi de şöyle anlatmıştır; Er­kek kardeşi öldüğü zaman Zeyneb bint-i Cahş’ın yanına girdim. Bir koku isteyip ondan süründü sonra şöyle dedi;

Vallahi kokuya hiçbir ihtiyacım yok; ancak ben Rasûlullah (s.a.)’i minber üzerinde; “Allah’a ve ahiret gününe imân eden bir kadına ölü için üç gün ve geceden fazla yas tutmak helâl değildir.Ancak koca için tutulan dört ay ongun yas müstesna!” derken işittim.

Üçüncü hadîsi anlatırken Hz. Zeyneb dedi ki; Annem Ümmü Seleme’yi Şöyle derken işittim; Bir kadın Rasûlullah’a geldi ve;

Ey Allah’ın Rasûlü! Kızımın kocası vefat etti. Kendisinin de gözü ağrıyor. Ona sürme çekebilir miyim? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) iki veya üç defa;

“Hayır olmaz”, cevabını verdi. Sonra Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Bu iddet topu topu dört ay on gündür. Halbuki sizden biriniz câhiliyye döneminde tezeği senenin sonunda atardı.” (Bu hadisi Zey-neb’den nakleden) Humeyd dedi kî; Zeyneb’e;

“Tezeği senettin sonunda atardı” ne demektir? diye sordum. Zeyneb şu cevâbı verdi;

Kadın kocası öldüğü zaman küçük bir eve girer, en kötü elbi­sesini giyer, bir sene geçinceye kadar, koku ve hiçbir şey sürünmez-di. Sonra kendisine bir hayvan; eşek veya koyun yahut kuş getirilir de onunla silinirdi. Silindiği şey ekseriya Ölürdü. Sonra dışarıya çı­kar, kendisine bir hayvan tezeği verilerek onu atardı. Ondan sonra dilediği koku ve saireye avdet ederdi.

Ebû Dâvud dedi ki: Metinde geçen el-Hıfş kelimesi “kü­çük bir ev” demektir.[604]

 

Açıklama

 

Halûk karışık maddelerden yapılan sarı renkli bir nev’i esanstır. Ümm-ü Habibe (r.anha) bundan ellerine sürmüş; çok olduğunu görünce bir kısmını yanındaki bir cariyeye sürmüş; kalanını da kendisi sürünmüştür. Bunu kokuyu sevdiği için değil, yaslı kılığında görünmemek için yapmıştır. İhdâd veya hidâd: Men’ etmek manasına gelen hadd’den alınmıştır. Zinetlenip kokulanmayı terk etmek, matem tutmak demektir. Bu hususta fıkıh kitâblarında tafsilât vardır. Hanefîlere göre İhdâd: Kocası ölen yahud talâk-ı bâinle boşanan âkil, balîğ, müslüman, hür veya câriye bir kadına ihdâd vâcibdir. İhdâd: Nikâh ni’meti elden gitmekle kadının başına gelen musibete üzüldüğünü ifâde İçin iddeti içinde zîneti, kokuyu terk etmesidir. İhdâd halinde kadın koku sürünemez; sürme çekinemez; kına yakmamaz. Bunlara ancak özür halinde ruhsat verilir.. Usfur ve safran gibi kokulu şeylerle boyanmış elbise dahi giyemez. İhdâd bir ibâdet olduğu için âkil baliğ ve müslüman olma­yan kadınlara vâcib değildir. İmâmı Azam, evli cariyeye de ihdâd lâzım gelmediğine kail olmuştur. Annesi veya babası yahut evlâdı vefat eden kadın bunlara kocasını kaybetmekten daha çok üzüldüğü halde üç günden fazla yas tutamaz. Çünkü hadîs-i şerîf sarihtir. Hatta İmâm Muhammed; “Kadının babası, oğlu, amcası veya kardeşi ölürse yas tutması helâl değil­dir. Bu iş hassaten koca hakkında meşru olmuştur” demiştir. Hazret-i îmâm bu sözü ile üç günden fazlayı kast etmiştir, deniliyor.

Şâfiîlerle diğer birçok ulemâ: “Vefat iddeti bekleyen büyük, küçük, bakire, seyyibe, hurre, câriye, müslime, veya kafire her kadına ihdâd vâ-cibdir. Bu husûsda cimâin vâki’ olup olmaması da müsavidir” demişler­dir.. Ebû Sevr ile bazı Malikîlere göre müslüman olmayan zevceye ihdâd vâcib değildir. İmâm Mâlik, Şafiî, Leys, Atâ, Rabiâ ve İbn Münzir, üç talâkla boşanan kadına ihdâd vâcib değildir. Sahihleri ölen Ümm-ü Veled ve Cariyelere ve keza talâk-ı ric’î ile boşanan kadınlara bi’1-ittifak ihdâd yoktur demişlerdir. Küfe ulemâsı ile Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd ise, böyle bir kadına ihdâd’ın vâcib olduğunu söylemişlerdir. Bu kavil İmâm Şafiî’­den de rivayet olunmuşsa da zayıf görülmüştür.

Kaadî Iyâz, Hasan el-Basri’den şâzz ve garîb bir kavi rivayet etmiştir. Mezkûr kavle göre kocası ölen kadınlara ve boşananlara ihdâd vâcib de­ğildir. Sâhibleri ölen Ümm-ü Veled ve cariyelere ve keza talâk-ı ric’î ile boşanan kadınlara bi’1-ittifâk ihdâd yoktur. Kaadî Iyâz diyorki: “Kocası ölen kadına ihdâdın vâcib olması ulemânın ittifâken bu hadîsi vücûb ma­nasına hamletmelerinden çıkarılmıştır. Hadîsin lâfzında vücûba delâlet eden bir şey yoktur, ama ulemâ bi’1-ittifâk vücûba hamletmişlerdir…”

“Dört ay on gün” ifâdesi hadîste,, “dört ay on gece” şeklindedir. Ancak bütün ulemâ buna gündüzlerin de dahil olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre kadın, on birinci gece girmeden iddetten çıkamaz. Yahya b. Ebî Kesîr ile el-Evzâî, hadisten yalnız gecelerin murad edildiğine kail ol­muşlardır. Araplarca gece gündüzden evvel geldiği için onlar kadının onuncu gün iddetten çıkacağını söylemişlerdir. Ancak ceninin 120 günde tekâmül etmesi ve kendisine ondan sonra ruh verilmesi ve hilâl hesabı ile dört ay, tam 120 gün olamadığı için aradaki noksanlık ihtiyaten on gün ilavesiyle kapatılmıştır. Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşıldığına göre kızının göz ağrısını şikâyet için Peygamber (s.a.)’e gelen kadının ismi Âtike bint-i Nuaym b. Abdillah olup, Kureyş kabîlesine mensûbdur. Âtike (r.anha) vefat iddeti bekleyen kızının gözüne sürme çekip çekemeyeceğini sormuş; Rasûlullah (s.a.) iki veya üç defa “Hayır; çekemezsin!” buyurmuşlardır.

Kirmanı bu nehyin tahrim için vârid olmadığını söyleyenler bulundu­ğuna işaret ettikten sonra, “tahrim için vârid olduğunu kabul etsek bile zaruret bulundu mu Allah’ın dini kolaylıktır.” diyerek sürme çekmenin caiz olduğunu anlatmak istemiştir. Ona göre hadîsin;

“Zinet olacak şekilde sürme çekinmesin” manasına gelmesi de ihti­mal dahilindedir.

Nevevî: “bu hadîste yas tutan bir kadına ihtiyacı olsun veya olmasın sürme çekinmenin haram olduğuna dâir delîl vardır” demişse de onun bu mutlak sözü kabul edilmemiş; şeriatta zaruret halinin müstesna olduğu hatırlatılmıştır.

“el-Muvatta” da Rasûlullah (s.a.)’ın kadına; “Sürmeyi geceleyin çek, gündüzün sil!’* buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu iki rivayetin arası şöyle bulunur: Kadının ihtiyacı yoksa, sürme çekinmesi helâl değildir. İhtiyacı olduğu zaman da ancak geceleyin sürebilir. Bu bâbda bir hayli sözler söy­lenmiş, ezcümle bâzıları, sürmenin içinde koku bulunsa bile çekinebileceğine kail olmuş, hadîsteki nehyi kerâhat-i tenzihiyyeye hamletmişlerdir. Bir takımları nehyin süs için kullanılan sürmeye mahsûs olduğunu söyle­mişlerdir.

Rasûlullah (s.a.):

“Bu iddel topu topu dört ay on gündür. Halbuki sizden biriniz Cahiliyye Devrinde tezeği senenin sonunda atardı” buyurmakla; “Siz bu iddeti çok görmeyin; çünkü bu müddet azdır; eskiden bir sene beklerdiniz; Allah size rahmet olmak üzere onu dört ay on güne indirdi/’ demek istemiştir.

Nevevî kocası ölen kadının bîr sene iddet bekleyeceğini bildiren Baka­ra Sûresi âyetinin bu hadîsle sarahaten neshedildiğini söylüyor.

Sene sonunda tezek atmaktan muradın ne olduğunu Hz. Zeyneb izah etmiştir. Mamafih ulemâ bu izahatın üzerinde durmuş; onu muhtelif şekil­lerde manalandırmışlardır.Hıfş kelimesini Ebû Dâvud “Küçük ev” diye tefsîr etmiş, Nesâî’nin rivayetinde bu kelimenin “Kamış veya ağaçtan yapılan ev” manasına geldiği bildirilmiştir. Bu hususta bir çok sözler söylenmişse de netice itibariyle bunların hepsi “küçük ve dar ev” manasında birleşirler.

WjÜ&) tâ’biri Hattabî’ye göre:

“Kadın içinde bulunduğu matem halini bu hayvanla kırardı,” demektir; zîrâ kelimenin adı olan “fadd” kırmak, dağıtmak manasına da gelir. Ah-feş bunun: “O hayvanla temizlenirdi,” manasına kullanıldığını söylemiş­tir. Ona göre kelime “gümüş” demek olan “fidda”dan alınmış ve temiz­lik; beyaz renk ve safiyet hususunda gümüşe benzetilmiştir.

İbn Kuteybe diyor ki; “Ben bu meseleyi Hicazhlar’a sordum da şu cevâbı verdiler: Cahiliyye Devrinde iddet bekleyen kadın yıkanmaz, su yü­zü görmez, tırnak kesmez, bir sene sonra, olanca çirkinliği ile meydana çıkar ve içinde bulunduğu iddet halini bir kuş ile kırar, onunla önünü silerek atardı. Bir daha o hayvan hemen hemen yaşamazdı.” İmâm Mâlik mezkûr tâbiri; “O hayvanla cildini silerdi,” manasına tefsir etmiş, îbn Vehb ise; “Kadın eliyle hayvana ve onun sırtına dokunurdu,” şeklinde izah etmiştir. Aynı tâbir bâzılarına göre: “Kadın hayvana dokunur, sonra tatlı su ile gümüş gibi bembeyaz oluncaya kadar yıkanırdı,” manasını ifâ­de eder. Bu hususta daha başka sözler de vardır.

Mutarrıf ile îbn Mâcişûn’un tmâm Mâlik’ten naklettikleri rivayette, “Kadın bir koyun veya deve tezeği atardı. Tezeği önüne atar; bu onun iddetten çıkışı olurdu,” deniliyor. îbn Vehb’in rivayetinde ise: “Bir koyun tezeğini arkasına atardı.” denilmiştir.

Bâzılarına göre bunun mânâsı; îddeti hayvan tezeği atar gibi attığına işarettir. Bir takım ulemâ; “Bundan murâd; kadının bunca zaman bekle­mesi ve çektiği belâya karşı gösterdiği sabr-u tahammülü sona erince bu çileleri tahkir, kocasının hakkını ta’zîm için; çektiği bunca sıkıntının kendi nazarında o attığı tezek mesabesinde ehemmiyetsiz şeyler olduğunu göster­mek istemesidir.” demişlerdir. Kadının tezeği tefe’ül için yâni başımdan ırak olsun; bir daha böyle hâl görmeyeyim, maksadıyla attığını söyleyen­ler de olmuştur.[605]

 

42-44. Kocası Ölen Bir Kadın (Îddetini Beklerken Kocasının Evinden Başka Bir Yere) Taşınabilir Mi?

 

2300. …Ebû Said el-Hudrî’nin kızkardeşi el-Fürey’a bint Mâlik b. Sinan’ın haber verdiğine göre; kendisi Rasûlullah (s.a.)’e gelip, Hudre oğullanndaki ailesine dönüp dönemeyeceğini sormuş. O gün­lerde kocası kaçan kölelerini aramaya çıkmış, nihayet Kaddûm tara­fında onlara yetişince köleler onu öldürmüşler. Bunun üzeririe Fürey’a Rasûlullah (s.a.)’e;

Ben aileme gideceğim çünkü kocam bana sahîb olduğu bir ev ve sadaka bırakmadı, diye izin istedi. Hz. Fürey’a (hadîsin bundan sonraki kısmında şunları söyledi) Rasûlullah (s.a.);

“Evet” diye cevâp verdi. Ben de çıktım gittim. Odama, yahut da mescide varmış idim ki, Rasûl-i Ekrem bana seslendi, yahut da benim  çağrılmamı   emretti ve çağrıldım. Bunun üzerine bana;

“Nasıl demiştin?” buyurdu. Ben de kocam hakkında anlattı­ğım hikâyeyi kendisine tekrarladım. (Rasûlullah (s.a.); “Farz olan iddet müddeti doluncaya kadar evinde kal” buyurdu. Dört ay on gün orada iddete girdim. Osman b. Affan Halife olunca bana adam göndererek benden bunu(n hükmünü) sordu ve kendisine bildirdim.

O da bu hükme, uydu ve ona göre hüküm verdi.[606]

 

Açıklama

 

Metinde geçen, “Kaçan köleleri aramaya çıkmıştı” sözü İbn Mâce ile İmâm Ahmed’in rivayetinde; “Kocam kendisine ait acem kâfirlerinden birtakım kaba adamları aramaya çıkmış­tı,” şeklindedir ki sözü geçen rivayetteki kaba adamlardan maksad yine kölelerdir.

Kölelerin sâhiblerini öldürdükleri Kaddûm denilen yer; Kadûm ismiy­le de anılan Medîne-i Münevvere’ye altı mil uzaklıkta bir mevkî’dir.

“Odama yahut da mescîde varmıştım” cümlesi ile “Bana seslendi -yahutta- Benim çağrılmamı istedi” cümlesindeki geçen ve tereddüt ifâde eden yahut da kelimesi râvîlerden birine aittir. Râvî iki kelimeden hangi­sini işittiğini iyice hatırlayamadığını ifâde etmek maksadıyla bu kelimeyi kullanmıştır. Ayrıca odama yahut da mescîde varmıştım.” cümlesindeki “oda” kelimesiyle evin giriş kısmının kastedilmiş olması muhtemeldir. Yi­ne metinde geçen “iddet bitinceye kadar evinde kal” cümlesi “…ve farz olan bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın…”[607] âyet-i kerîmesinin ışığında söylenmiştir.

Rasûl-i Ekrem’in Hz. Fürey’a’ya, önce ailesinin yanına gitme izni ver­diği halde sonra bundan vaz geçerek, iddetini yine kocasının mülkünde olmayan eski bir evde geçirmesini emretmesinin sebebini bu şekilde açıkla­mak mümkündür. Kadın durumunu arzettiği zaman Rasûl-i Ekrem onun sözü geçen evden taşınmasını zarurî görmüş, bu yüzden ailesinin evine taşınmasına izin vermiştir. Fakat daha sonra onun halini daha yakından inceleyince ailesinin evine taşınmasını zarurî kılan bir durumun olmadığını görmüş ve bu hükmünden vaz geçerek, eski evinde iddetini geçirmesini emretmiş olabilir.[608]

 

Bazı Hükümler

 

Kocası ölen bir  kadın iddetini kocasının ölüm haberini aldığı evde bekler. Dört mezheb imamı ile Evzâî, İshâk, ve Tabiîn ile Ashâb-ı Kirâm’dan bir cemaat bu görüşte­dirler. Hz. Ömer ile Hz. Osman, tbn Ömer, tbn Mesûd, el-Kâsım b. Mu-hammed, Salim b. Abdillah ve Sâid b. el-Müseyyeb de bu görüşü benim­seyenlerdendir. Hattâbî’nin beyânına göre bu hadîs, kocası ölen bir kadı­nın iddet süresi içerisinde kalacağı evin, kocasının mallarından te’mîn edileceğine ve iddetini bu evin dışında bir yerde geçiremeyeceğine delâlet et­mektedir.

imâm Ebû Hanife’ye göre bu durumda olan bir kadının, içerisinde iddet bekleyeceği evin kendisine te’mîn edilmesini isteme hakkı vardır. Ka­dın artık geceleri bu evde kalmak zorundadır. Fakat isterse gündüzleri dışarı çıkabilir. İmâm Malîk ile es-Sevrî, eş-Şâfiî ve Ahmed de bu görüşte­dirler. Hanefî İmamlarından Muhammed b. Hasen’e göre, kocası ölen bir kadın iddeti süresince evinden dışarı çıkamaz. Atâ ile Câbir, el-Hasen, AH, İbn Abbas ve Hz. Aişe (r.anha)’ye göre ise, istediği yerde İddetini bekler.[609]

 

43-45. “Kocası Ölen Bîr Kadın İddetini İstediği Yerde Geçirir” Diyenlerin Delilleri

 

2301. …İbn Abbas (r.a.) demiştir ki: Şu (…”şayet kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur…”)[610] âyeti (kocası ölen) bir kadının, iddetini kocasının ailesi yanında geçirmesini emreden âyet-i kerîmeyi[611] neshetti. Binâenaleyh, kocası vefat eden bir kadın istediği yerde iddetini bekler. O, (hükmü neshedilen âyet-i kerîme) ise, azîz ve celîl olan Allah’ın; “(dışarıya) çıkanlmaksızın”[612] mealindeki sözüdür. (Âyetin baş kısmı son kısmıyla neshedilmiş olmaktadır. Bu hadîs-i şerîf üzerinde) Atâ da şunları söyledi; (Bu kadın) isterse kocasının ailesi yanında iddet bekler. İsterse, (“İçinizden ölüp geriye eşler bı­rakan erkekler eşlerinin evlerinden çıkanlmaksızın bir yıla kadar ge­çimlerinin sağlanmasını vasiyyet etsinler”)[613] (âyeti gereğince) ko­cası tarafından kendisine vasiyyet edilen evde ikâmet eder, isterse, aziz ve celîl olan Allah’ın “…Şayet kendileri çıkarlarsa, kendi hak­larında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur…” âyet-i kerîmesi icâbı kocasının evinden çıkar, istediği yerde iddetini bekler. Atâ sözlerine devamla dedi ki; Daha sonra mîras âyeti indi de, süknâ (bir erkeğin ölmeden önce geride bıraktığı karısına iddet süresince içinde ikâmet edeceği bir mesken vasiyyet etme mecbûriye-ti)tneshedildi. (Artık kadın muhayyer bırakıldığı için) dilediği yerde iddetini bekler.[614]

 

Açıklama

 

2298 numaralı hadîs-i şerifin şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi islâmın ilk yıllarında erkekler, ölmeden önce kendilerinden sonra arkalarında bırakacakları kadınlar için bir senelik iddet-lerini içerisinde geçirecekleri bir evle birlikte bir senelik nafakalarını vasiy­yet etmekle mükellef idiler. Sonra bu; “…Sizin de çocuğunuz yoksa, ya­pacağınız borçtan sonra bıraktığınızın dörtte biri onlarındır…”[615] mea­lindeki mîras âyetiyle bu mecburiyet neshedildi. Kocası vefat eden hanım­ların bir sene iddet beklemeleri mecburiyeti de, “İçinizden ölenlerin, geri­ye bıraktıkları eşleri dört ay on gün bekleyip kendilerini gözetlerler…”[616] âyet-i kerîmesiyle neshedilmiştir. Bu hususlarda ulemâ ittifak etmişlerdir. Ancak İbn Kesîr’e göre Bakara sûresinin 240. âyetinde cumhuru ule­mânın iddia ettiği gibi, kocası ölen bir kadının tam bir sene iddet bekle­mesi gerektiğine delâlet eden bir mânâ yoktur. Sözü geçen âyet-i kerîme bu durumda olan bir kadının istediği takdirde kocasının evinde kalabilece­ğini ifâde etmektedir. Binâenaleyh yukarıda tercümesini sunduğumuz, Ba­kara sûresinin 234. âyeti dul kadının kocasının evinde dört ay on gün beklemesi gerektiğini, 240. âyet ise, kocasının evinden çıkmak istemeyen dul kadına bir yıl süre ile evde kalma hakkının verilmesini ve geçiminin sağlanmasını emretmektedir. Binâenaleyh iki âyetin hükmü birbirine zıt olmadığından birinin diğerini nsehetmesî söz konusu değildir. Çünkü iki âyetin hükmü birbirine aykırı değil, birbirini tamamlar niteliktedir.[617]

 

Bazı Hükümler

 

1. Bakara sûresinin 240. âyetinin “içinizden ölüp geriye eşler bırakan erkekler eşlerinin, evlerin­den çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyyet et­sinler…” mealindeki âyetin baş tarafı “…şayet kendileri çıkarlarsa kendi haklarında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur…” mea­lindeki son tarafı ile neshedilmiştir. Binâenaleyh kadın iddetini dilerse, kendi ailesinin yanında,   dilerse kocasının evinde bekleyebilir.

2. İslâmın ilk yıllarında, kocası ölen bir kadının bir yıllık iddet süresi içerisinde nafakasını te’mîn etmek kocanın vârisleri üzerine düşen bir gö­revdi. Fakat bu hüküm “…çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri on­larındır…”[618] âyetiyle neshedilmiştir. Binâenaleyh kadının kocasının vâ­rislerinden ev taleb etmek hakkı kalkmıştır. Kadın kocasının mirasından payını aldıktan sonra iddetini dilediği yerde geçirir. Hz. Ibn Abbas ile Hz. Ali, Câbir, Aişe, Tavus, Atâ, Hasan el-Basrî ve Ömer b. Abdülaziz bu görüştedirler. Delilleri ise mevzûmuzu teşkil eden bu hadîs-i şeriftir. Bu görüşte olan ilim adamlarına göre, kocası ölen bir kadının iddetini kocasının evinde geçirmesi gerektiğini ifâde eden ve cumhuru ulemânın delilini teşkîl eden 2300 numaralı hadîs-i şerîf zayıftır. Çünkü bu hadîsin râvîlerinden Zeyneb bint-i Ka’b’ın kimliği meçhuldür. Fakat bu iddia cûm-hûru ulemâ tarafından tenkîd edilerek Zeyneb bint-i Ka’b’ın sika bir râvî olduğu isbatlanmıştır.

2300 numaralı hadîsin râvîlerinden Sa’d b. İshâk da tenkîd edilmişse de bu râvînin hadîs ulemâsı tarafından güvenilir bir râvî olarak bilindiği ortaya konularak bu tenkîdler cevaplandırılmıştır.[619]

 

44-46. Kocası Ölen Bir Kadının İddeti İçinde Kaçınması Gereken Davranışları

 

2302. …Ummu Atiyye (r.anha)dan rivayet edildiğine göre, Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur; “Kadın, kocasından başka hiçbir ölü için üç günden fazla yas tutamaz. Kocası içinse dört ay on gün yas tutar. Bu süre içerisinde boyalı elbise giyemez, fakat (boyalı bir yemen kumaşı olan) asb kumaşını giyebilir. Sürme çekinemez ve koku sürünemez. Ancak hayızhyken temizlik yaklaşınca, kust ve­ya azfar denilen buhurlardan biraz sürünebilir.

Bu hadîsi Ebû Davud’a nakleden iki râvîden biri olan Yakub hadîste geçen, “Asb kumaşı” yerine “yıkanmış kumaş” kelimesini rivayet etmiş  ve hadise,  “kına yakmama/”  cümlesini de eklemiştir.[620]

 

Açıklama

 

Bilindiği gibi “ihdâd” veya hidâd menetmek manasına gelen hadd’dan  alınmıştır.  Zînetlenip  kokulanmayı terketmek, matem tutmak demektir.

Metinde geçen “asb” bir çeşit yemen kumaşıdır. Bunun ipliği bir/ara­ya toplanarak bağlanır, sonra boyanır ve yayılır. Bu suretle bağlanan yer­lere boya işlemediğinden kumaş alacalı kalır.

“Kust” ise, bir nevi güzel buhur veya öd ağacıdır; “Ezfâr” da onun başka bir çeşididir. Hayızdan yıkandıktan sonra pis kokuyu gidermek bazı yerlerde âdettir.

Hadîs-i şerîfte kocasından boşanan bir kadının iddetini beklerken te­mizlik haline girmesi yaklaşırken bu kokuyu sürünebileceği ifâde edilmek­tedir. İmâm Ahmed’in Müsned’in ile Nesâî’nin Sünen’inde ise, temizlik haline girince sürünebileceği ifâde edilmektedir. Nesâî’nin ifâdesinde ayrı­ca taran a m az ifâdesi de vardır.

Metinde geçen “sürme çekinemez” sözüyle kocası ölen bir kadının gözde süs teşkîl eden ve süs için bulunan sürme çeşitlerini kullanamayaca­ğı fakat göz ağrılarını kesmek için kullanılan sürme çeşitlerini kullanabile­ceği ifâde edilmek istenmiştir.[621]

 

Bazı Hükümler

 

1. Kadın,  anne  veya  babasının veya başkalarının olumu dolayısıyla uç günden fazla yas tuta­maz. Ancak kocasının ölümünden dolayı dört ay on gün yas tutabilir. Nitekim bu mes’eleyi 2299 numaralı hadîs-i şerifin şerhinde açıkladık.

2. Kocasının ölümü sebebiyle yas tutan bir kadının, bu yas süresi zaferan, aspur gibi zînet teşkîl eden boyalarla boyanmış elbiseler giymesi caiz değildir. Fakat süs teşkîl etmeyen bazı alacalı Yemen kumaşlarını ve benzerlerini giymesinde herhangi bir sakınca yoktur. Siyahla boyanan ve­ya boyası solmuş olan kumaşları giymesinde de bir sakınca yoktur,

Îbnü’l-Münzir’in beyânına göre ulemâ, kocasının ölümünden dolayı yas tutan bir kadının aspur ile boyanmış bir elbiseyi giymesinin caiz olma­dığında ittifak etmişlerse de İmâm Mâlik ile tmâm Şafiî böyle bir kadının siyah renkte boyanmış bir elbiseyi giyebileceğine cevaz vermişlerdir. Çün­kü o yas elbisesidir. Cumhuru ulemaya göre ise, yas tutarken beyaz elbise giymesinde de bir sakınca yoktur. Mâlikîlerden bazı müteahhirîn ulemâsı, süs teşkil eden siyah veya beyaz ipten dokunmuş kumaşları giyemeyeceği­ni, Şafiî ulemâsı da zînet teşkil etmeyen boyalı elbiselerin tümünü giyebi­leceğini söylemişlerdir.

Yas tutarken kadının ipek giymesi ihtilaflıdır. Şâfülerden nakledilen en sahih rivayete göre, ipek elbise giymesi caizdir. Altın ve gümüşten ma’-mûl zînetleri takınması haramdır.[622]

3. Kocası vefat eden bir kadın yas süresince sürme çekinemez. Hadîs-i şerifin mutlak olan ifâdesinden, yas tutan bir kadının ihtiyaç halinde bile olsa sürme çekinemeyeceği anlaşıhyorsa da 2305 numaralı hadîs-i şe­rifte Rasûlullah (s.a.)’ın; “geceleyin sürme çekersin, fakat gündüzleri göz­ünden sürmeni silersin” buyurması şu sonucu ortaya çıkarıyor: Kadın ih­tiyaç duyduğu zaman geceleri sürme çekinmesinde bir sakınca yoktur. Gün­düzleri ise, ihtiyaç duysa bile çekinemez. Ancak ihtiyâç ânında geceleri sürme çekinmesi caiz olmakla beraber geceleyin bile sürme çekinmeyi ter-ketmesi evlâdır. Binâenaleyh bu mevzuda gelen yasaklayıcı hadîsler ihti­yaç duyulmadığı hallerle ilgilidir. 2299 numaralı hadîs-i şerîfte gözü ağrı­yan bir kadını, yas tuttuğu için Rasûl-i Ekrem’in sürme çekinmekten men’ etmesi ise, ihtiyaç anında sürmeyi geceleri bile terk-etmesinin evlâ olduğu­nu ifâde eder. Bâzılarına göre ise, Rasûl-i Ekrem’in 2299 numaralı hadîs­teki nehyi, gözüne sürme çekmek için izin isteyen o kadının aslında sürme çekmeye muhtaç olmaması ve sürme çekinmediği takdirde gözüne bir za­rar gelme tehlikesi bulunmaması ile ilgilidir.

4. Yakın akraba için azâmi yas üç gündür.

5. Kocası ölen balîğ olmamış kızlar bu hükmün dışındadır. Metindeki kadın tâbirinden anlaşılan budur.[623]

 

2303. …Bir önceki hadîsi Musannif Ebû Davud’a bir de Harun b. Abdullah ile Mâlik b. Abdilvâhid, Yezid b. Harun, Hişâm, Hafsa, Ümm-ü Atiyye zinciriyle Peygamber (s.a.)’den nakletmişlerdir. Ancak bu hadîs Yakub ile Abdullah’ın rivayet ettikleri bir önceki hadîsin tamamını içine almış değildir. (Bu hadîsin râvîlerinden) el-Mismaî’nin dediğine göre, (hadîsi kendisine rivayet eden) Yezid şöy­le demiştir; Hişam’ın bu hadîste ancak (kocası ölen bir kadın yas tutarken) “kına yakınamaz” dediğini biliyorum.

Harun b. Abdillah bir önceki hadîse şu cümleyi de ilâve etti: “Boyalı elbise giyemez ancak (Yemen’in bir nev’i boyalı kumaşı olan) asb kumaşını giyebilir.”[624]

 

Açıklama

 

Bu hadîs bir önceki hadîsten kısadır. Bir önceki hadîs-işerîf tam olduğu halde bu hadîs tam değildir. Ahmed b. Haribel de bu hadîsi Yezîd b. Harun -Muhammed b. Abdirrahman zinciriyle tam olarak rivayet etmiştir. Bu hadîs Musannif Ebû Davud’a bir defa Şeyhi Harun b. Abdillah yoluyla bir defa da Mâlik b. Abdillah yoluyla erişmiştir. Fakat rivayetlerin lâfızları biribirinden farklıdır. Şöyle ki: Mâlik’in rivayetinde “kınalanamaz” cümlesi, Harun’un rivayetinde de “Asb kumaşından başka boyalı bir elbise giyemez’*, ibaresi bulunmakta­dır. Musannif Ebû Davud’un burada bu hadîsi rivayet etmekten maksadı bu konuda kendisine ulaşan metinlerin arasındaki farka işaret etmektir.[625]

 

2304. …Peygamber (s.a.)’in hanımı Ümm-ü Seleme’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.);”Kocası vefat eden bir kadın aspur­la ve kırmızı çamurla boyanmış elbise giyemez. (Altın ve gümüş) zînet takınamaz ve sürme çekemez.” buyurmuştur.[626]

 

Açıklama

 

1. Kocası  vefat eden bir kadın dört ay on gün iddet bekler ve iddet süresi içerisinde zinet takınmayı,  süslü boyalı yeni elbiseler giymeyi, güzel kokular sürünmeyi, makyaj yapmayı terketmek suretiyle mu’tedil bir yas tutar. Bu süre içerisinde kına yakına-madığı gibi zînet teşkil edecek sürme çeşitlerini de kullanamaz. Eğer gözü­nün tedavisi için sürme çekmek zorunda kalırsa geceleri sürünüp gündüz­leri siler. Zînet teşkîl etmeyen sürme çeşitlerini kullanmakta bir sakınca yoktur.

2. Hasan el-Basrî ile Şa’bî’ye göre üç talâkla boşanan veya kocası ölen kadınlar iddet süresi içerisinde sürme çekinebildiği gibi taranıp, koku sürünebilir, gerdanlık takınıp boyalı elbise giyebilirler. Delîlleri ise, İmâm Ahmed’in tahrîc ettiği İbn Hibban’m da sahîh bulduğu Esma bint-i Umeys hadîsidir. Mezkûr hadîste Hz. Esma (r.anha), “Ca’fer b. Ebî Tâlib’in kat­linin üçüncü günü Rasûlullah (s.a.) benim yanıma geldi ve “Bugünden sonra yas tutma” buyurdu.[627] demiştir. Bu görüşte olan ulemâya göre bu hadîs-i şerîf mevzûmuzu teşkîl eden Ümm-ü Seleme hadîsini neshetmiştir. Çünkü Ümm-ü Seleme’nin kocası Hz. Ca’fer’in katliden önce ölmüştür.120 Cumhuru ulemâ Esma hadîsim çeşitli yönlerden tenkîd etmiştir.

3. Bu hadîs kocası ölen bir kadının iddet süresi içinde yas vâcib oldu­ğuna delâlet etmektedir. İddet süresinin dört ay on gün olarak ta’ym edil­mesindeki hikmet hakkında bazıları şu mütalâayı yürütürler: “Ana rah­mindeki çocuğun yaratılması ve kendisine ruh verilmesi[628] gün geçtikten sonra olur. Bu müddet, ayların noksan oluşu sebebiyle dört aydan fazla­dır. Binâenaleyh ihtiyaten kesir ondalıkla tamamlanmıştır.[629]

4. Metinde geçen “kocası ölen bir kadın” tabiri boşanan kadınları bu hükmün dışında bırakmaktadır. Bu sebeple ulemâ kocasından ric’î ta­lâkla boşanan bir kadının yas tutması gerekmediği hususunda ittifak et­mişlerse de, talâk-ı bâinle boşanan bir kadının yas tutup tutmaması konu­sunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Hanefilerle diğer birtakım ulemâ bâin talâkla boşanan kadına dahî iddet süresince ihdâd yas lâzım geldiğini söylemişlerdir.

5. Hattâbî mevzûmuzu teşkîl eden hadîsle ilgili görüşleri şöyle açıklı­yor: “Kocası ölen bir kadının hangi elbiseleri giyip hangilerini giyemeye­ceği mevzûsunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafiî’ye göre süslü veya süs teşkîl eden boyalarla boyanmış olan alacalı ve çizgili yemen kumaşla­rından dikilmiş elbiseleri kocası ölen bir kadın yas süresi içerisinde giye­mez. Bu elbisenin kalın veya ince olması bu hükmü değiştirmez.

İmâm Mâlik’e göre ise, alaçehre, aspur, ya da za’ferân ile boyanmış olan bir elbiseyi bu süre içerisinde giyemez.

Ulemânın büyük çoğunluğuna göre alacalı ve çizgili yemen kumaşla­rından dikilen elbiseleri giymesinde bir kerâhat yoktur. Hadîs-i şerife en uygun düşen görüş de budur. Yine ulemânın büyük çoğunluğuna göre söz konusu kadın anılan süre içerisinde altın ve gümüşten zînetler takınamaz.

İmâm Mâlik’e göre yüzük takınamaz ve yeni elbise giyinemez. Ule­mânın ekserisine göre kına yakınması mekruhtur.

6. Hafız ibn Kesîr “Bu hadîsin isnadı iyidir” demişse de, Beyhâkî onu Ümm-ü Seleme’den mevkuf olarak rivayet etmiştir.[630]

 

2305. …Ümm-ü Hakîm bint-i Esîd’in annesinden rivayet olun­duğuna göre, kocası vefat ettiği zaman gözünden rahatsız olmuş da ismid denilen sürme taşıyla sürmelenmiş Ahmed b. Sahîh’e göre doğru olan ifâde ismid sürmesiyle sürmelendi ifadesidir. -Bunun üzerine kendi kölesini Ümm-ü Seleme’ye gönderip ona ismid sürmesi çekin­menin hükmünü sormuş, o da; “senin için kaçınılmaz bir durumun dışında kesinlikle ismid taşından sürme çekinme, kaçınılmaz bir du­rum ortaya çıkarsa o zaman gece çeker, gündüz silersin” diye cevap vermiş, sonra sözlerine devamla şöyle demiştir; “Kocam Ebû Sele­me vefat ettiği zaman Rasûlullah (s.a.) yanıma girdi. Bense gözleri­me sarı sabır denilen bir ilâç koymuştum. Rasûlullah (s.a.).

“Ey Ümmü Seleme bu nedir? diye sordu. Ben de:

Ey Allah’ın Rasûlü o san sabırdır, içinde esans yoktur! diye cevap verdim.

“Gerçekten san sabır yüze renk verir ama sen onu yalnız gece­leyin sürün gündüzün çıkar. Koku ve kına ile de taranma çünkü kına boyadır.” buyurdu. Ben:

Neyle taranayım ey Allah’ın Rasûlü? diye sordum.

“Başının her tarafını kaplarcasına başına koyacağın sidr yap­rağı ile.” buyurdu.[631]

 

Açıklama

 

2299 ve 2303 numaralı hadîs-i şerîflerin şerhinde ifâde ettiğimiz gibi kocası ölen bir kadın yas tutma süresi içerisinde süs teşkil eden sürme çeşitlerini gözüne çekemez, zaruret halinde ise ilaç vazifesi gören sürme çeşitlerim geceleri çekinip gündüzleri gözün­den siler.

Mevzûmuzu teşkil eden bu hadîs yas tutmakta olan kadına koku sü­rünmenin yasak olduğuna delîldir. Bütün kokular bu hükmün kapsamı içerisine girmektedir. Fakat 2302 numaralı hadîste kadının temizlik hali yaklaşınca küst ve ezfâr denilen kokuları kullanmasında bir sakınca olmadığı ifâde edilmişti. Şu halde hadîsin bütün kokulara şamil olan hükmünü bu istisnaya göre mütâlâa edip küst ve ezfârı bu hükümden istisna etmek icâb eder.

Başı kaplarcasına sidrle sarıp taranmak, başa sidr yapraklarının çok­ça ve bütün başı kaplarcasına koyup yeteri kadar beklettikten sonra suyla yıkayıp ondan sonra saçları taramakla olur. Sidr Arabistan kirazı denilen bir ağaçtır. Yemişi hoş ve lezzetli olur. Yaprağı ile de yıkanılır. Sabun yerine kullanılır.[632]

 

Bazı Hükümler

 

1. Kocası ölen bir kadın yas tutarken zaruret karşısında kaldığında gecelen sürme çekinebilir. Fa­kat gündüzleri onu silmesi gerekir. Bunun dışında gözlerine sürme çekemez.

2. Kocası ölen bir kadın yas tutarken gündüzleri silmek şartıyla gece­leri yüzüne sarı sabır sürebilir.

3. Kocası ölen bir kadın yas tutarken başının tuvaleti için sidr yap­raklarından başka bir madde kullanamaz.[633]

 

45-47. (Kocası Ölen) Hamilenin İddeti

 

2306. …Ubeydullah b. Abdülah b. Utbe’nin haber verdiğine göre, babası Abdullah b. Utbe, Ömer b. Abdülah b. el-Erkâm ez-Zührî’ye mektup yazarak ondan Sübey’a bint-i Haris el-Eslemiyye’nin yanına varıp ona kendi macerasını ve Rasûlullah (s.a.)’e fetva sor­duğu vakit kendisine Rasûlullah’ın ne cevap verdiğini sormasını is­temiş. Ömer b. Abdülah da, Abdullah b. Utbe’ye mektup yazarak; Sübey’â’nın kendisine şunları haber verdiğini bildirmiş;

Sübey’a, Amr b. Lüey oğulları kabilesinden Sa’d b. Havle ile evliymiş. Bedir gazasına iştirak edenlerden biri olan bu zât veda haccında vefat etmiş. Onun vefatından sonra çok geçmeden Sübey’a doğurmuş. Nifâsından temizlendiği vakit kendisini isteyecekler için süslenmiş. Bu sırada yanına Abdüddâr oğulları kabilesinden Ebu’s-Senâbil b. Ba’kek isminde bir adam girerek; “Hayret doğrusu! seni neden giyinmiş kuşanmış görüyorum? Galiba evlenmek istiyorsun. Allah’a yemin olsun ki senin üzerinden dört ay on gün geçmedikçe sen evlenemezsin” demiş. Sübey’a diyor ki: “O kimse bana bunları söyleyince, geceleyin elbiselerimi giyerek Rasûlullah (s.a.)’e varıp bu meseleyi kendisine sordum. Bana doğurduğum andan itibaren ev­lenmemin helâl olduğunu söyledi ve bana evlenme imkânı çıktığı zaman evlenmemi tavsiye etti.

İbn Şihâb (ez-Zührî), “Doğurduğu vakit evlenmesinde bir sa­kınca görmüyorum, isterse nifâs halinde olsun. Ancak temizlenme­dikçe kocası ona yaklaşamaz.” demiş.[634]

 

Açıklama

 

Hz. Sübay’a’nm kocası Sa’d b. Havle (r.a.) bâzılarına göre Benî Âmr b. Lüey kabîlesindendir. İbn Hişâm onun Yemenli olduğunu, Benî Âmr’ın müttefiki bulunduğunu söylemiştir. As­len İranlı olduğunu söyleyenler de vardır. Vâkıdî’nin beyânına göre kendi­si Habeşistan’a hicret eden ikinci kafiledendir. İbn Cerîr et-Taberî, Sa’d (r.a.)’ın yedinci hicrî yılda vefat ettiğini bildiriyorsa da doğrusu bu hadîste beyân edildiği veçhile veda haccında vefat etmiştir. Bâzıları Sübey’a’mn kocasının vefatından bir ay, birtakımları yirmi beş gün sonra doğurduğu­nu söylemişlerdir. Bu müddetin daha az olduğunu iddia edenler de vardır.

Hz. Sübey’a’mn, Hüdeybiye anlaşmasından sonra müslümanlığı ka­bul eden ilk kadın olduğu söylenir.

Ebu’s-Senâbîl’in ismi Amr’dır. İbn Abdilberr bu zâtın künyesi ile meş­hur olduğunu, isminin Habbe b. Ba’kek el-Kureşi el-Amirî olduğunu kay­detmektedir. Rivayete göre şâir bir zât imiş.[635]

 

Bazı Hükümler

 

1. Hamile iken kocası ölen bir kadının iddeti çocugunu  doğurunca  sona erer.  Hanefî ulemasıyla İmâm Mâlik, Şafiî, Ahmed, Süfyân es-Sevrî, Ömer, Abdullah b. Ömer ve İbn Mes’ûd (r.a.) bu görüştedirler. Delîlleri ise mevzûmuzu teşkîl eden Ebû Dâvud hadîsidir. Bu hadîs aynı zamanda “Sizlerden vefat edip de geride karılarını bırakanlar yok mu? O kadınlar bizzat dört ay on gün iddet beklerler.”[636] âyet-i kerîmesinin hükmünü tahsîs ederek, hamile ka­dınların iddet süresini bu âyet-i kerîmenin kapsamının dışında bırakmakta ve hamile iken kocası ölen kadınların hükmünün “Hamile kadınların bek­leme süresi, yüklerini bırakmalarına kadardır.”[637]âyetinin şümulü içeri­sine girdiğini açıklamaktadır.

Görülüyor ki -tercümesini, sunduğumuz bu iki âyet-i kerîmenin genel olan ifâdeleri arasında zahirde bir tearuz vardır. Usûl-ı fıkıh ve usûl-ı tefsîrde açıklandığı üzere bu gibi durumlarda iki âyetten birinin hükmünü tahsis edecek bir muhassıs aranır. Burada muhassıs Sübey’a hadîsidir. Çün­kü bu hadîs boşanan kadınların iddet süresinin yüklerini bırakmalarına kadar devam ettiğini ifâde eden âyet-i kerîmenin hamile kadınlara mahsûs olduğunu ortaya koymaktadır.[638]

Hz. Ali ile Hz. îbn Abbâs (r.a.) iki âyetten birini diğerine tahsis etme yoluna gitmeden önce iki âyetin arasını te’Iîf etme gerektiği esâsından ha­reket ederek ve her iki âyette birden amel etmiş olmak için “Hamile iken kocası ölen bir kadının kendisi için iki iddet süresinden en uzunu hangisi ise ona göre iddet beklemesi gerektiğini, binâenaleyh söz konusu kadının, kocası öldüğü andan itibaren çocuğunu doğurması için geçecek olan za­man dört ay on günden fazla ise doğuruncaya kadar, kısa ise dört ay on gün iddet bekleyeceğini” söylemişlerdir. Fakat bu görüş, Talak sûresi­nin dördüncü âyeti Bakara sûresinin 234. âyetinden sonra indiği için ve mevzûmuzu teşkîl eden hadîsin, kocası ölen kadınların dört ay on gün iddet beklemesi gerektiğini ifâde eden Bakara sûresinin 234. âyetinden sonra vukua gelen bir hadîse ile ilgili bulunduğu[639] ve icma’dan sonra meydana gelmiş bir hılâf olduğu[640] gerekçesiyle reddedilmiştir. Nitekim 2307 nu­maralı hadîs-i şerîf de bu görüşü desteklemektedir.

2. Hamile iken kocası ölen bir kadın çocuğunu dünyaya getirdiği an­dan i’tibâren nifâs kanı henüz kesilmemiş bile olsa evlenebilir. Fakat nifâs kanından temizlenmedikçe kocasıyla cinsî münasebette bulunamaz. Halef ve seleften cumhuru ulemâ bu görüştedirler.

Metinde geçen, “Bana doğurduğum andan i’tibâren evlenmemin he­lâl olduğunu söyledi” cümlesi, “hamile iken kocası ölen bir kadın nifâs-tan temizlenmedikçe evlenemez” diyen eş-Şa’bî, en-Nehaî ve Hasan el-Basrî aleyhine bir delildir.[641]

3. Sahâbe-i kiram, Rasûl-i Ekrem hayatta iken fevtâ verirlerdi.

4. Bir müfti kendi arzusu istikâmetinde fetva vermekten son derece sakınmalıdır.

5. Kocası ölen bir hamile kadın çocuğunu, organları tam ve diri ola­rak dünyaya getirirse evlenmesi caizdir. Çocuğunu, organları belirmemiş, et veya kan pıhtısı halinde dünyaya getirmiş olmasıyla da evlenmesi caiz olur. Çünkü Rasûl-i £krem söz konusu kadının evlenebilmesi için çocuğu­nu organları tam olarak dünyaya getirmiş olmasını şart koşmamıştır. Za­ten iddetten maksat da kadının rahminin temizlenmesidir. Kadının yükü­nü canlı veya ölü olarak bırakmasıyla bu maksada erişilmiş olur.[642]

 

2307. …Abdullah İbn Mes’üd’dan; demiştir ki; Kim isterse onun­la Kısa Nisa (Talâk) sûresinin (kocası ölen bir kadının iddet süresi­nin) dört ay on gün (olduğunu ifâde eden) âyetten[643] sonra indiğine da­ir haksıza lanet okuma yarışına girebilirim.[644]

 

Açıklama

 

Metinde geçen “kısa Nisa sûresi” ifâdesinden maksat “gebe kadınların bekleme süresi yüklerini bırakmaları­na kadardır.”[645] âyet-i kerîmesinin dahil olduğu Talâk Suresi’dir. İbn Mes’ûd (r.a.) bu âyetin “içinizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşleri dört ay on gün bekleyip kendilerini gözetirler…”[646] âyetinden sonra geldiğini ve bu hususta tartışmaya hazır olduğunu söylemekle, “iki âyetin arasını te’lif ederek her ikisiyle de amel etmek gerekir. Bunun için kocası ölen hâmile bir kadın iddet beklerken iki âyetin belirttiği iki sürede kendisi için en uzun süreyi beklemesi gerekir” diyen Hz. Ali’ye cevâp vermek istemiştir.

Hz. İbn Mes’ûd’un bu sözünden onun, kocası ölen kadınların çocuk­larını dünyaya getirmekle iddetlerinin sona erdiği görüşünde olduğu anla­şılır. Cumhuru ulemâ da bu görüştedirler. Nitekim bir önceki hadîs-i şerîfin şerhinde de açıklamıştık.

Ayrıca bu hadîs-i şerîf Talâk sûresinin dördüncü âyetinin Bakara sû­resinin 234. âyetinin genel olan hükmünü tahsis ettiğini ifâde etmektedir.[647]

 

46-48. Efendisinden Çocuk Dünyaya Getiren Cariyenin İddeti

 

2308. …Amr b. el-As’dan; demiştir ki: “Peygamber (s.a.)’in sünnetinde bize karışıklık çıkarmayınız.” İbmVl-Müsennâ bu hadîsi şöyle nakletti: “Peygamberimiz (s.a.)’in sünnetinde bize karışıklık çıkarmayınız. Kocası ölen bir kadının iddeti dört ay on gündür.” (Bu hadîsin râvîlerinden biri şu açıklamayı yaptı); Yani kocası ölen kadından maksad Ümmü Veled’dir.[648]

 

Açıklama

 

Ümmü Veled, efendisinden çocuk dünyaya getiren câriye demektir.  Hattâbî’nin beyânına göre metinde geçen sünnet kelimesiyle şu iki manadan biri kasdedilmiş olabilir;

1. Bu kelime bizzat Rasûl-i Ekrem’den nakledilen hadîsler anlamında kullanılmış olabilir. Fakat Amr b. el-As, eğer sünnet kelimesiyle bu mânâyı kastetmiş olsaydı, kocası ölen ümmü veledin iddetinin dört ay on gün olduğuna dâir Rasûl-i Ekrem’den bir hadîs-i şerif naklederdi oysa burada böyle bir hadîs-i şerif nakletmemiş, sadece kendi fikrini ifâde etmekle ye­tinmiştir. Binâenaleyh sünnet kelimesinin bu manada kullanılmış olması ihtimali zayıftır.

2. Kocası ölen hür kadınların dört ay on gün iddet bekleyeceklerini ifâde eden hadîslere kıyas edilerek yapılan ictihad anlamında kullanılmış olabilir. Nitekim metinde geçen karışıklık kelimesi de buna delâlet eder. Çünkü hadîslerin metninde bir karışıklık söz konusu olamayacağına göre, metinde geçen karışıklık kelimesiyle ancak hadîsler üzerinde yapılan ictihadlarda meydana gelen karışıklıkların kastedildiği, dolayısıyla metinde geçen sünnet kelimesinin de sünnet üzerinde yapılan kıyaslar ve ictihâdlar mânâsında kullanıldığı anlaşılır.[649]

 

Bazı Hükümler

 

1. Efendisinden çocuk dünyaya getiren bir câriye, efendisinin ölümüyle hur kadınlar gibi dört ay on gün iddet bekler. Said b. el-Müseyyeb ile îbn

Cübeyr, İbn Şirin, Mücâhid, el-Evzâî, tshâk b. Rahûye bu görüştedirler. Bu görüş tmâm Ahmed’den de rivayet edilmiştir. Delîlleri ise, mevzûmuzu teşkîl eden bu hadîs-i şeriftir. Çünkü ümmü veled, kocası Ölünce hürriye­tine kavuşacağından “sizlerden vefat ederek zevcelerini bırakanların zev­celeri, bizzat dört ay on gün iddet beklerler.”[650] âyet-i kerîmesinin hük­mü içerisine girerler.

2. îmâm Mâlik ile İmâm Şafiî’ye göre ise, efendisinden çocuk doğu­ran bir câriye, efendisinin ölmesiyle bir hayız süresi iddet beklerler. Hz. Osman ile İbn Ömer, Aişe ve el-Hasan (r.a.)’da bu görüştedirler. Bu gö­rüş imâm Ahmed’den de rivayet edilmiştir. Delîlleri ise, “Ümmü Veled’in iddeti bir hayızdır.”[651] mealindeki hadîs-i şeriftir. Çünkü ümmü veled efendisinin ölmesiyle, diğer hür kadınlar sınıfına girmiş olur.

3. Hanefî ulemâsıyla, Atâ, Sevrî ve en-Nehâî’ye göre ise, Ümmü Ve­led efendisi tarafından âzâd edilmekle veya efendisinin ölmesiyle üç hayız süresi iddet bekler. Eğer hayız görmüyorsa üç ay iddet bekler.[652] Çünkü Hz. Ömer ve diğer bazı sahâbîler “ümmü veledin iddeti üç hayızdır” demişler.dir.[653]

 

47-49. Üç Talakla Boşanmış Olan Bir Kadın Başka Bir Kocayla Evlenmedikçe İlk Kocası Ona Dönemez

 

2309. …Âişe (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)’e;

Bir adamın üç talâkla boşadığı karası başka bir kocayla evlenir de kadının yeni kocası onunla gerdeğe girip cinsî münâsebette bu­lunmadan onu boşarsa bu kadının ilk kocasıyla evlenmesi helâl olur mu? diye soruldu da, Peygamber (s.a.);

“Kadın öbür (yeni) kocanın balcağızından o da kadının balca-ğızından (atmadıkça birinci kocaya helâl olmaz,” buyurdu.[654]

 

Açıklama

 

Karısını boşayan kişi Rifâa b. Semûel el-kurâzî’dir. Ni-tekim Buhârî’nin rivayetinde bu-ıftihr açıkça belirtiliyor. Karısının ismi ise Temîme el-Kurazîyye’dir. Kadının evlendiği ikinci er­kek, Abdurrahman b. Ez-Zûbeyr (r.a.)’dir. Abdurrahman b.ez-Zûbeyr (r.a.) bu kadınla evlendikten sonra onunla gerdeğe girip kimsenin kendilerini rahatsız etmesine imkân kalmayacak şekilde onunla baş başa kaldık­tan sonra cinsî münâsebette bulunmadan onu boşamıştır. Ancak Rasûl-i Ekrem Efendimiz “sen onun balcağızından o da senin balcağızından tatmadıkça ilk kocana helâl olmazsın” buyurarak kocasından üç talâkla bo­şanan bir kadının başka bir kocayla evlenip de onunla cinsî münâsebette bulunmadıkça ilk kocasına dönemeyeceğini veciz bir şekilde ifâde etmiştir. Binâenaleyh bu durumda olan bir kadının ilk kocasıyla tekrar evlenebil­mesi için hiç bir art niyet olmaksızın ikinci bir kocayla evlenmesi ve onun­la cinsî münasebette bulunması gerekir. Böyle bir evlilik gerçekleştikten sonra eşler normal olarak boşanırlarsa o zaman kadın ilk kocasıyla evle­nebilir.

İslâm dini bu şartları koymakla ilk kocanın karısını boşarken iyi dü­şünmesini ve birdenbire boşamaya karar vermesini önlemeyi hedeflemiştir.[655]

 

Bazı Hükümler

 

1. Üç talâkla boşanmış olan bir kadın sahîh bir nikahla başka bir kocayla evlenip, onunla cinsi münâsebette bulunmadıkça ilk kocasına dönemez.

2. Bu mevzuda Kurtubî şunları söylüyor: Bizim Mâlîki ulemâsına gö­re bu hadîste geçen “ikiniz de birbirinizin balçağızınızdan tatmadıkça”

anlamına gelen ifâdelerden erkeğin kadına uyurken yaklaşmasıyla bu şar­tın yerine gelmediği anlaşılır. Çünkü uyuyan kimse uyanık olan kimse ka­dar cimâın tadını alamaz. Oysa bu cümle karı kocadan her ikisinin de bu birleşmenin tadını eşit şekilde almaları gerektiğini ifâde etmektedir.[656]

3. Hafız İbn Hacer, “Bu hadîs üç talâkla boşanan bir kadının ikinci kocasıyla cinsî münasebette bulunduktan sonra ondan da boşanmak sure­tiyle birinci kocasına dönebileceğine ifâde etmektedir” derken Mâliki ule­mâsı kadının ikinci kocasıyla evlenirken onunla ilk kocasına dönebilmek için bir pazarlığa girmemiş olmasını, binâenaleyh bu durumda olan bir kadının ilk kocasına dönebilmesi için, ikinci bir kocayla, ileride boşanıp ilk kocasına dönmesini sağlamak gayesi olmadan evlenip cinsî münâsebet­te bulunduktan sonra yine anlaşmasız olarak boşanmış olmasını şart kıl­mışlardır. Bu konuda Hanefî ulemâsı da, “üç talâk ile boşanan bir kadın sahîh bir nikâh ile bir başka erkekle evlenip onunla cinsî ilişkide bulunma­dıkça ve ondan ayrılıp iddeti bitmedikçe eski kocasına varamaz,[657] de­mişlerdir.

Hz. Osman’la Zeyd b. Sabit de bu görüştedirler. Ulemânın ekseriyetine göre eğer kadının ikinci evliliğinde birinci kocasına dönmesi şart kıh-nırsa bu nikâh fâsid olur. Böyle bir şart ileri sürülmeden kıyılan nikâh ise, geçerlidir. Söz konusu kadının ilk kocasına dönebilmesi için fasit bir nikâhla yapacağı ikinci evliliğin, birinci kocasına dönmesini helâl kılmaya­cağı mevzuunda ulemâ ittifak etmişlerdir. Ayrıca ulemâ, bir câriye ile ev­lendikten sonra onu boşayan bir kimsenin, ileride ona tekrar sahip olması halinde câriye ikinci bir kocayla normal olarak evlenip boşanmadıkça onunla cinsî münasebette bulunamayacağında da ittifak etmişlerdir. Ancak Hz. İbn Abbâs ile Hasan el-Basrî o kimsenin bu cariyeye sahib olmasıyla câri­ye ile cinsî münâsebette bulunmasının helâl olacağını söylemişlerdir.[658]

 

48-50. Zinanın Büyük Günah Olduğu

 

2310. …Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan; demiştir ki: Ey Allah’ın Rasûlü, en büyük günah hangisidir? diye sordum da Rasûl-i Ekrem;

“Seni yaratmış olduğu halde Allah’a şirk koşmalıdır,” buyurdu.

Sonra hangisidir? dedim. (O);

“Seninle beraber yemesinden korkarak çocuğunu öldürmendir,” diye cevâp verdi.

Sonra hangisidir? dedim.

“Komşunun helâliyle zina etmendir,” buyurdu. Abdullah b. Mes’ûd dedi ki, Yüce Allah Peygamber (s.a.)’in bu sözünü doğrula­mak için şu âyet-i kerîmeyi indirdi; “Allah’ın hâlis kullan o kimse­lerdir ki, Allah’la beraber başka bir tanrıya dua etmezler, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler. Zînâ da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarpar.”[659]

 

Açıklama

 

Günah, faili şer’an zemme müstehâk olan ma’siyete denir. Dört çeşit günah vardır:

1. Tevbe etmedikçe afvedilmeyen günah. Bu şirktir.

2. İstiğfar etmekle ve diğer hasenat ile bağışlanması umulan günahtır. Bunlar küçük günahlardır.

3. Tevbe ile de tevbe etmeden de bağışlanması umulan günahlar. Bunlar namaz veya zekât gibi farizaları terketmekle ve sadece Allah hakkıyla ilgi­li günahlardır.

4. Sadece kul hakkıyla ilgili günahlar. Bunlar ya hakkı sahibine iade etmekle veya onunla helâlleşmekle bağışlanmış olur.

Eğer mazluma hakkı dünyada verilmezse hak sahibi öbür dünyada Allah huzurunda zâlimden davacı olacaktır.[660] Nitekim şu hadîs-i şerifte bu gerçek açıkça ifâde edilmektedir. Rasûlullah (s.a.);

“Müflis kimdir bilir misiniz?” buyurdu. Ashâb;

Bizce müflis hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, dediler. Bu­nun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu;

“Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyamet gününde namaz, oruç, ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zînâ isnadında bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek ve buna hasenatından şunla hasenatından verilecektir. Şayet davası görülmeden hasenatı biterse, onların günahlarından alınarak bu­nun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.”[661]

Mevzûmuzu teşkil eden Ebû Dâvud hadîsinden anlaşılıyor ki rızık en­dişesiyle çocuk öldürmek büyük günâhlar içerisinde şirkten sonra ikinci sırayı almaktadır. Çocuğu rızık endişesiyle öldürmekse ayrı bir günâhtır. Rızkın Allah’dan geldiğinden gaflet etmektir.

Bilindiği gibi bir mü’mini haksızca öldürmek büyük günâhlardandır. Mü’mini öldürmekten doğan günâhlar içerisinde en ağır olan mü’min bir akrabayı öldürmektir. Mü’min akrabalardan öldürülmesi en büyük günâh olan da babayı ve anneyi öldürmektir. Ondan sonra çocuğu öldürmenin günâhı gelir. Bir başka ifâdeyle bir kimsenin kendi babasını öldürmesinin günâhı çocuğunu öldürmenin günâhından daha büyüktür. Nasıl ki Allah Teâlâ Hazretleri, “Anne ve babaya öf bile demeyin.”[662] âyetinin delale­tiyle anne ve babayı dövmenin de haram olduğunu ifâde buyurmuşsa, Rasûl-i Ekrem Efendimiz de, bir kimsenin çocuğunu öldürmesinin en büyük gü­nâhlardan olduğunu söylemekle babanın da bu hükmün içerisine girdiğini delâlet yoluyla ifâde buyurmuştur. Çünkü çocuğu öldürmek büyük gü­nâhlardan olduğu sabit olunca, günâhı ondan daha büyük olan baba kat­linin de bu hükme evleviyetle girdiği rahatça anlaşılır.

“Komşunun helâlinden murad, karışıdır. Zînâ mutlak surette haram ve büyük günâh olmakla beraber burada, “komşunun karısı ile” diye ka­yıtlanması, onunla zînâ etmenin daha da çirkin ve büyük suç olduğunu göstermek içindir. Bir de komşunun karısını hassaten zikretmesi, ekseri­yetle zînâ, komşular arasında yapıldığındandır. Zira evlerinin biribirine yakın olması görüşüp buluşmayı kolaylaştırır.

Hadîs-i şerîfte komşunun karısı ile yapılan zinanın büyük günâh ola­rak gösterilmesi komşu kızı, gelini ve nikâhlısı olmayan herhangi bir kom­şu kadını ile zina etmenin hükümden hariç kaldığına delâlet etmez. Çünkü burada “kansı” tâbiri bir kayd-ı ihtirazı değil, kayd-ı eksendir. Yâni ek­seriyetle komşu kadınları hükümde müsavidirler. Fakat “komşu” ta’bîri bir kayd-ı ihtirâzidir. Binâenaleyh komşu kadınla yapılan zina komşu ol­mayan kadınla yapılan zinadan daha çirkin ve daha büyük suçtur. Çünkü kişi, komşudan sadâkat bekler. O, evde yokken komşusu onun malını ve ailesini koruyacak, ona her nev’i zararın gelmesine mâni’ olacak, onun gözlerini ardında bırakmayacaktır. Zîrâ komşuya ikramda ve ihsanda bu­lunmak hem Allah teâlânın hem de Rasûl-i Zîşânın emirlerindendir. Bu cihet nazar-ı i’tibâre alınarak bir de kçmşunun karısı ile zînâ meselesi düşünülürse, onun ne derece çirkin bir fiîl ve büyük bir günâh olduğu kendiliğinden meydana çıkar.[663]

 

Bazı Hükümler

 

1. En büyük günâh Allah’a şirk koşmaktır. Ulema bu görüşte ittifak etmişlerdir. Nitekim; Lok­man oğluna öğüt vererek demişti ki: Yavrum Allah’a ortak koşmak bü­yük bir zulümdür.”[664] âyet-i kerîmesi de bu gerçeği ifâde eder. Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri diğer bir âyet-i kerîmesinde de bu gerçeği şöyle ifâde buyuruyor: “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a c lak koşan da gerçekten büyük bir günâh işlemiştir”[665]

2. Fakirlik korkusuyla çocuğu Öldürmek en büyük günâhlardandır. Büyüklükte küfürden daha sonra İkinci sırayı aLf. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyuruyor; “Her kim bir mü’mini kasden öl­dürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gideceği cehennemdir. Al­lah ona gazâb etmiş, la’net etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırla­mıştır.”[666]

Bu sebeple Hz. tbn Abbâs bu âyet-i kerîmenin bir mü’mini öldüren kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına delil teşkil ettiğim söylemiştir. Fakat cumhuru ulemâ ise, “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar…”[667] âyet-i kerîmesine baka­rak “Bir müslümanı öldürdüğü için ebedî olarak cehennemde kalacak olan katilden maksat, onu öldürmenin helâl olduğuna inanarak bu katli işleyen kimselerdir. Yahut da mü’mini öldüren kimsenin cehennemde ebediyyen kalması, onun uzun süre cehennemde kalmasından kinayedir,” demişlerdir.

3. Komşusunun karısıyla zina etmek en büyük günâhlardandır. Nite­kim Rasûl-i Ekrem Efendimiz; “Bir kimsenin komşu olmayan on kadınla zina etmesi bir komşunun karısıyla bir defa zina etmesinden günâh i’tibâ-riyle daha hafiftir.” buyurmuştur.[668]

 

2311. …Ebu’z-Zûbeyr, Câbir b. Abdullah’ı şöyle derken işittiği­ni söylemiştir: “Ensârdan birisine ait bir câriye olan Müseyke Hz. Peygamber’e gelerek;

Efendim beni zinaya zorluyor diye şikâyette bulundu. Bunun üzerine Yüce Allah; “…Dünya hayatının geçici menfaatini elde et­mek için, namuslu cariyelerinizi fuhşa zorlamayın…”[669] âyet-i ke­rîmesini indirdi.[670]

 

Açıklama

 

Bu hadîs-i şerîf Müslim’in sahihinde şu manaya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir: Abdullah b. Übey b. Selûl’ün Müseyke denilen bir cariyesi vardı. Ümeyme denilen başka bir cariyesi daha vardı. İbn Selûl bunları zinaya zorladı. Onlar da bunu Peygamber (s.a.)’e şikâyet ettiler, bunun üzerine Allah:

“Cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.” âyet-i kerimesini “gafurdur, rahîmdir” Kavl-i kerîmine kadar inzal buyurdu.

Âyet-i kerîmede geçen “namuslu cariyeleriniz” kaydı ihtirazı değil­dir. Bu bakımdan âyet-i kerîmeden namuslu olmayan cariyeleri fuhşa zor­lamakta bir sakmca bulunmadığı manası çıkarılamaz. Buradaki kayıt kayd-ı vukûîdir. Binâenaleyh bu kayıt cariyelerin ekseriyyetinin iffetli oluşundan dolayı getirilmiştir. Binâenaleyh âyet-i kerîmeden maksat “kadın iffetli olsun, olmasın zorla zina ettirilmesinin haram olduğunu beyândır.”[671]

 

2312. …Mu’temir b. Süleyman’ın babası (Süleyman)’dan; de­miştir ki: Sâd b. Ebi’l-Hasen, “Kim onlan (fuhşa) zorlarsa, şüphe­siz (Allah) fuhşa zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağış­layıcı, esirgeyicidir.”[672] âyet-i kerîmesini, “Allah o, (fuhşa) zorla­nan cariyeleri bağışlayıcıdır” diye açıkladı.[673]

 

Açıklama

 

Sâid b. Ebi’l-Hasen Hasen el-Basrî’nin kardeşidir ve Hz.Ali, İbn Abbâs, Ebû Hureyre, Abdurrahman b. Semûre ve daha pekçok sahâbiden hadîs rivayet etmiş, kendisinden de, kardeşi Hasen el-Basrî, Katâde ve mevzûmuzu teşkil eden hadîsin râvilerinden Sü­leyman et-teymî, Hâlid el-Hazzâ ve İbn Avn gibi kimseler hadîs rivayet etmiştir. Nesâî ve Ebu Zür’â onun güvenilir bir râvî olduğunu söylemiştir, îbn Hıbbân da onu es-Sıkat (güvenilir râvîler) arasında zikretmiştir, el-Iclî’ye göre bu zât tabiînden güvenilir bir râvîdir. Nevevî Takrîb isimli eserinde onun güvenilir bir râvi olduğunu söylemiştir. Fâris’te hicretin yü­züncü senesinde vefat etmiştir. Sâid b. Ebi’l-Hasen’e göre Nûr suresinin 33. âyeti dünyalık menfâat te’mîni için cariyelerini zinaya zorlayan kimse­lerin bu zinanın günâhını yükleneceği ifâde edilmektedir. Çünkü cariyeler bu günâhı irâdeleri dışında işlemişlerdir.[674]

 

 



[1] el-Bakara (2) 229.

[2] Muvatta, talak 80; Tirmizi, talak 16.

[3] Karaman H., Mukayeseli İslam Hukuku, I, 292.

[4] bk. en-Nisa (4), 19.

[5] bk. en-Nisa (4), 35.

[6] en-Nisa (4), 34.

[7] Aclûnî, Keşfu’1-Hafâ, I, 304.

[8] bk. 2178 no’lu hadis.

[9] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/333-336.

[10] Ahmet b. Hanbel, II, 397; V, 352, 355; Ebû Dâvud, edeb 126; Hakim, Müstedrek, II, 196.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/336.

[11] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/336-337.

[12] Buharî, nikâh 53, buyu’ 58, şurût 8; Müslim, nikâh 38, 39, 51, 52; Muvatta, Kader 7; Ahmed b. Hanbel, II, 238, 311, 410, 489, 508, 516; Tirmizî, talâk 14; Nesâî, nikâh 20, buyu’ 19, 21.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/337.

[13] İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, XI,  127.

[14] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/337-338.

[15] Beyhaki, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 322; Hâkim, Müstedrek, II,  196.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/338-339.

[16] Ibn Mâce, nikâh 1; beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 322; Hakim, Müstedrek, II, 196.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/339.

[17] bk. İbnu’l-Hümâm, Fethü’l-Kâdir, III, 22.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/339.

[18] Buhari, talak 1, 3, 44, 45, tefsir, ahkam 13; Müslim, talak 1,14; Nesâî, talak .13, 15, 19; tbn Mace, talak 1,3; Darimî, talak 1, 2; Muvatta, talak 53; Ahmed b. Hanbel, I, 4; II, 26, 43, 51, 54, 58, 61, 63, 64, 74, 78, 80, 128, 130, 146; III, 386.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/340.

[19] bk. îbn Mace, talak 2; Nesaî, talak 2.

[20] A. Davudoğlu, tbn Abidin tercüme ve şerhi, VI, 153.

[21] Nesâî, talak 3.

[22] İbn Abidin tercüme ve şerhi, VI,  158.

[23] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/340-342.

[24] Aynî, el-Binâye, IV, 384.

[25] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/342-343.

[26] Müslim, talak 1.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/343.

[27] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/344.

[28] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/344.

[29] Buharî, talak 1, 3, 44, 45; ahkam 13; Müslim, talak, I, 14; Nesâî, talak 13, 5, 19; İbn Mâce, talak 1,3; Dârimî, talak, 1, 2; Muvatta’, talak 53; Ahmed b. Hanbel, I, 4; II, 26, 43, 51. 54, 58, 61, 63, 64, 74, 78, 80,  128, 130,  146; III, 386.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/344-345.

[30] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/345.

[31] et-Talak (66),  1.

[32] A. Davudoglu, Sahih-İ Müslim Tercüme ve Şerhi, VII, 437.

[33] A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim tercüme ve şerhi, IV, 439.

[34] el-Bakara (2), 228.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/345-346.

[35] Buharî, talak 1, 3; 44, 45; ahkâm 13; Müslim, talak 1, 14; Nesâî, talak 1, 3, 5, 19; ibn Mâce, talak 1, 3; Darimî, talak, 1, 2; Muvatta’, talak, 53; Ahmed b. Hanbe% I, 4; II, 26, 43, 51, 54, 58, 61, 63, 64, 74, 78, 80, 128,  130, 146; III, 386.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/346-347.

[36] İbn Hacer, FethuM-Bâri, XI, 262.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/347.

[37] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/347-348.

[38] Müslim, talak 1.

[39] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/348.

[40] Buharı, talak 2,3, 45; Müslim, redâ’ 74, 76, 78, talak 9, 11, 12; Tirmizî, talak 1; Nesaî, talak 5, 76; İbn Mâce, talak 2; Ahmed b. Hanbel, I, 44.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/348-349.

[41] Müslim, reda’ 78, talak 11; Ahmed b. Hanbel, I, 44.

[42] A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, VII, 435.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/349.

[43] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/349-350.

[44] et-Talak (66), 1.

[45] Müslim, talak 14; nesaî, talak 1; el-Fethü’r-rabbanî, XVII, 6.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/350-352.

[46] İbn Hacer, Fethü’1-Bârî XI, 269; (Hadisi Said b. Mansur Sünen’inde de rivayet etmiştir.)

[47] İbn Hazm, el-Muhalla X, 163.

[48] et-Talak (66), 1.

[49] el-Bakara (2), 229.

[50] Bu hadisin tahkiki İçin bk. Müslim, talak 14; Nesaî, talak 1.

[51] İbn Kudame, Mugnî, VII, 97.

[52] Müslim, talak 11.

[53] Buharî, talak 2.

[54] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 331.

[55] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 326.

[56] Beyhakî, es-Şünenü’l-Kübra, VII, 330.

[57] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/352-354.

[58] Ibn Mâce, talak 5.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/354-355.

[59] et-Talak (66), 2.

[60] el-Bakara (2), 228.

[61] et-Talak (66), 2.

[62] el-Bakara (2), 228.

[63] bk. 2088 numaralı hadis.

[64] bk. İbn Rüsd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, 113, 114 (trc. A. Meylânî).

[65] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/355-358.

[66] Nesâî, talak 19: İbn Mâce, talak 32; el-Fethü’r-rabbânî, XVII, 12.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/358-359.

[67] Hattâbî, Meâlimü’s-Sünen, III, 23.

[68] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/359.

[69] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

[70] bk. Nesâî, talak 19; îbn Mâce, talak 32.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/359-360.

[71] Bidâyetü’l-Müctehid, II, 82-83 (Trc. A. Meylanî).

[72] İbn Mâce, talak 32; Nesâî talak 19.

[73] Neylü-1-evtar VII, 25.

[74] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/360-362.

[75] Tirmizî, talak 7; İbn Mâce, talak 30; Dârimî, talak 17-18; Muvatta talak 69, 91; Ahmed b. Hanbel VI, 117.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/362.

[76] Tirmizî, talak 7.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/362-363.

[77] Fethü’l-Kadir III, 43.

[78] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/363.

[79] Tirmizî, talak 6; îbn Mace, talak 17; Ahmed b. Hanbel, II, 190; Beyhaki, es-Simenü’l-kiibra, VII, 318; Hakim, Müstedrek, II, 205.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/364.

[80] el-Fethü’r-rabbânî, XVII, 11.

[81] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/364.

[82] Zeylaî, Nasbu’r-râye, II, 233.

[83] Darekutnî, Sünen, IV, 16.

[84] Zeylâî, Nasbü’r-râye, III, 231.

[85] Darekutnî, Sünen, IV, 35-36.

[86] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/364-366.

[87] Tirmizî, talak 6; İbn Mâce, talak 17; Ahmed b. Hanbel II, 190; Darekutnî, Sünen, IV, 15.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/366-367.

[88] Müriâvi, Feyzü’l-Kadir VI, 118, {hadis No: 8641).

[89] Hattabî, Meâlimü’s-sünen, III, 242.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/367.

[90] el-Maide (5), 89.

[91] Münavî, Feyzü’l-Kadir, VI, 118.

[92] Kâsânî, Bedâyiü’s-Sanâyi,   III, 17.

[93] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/368.

[94] Tirmizî, talak 6; îbn Mâce, talak 17; Ahmed b. Hanbel, II, 190.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/369.

[95] bk. 3289 no’lu hadis.

[96] M.Zihnî, Nimeti İslam 553.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/369.

[97] İbn Mace, talak 16; Ahmed b. Hanbel, II, 276; Beyhakî, es-Sünenii’1-kübra, VII, 357; Hakim, Müstedrek, II, 198.

[98] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/370.

[99] İbn Hacer, Fethü’1-Bâri, XI, 306.

[100] İbnu’l-Kayyim, Zadü’1-meâd, IV, 42.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/370-371.

[101] Îbnu’l-Kayyim, Zâdül-meâd IV, 41; İbnu’l-Hümam, Fethü’l-Kadir, III, 38; Kâmil Mi­ras, Tecrid-i Sarih Tercümesi; XI, 465.

[102] İbn Mace, talak 16.

[103] en-Nahl (16), 106.

[104] et-Talak (66), 1.

[105] İbnu’l-Hümam, Fethü’l-Kadir, II, 39, Zeylaî, Nasbü’r-râye, II, 222.

[106] İbn Kudame Muğnî, VII, 120.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/371-372.

[107] Tirmizîğ, talak 9; İbn Mâce, mukaddime 7, talak 13.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/373.

[108] Mecmeu’z-zevâid, IV, 335.

[109] el-Bakara (2), 227.

[110] Seharenfuri, Bezlü’l-mechud, X, 285.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/373-374.

[111] el-Bakara (2), 228.

[112] el-Bakara (2), 229.

[113] Nesâî, talak 75.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/374-375.

[114] el-Ahzâb (33), 49.

[115] Kurtubî, el-Câmi’li ahkâmil Kur’an, III, 118.

[116] el-Bakara (2), 229.

[117] Tirmizî, talak 16; Taberî, Cami’ül-beyan, II, 456.

[118] îbn Kesir, Tefsir, I, 371.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/375-376.

[119] Ahmed b. Hanbel, I, 265; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 339.

[120] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/376-378.

[121] el-Bakara (2) 229-230.

[122] bk. 2199 numaralı hadis.

[123] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/378-380.

[124] et-Talak (66), 2.

[125] et-Talak (66), 1.

[126] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

[127] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/380-382.

[128] et-Talak (66), 1.

[129] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, 5051.

[130] îkinci haber için bk. Darekutnî, Sünen, IV, 13-14, 430; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 337;

Üçüncü haber için bk. Darekutnî, Sünen, IV, 13-14.

Dördüncü haber için bk. Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 337.

Beşinci ve altıncı haberler için bk. Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 337.

[131] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/383-384.

[132] Muvatta, talak 37.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/384-385.

[133] Muvatta, talak 37.

[134] Muvatta, talak 38.

[135] Tekmiletu’l-Menhel, IV, 133.

[136] Buhari, büyü’ 79; Müslim, müsâkât 86, 102, 105; Nesâî, buyu’ 50; îbn Mace, ticâret 49; Darimî, buyu’ 43; Ahmed b. Hanbel, V, 200-202, 204, 206, 208, 209.

[137] Müslim, müsâkâk 103.

[138] Selamet yollan, III 77 (Trc. A.. Davudoğlu)

[139] a.g.e. s. 78.

[140] Hakim, Müstedrek, II, 42-43.

[141] Avnü’l-mâbud, VI, 272.

[142] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/385-388.

[143] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/388-389.

[144] el-Fethü’r-rabbânî, XVII, 7.

[145] bk. 2200 numaralı hadis-i şerif.

[146] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/389.

[147] Nevevî, Şerhü Müslim, X, 70-71.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/389.

[148] Müslim, talak 16; Nesâî, talak 8.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/390.

[149] Müslim, talak 15; el-Fethü’r-rabbâni, XVII, 336.

[150] İbnu’l-Kayim, I’lamü’l-muvakkiîn, III, 49.

[151] el-Bakara (2), 229.

[152] Mecmeü’z-zevâ’id, IV, 339; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 257.

[153] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/390-393.

[154] Buhârî, Bedüt-vahyl, iman 41, nikah 5, talak 11; menakîbü’I-ensar 45, ıtk 6, hiyell 1; Müslim, imâre 155; Tirmizî, cihad 16; Nesâî, tahâre 59, talak 24, eymân 19; İbn Mâce, zühd 26; Ahmed b. Hanbel, I, 25, 43.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/393.

[155] Nevevî, Şerhü’l-Müslim, XIII, 54.

[156] bk. 2481 numaralı hadis.

[157] Aynı, Umdetu’1-Kâri, I, 28.

[158] Mecmeu’z-zevâid, I, 61.

[159] Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, IX, 118.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/394-395.

[160] el-Bakara (2), 228.

[161] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/396-398.

[162] Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53; Tirmizî, tefsir sûre (9), 17; Nesaî, talak 18, 33; Ahmed b. Hanbel, III, 458.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/398.

[163] Müslim, tevbe 53.

[164] et-Tevbe, (9), 117.

[165] Tirmizî, tefsir sure (9), 17.

[166] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/399-400.

[167] Ö.Nasuhî Bilmen, Hukuk-i Islamiyye, II, 188-189.

[168] es-Şuara (26), 4.

[169] er-Rahman (55), 27.

[170] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/400-402.

[171] Buharî, talak 5; Müslim, talak 26-30, reda 91, 95; Tirmizî, talak 4; Nesaî, nikah 2,22; İbn Mâce, talak 20; Dârimî, talak 5; Ahmed b. Hanbel, VI, 45, 47, 48, 153, 171, 173,  185, 202, 205, 239, 240, 248, 264, 274.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/402.

[172] Müslim, talak 27.

[173] eI-Fethü’r-rabbânî, XVII, 8.

[174] el-Ahzâb (33), 28-29.

[175] Müslim, talak 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/403-404.

[176] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/404-405.

[177] Tirmizî, talak 3; Nesaî, talak II, Beyhakî, es-Sünenü’I-kübra, VII, 349.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/405-406.

[178] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/406-407.

[179] Tirmizî, talak 3.

[180] ÖN. Bilmen, Hukuku İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, XXV, 258-260.

[181] Muvatta, talak 12.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/407-408.

[182] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/409.

[183] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/409.

[184] Tirmizî, talak 2; İbn Mâce, talak 19.

[185] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/410-411.

[186] Dârekutnî, Sünen, IV, 33; Hâkim, el-Müstedrek, II, 199; Dârekutnî, Sünen, IV, 33.

[187] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/411.

[188] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/411-412.

[189] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 342.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/412.

[190] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/412.

[191] Tirmizî, talak 2; ibn Mâce, talak 19.

[192] bk. 2196 no’lu hadis.

[193] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/412-413.

[194] Hakîm, el-Müstedrek, II, 199.

[195] Tekmiletu’l-Menhel, IV, 157.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/413-414.

[196] Nesâî, talak  10.

[197] el-Münteka Şerhü’l-Muvatta Ii’l-Bâci, IV, 6-7.

[198] Tirmizî, talak 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/414-415.

[199] Buharı, eymân 15, talak II; Müslim, iman 201, 202; rü’ya 15; Tirmizî, talak 8, tefsir sure (2) 37; İbn Mâce, talak 14; Ahmed b. Hanbel, I, 255, 393, 425, 474, 481, 491.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/416.

[200] A. Hamdi Aksekili, Ahlak Dersleri, 53.

[201] Hasan Hüsnü Erdem, İlâhi hadisler, 33.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/416-417.

[202] el-Bakara (2), 286.

[203] İbn Kudame, el-Muğni, VII, 241.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/417-418.

[204] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 366.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/419.

[205] İbn Hacer, Fethül-Bari XI, 305.

[206] Bilmen Ö. N., Hukuku İslâmiyye, II, 310.

[207] İbn Hacer, Fethü’l-Bâri, XI, 305.

[208] İbn Hacer, Fethü’l-Bâri, XI, 305.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/419-420.

[209]     Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/420.

[210] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 366.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/421.

[211] İbn Hacer, Fethü’1-Bâri, XI, 305.

[212] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/421.

[213] Buharî, enbiya 8, nikâh 12; Müslim, fedail 154; Tirmizî, tefsir sure (21); Ahmed b. Hanbel, II, 403.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/422-423.

[214] el-Enbiya (21), 51.

[215] el-En’âm (6), 76-79.

[216] el-En’âm (6), 80-86.

[217] Meryem (19) 42, 49.

[218] es-Şuara (26), 75,77.

[219] es-Şuâra (26), 78, 81.

[220] el-Bakara (2), 258.

[221] el-Enbiya  (21),  57.

[222] el-Enbiya  (21),  58.

[223] el-Enbiya  (21),  66.

[224] el-Enbiya  (21),  68, 70.

[225] Buharî, buyu’  100; Tecrid-i Sarih Tercemesi, Hadis no: 1017.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/423-429.

[226] Nevevî, Şerhu Müslim, XV,  124.

[227] Nahl (14),  106.

[228] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/429-430.

[229] İbn Mâce, talak 25; Tirmizî, talak 20; Ahmed b. Hanbel, VI, 411; Darimî, talak 9.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/431-433.

[230] Ö.N.Bilmen, Hukuk-i Islamiyye ve Istılahat-i Fıkhıyye Kamusu, II, 310, 312.

[231] el-Mücâdele (58), 3,4.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/433.

[232] en-Nisâ (4), 92.

[233] Tirmizî, talak 20.

[234] İbn Kudame, Mugnl, III, 58.

[235] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/433-435.

[236] el-Mücadele (58),  1.

[237] Ahmed b. Hanbel, VI, 410; Beyhaki es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 391.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/435-436.

[238] el-Mücadele (58), 1,4.

[239] bk. 2215 numaralı hadis.

[240] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/436-438.

[241] Ahmed b. Hanbei, VI, 410; Beyhaki, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 392.

[242] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/438.

[243] Tirmizî, talak 20.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/438.

[244] Tirmizî, talak 20.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/439.

[245] Tirmizî, talak 20.

[246] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/439.

[247] Beyhaki, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 391.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/439-440.

[248] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/440.

[249] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 392.

[250] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/440-441.

[251] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/441.

[252] Beyhakî, es-Sünenii’1-kübrâ, VII, 382; Hakîm, el-Müstedrek, II, 481.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/441-442.

[253] el-Mücâdele (58), 3-4.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/442.

[254] Hakim, el-Müstedrek, II, 481; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 382.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/442.

[255] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/443.

[256] Nesâî, talak 33.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/443.

[257] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/443-444.

[258] Tirmizî, talak 19.

[259] Tirmizî, talak 19.

[260] el-Mücâdele (58), 3.

[261] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/444.

[262] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/445.

[263] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/445.

[264] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/445.

[265] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

[266] Nesaî, talak 33; Tirmizî, talak 19; Îbn Mâce, talak 26, Hâkim el-Müstedrek, II, 204.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/446.

[267] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/446-447.

[268] et-Tahrim (66) 1-2.

[269] İbn Kudame, Muğnî, VII, 342, 344.

[270] el-Mücâdele (58), 3-4.

[271] Tirmizî, talak 19; Nesaî, talak 33; İbn Mâce, talak 26.

[272] el-Mücâdele (58), 2.

[273] et-Tahrim (66), 1-2.

[274] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/447-450.

[275] İbn Mâce, talak 21; Tirmizî, talak 11; Dârimî, talak 6; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 316; Hakim, el-Müstedrek, II, 200.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/451.

[276] Ö.N. Bilmen, Istılâhat-ı Fıkhiyye, II, 270.

[277] el-Bakara (2), 229.

[278] Buharî, talak 12; Nesâî, talak 34.

[279] en-Nisâ (4), 35.

[280] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/451-452.

[281] Nesâî, talak 34; Ibn Mâce, talak 22; Muvatta, talak 31; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 312.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/453.

[282] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/454.

[283] el-Bakara (2), 229.

[284] en-Nisa (4), 4.

[285] Muvatta, talak 32.

[286] Zeyâî, Nasbu’r-râye, III, 344.

[287] en-Nisa (4), 20.

[288] Zeylaî, Nasbu’r-râye, III, 344.

[289] el-Bakara (2), 229.

[290] el-Bakara (2), 229.

[291] el-Bakara (2), 230.

[292] Darekutnî, Sünen, IV, 46; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 316.

[293] Zeyiaî, Nasbu’r-râye, III, 243.

[294] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/454-456.

[295] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, VII, 315.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/456-457.

[296] Buharı, talak  12; Nesaî, talak 34; îbn Mace, talak 22.

[297] İbn Mace, talak 22.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/457-458.

[298] el-Bakara (2), 229.

[299] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/458-459.

[300] Tirmizi, talak 10; Muvatta, talak 32-33; Hakim, el-Müstedrek, II, 206.

[301] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/459-460.

[302] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/460.

[303] el-Bakara (2), 229.

[304] el-Bakara (2), 229.

[305] el-Bakara (2), 229.

[306] Buhari, talak  12.

[307] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/460-461.

[308] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/461.

[309] İbnu’ly-Kayyim,  İ’lâmü’l-muvakkiîn, III, 218-219.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/461.

[310] Hatib Bağdâdî’nin tertibine göre Sünen-i Ebü Davud’un 14. cüzti buradan başlan­maktadır.

[311] Buhârî, talak 16; Tirmizî, reda 7; İbn Mâce, talak 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/462-463.

[312] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/463.

[313]    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/463.

[314] Buharı, talak 16; Tirmizî, reda’ 7; İbn Mâce, talak 29; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 451.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/464.

[315] İbn Mâce, talak 29.

[316] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/464.

[317] Müslim, ıtk 9: Tirmizî, redâ 7; Nesaî, talak 31.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/464-465.

[318] Nesâî, talak 31.

[319] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/465-466.

[320] Müslüm, ıtk 9; Nesaî, talak 31.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/466.

[321] İbn Hacer, Fethii’1-Bâri, XI, 329.

[322] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/466.

[323] Buhari, ta lak 16; Tirmizî, reda’ 7; Nesaî, talak 30; İbn Mâce, talak 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/467.

[324] Beyhakî, es-Sünenü’I-kübra, VII, 223.

[325] Aynî, Umdetu’l-Kâri, II, 267.

[326] Nevevî, Şerhü’l-Müslim, X,  141.

[327] İbn Hacer, Fethü’1-Bâri, XI, 331.

[328] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/467-468.

[329] Tirmizî, reda’ 7: Muvatta, talak 26; Ahmed b. Hanbel IV, 65; V, 78.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/469.

[330] İbn Hacer, Fethü’l-Bâri, XI, 330.

[331] Tirmizî, reda’ 7; Muvatta, talak 26; Ahmed b. Hanbel, IV, 65; V, 78.

[332] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/469-470.

[333] Nesâî, talak 28, İbn Mâce, ıtk 10.

[334] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/470-471.

[335] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/471.

[336] Tirmizî, nikah 43.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/472.

[337] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/472.

[338] İbn Mâce, nikâh 60.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/472-473.

[339] Mübârekfurî, Tuhfetu’l-ahvezi, IV, 296.

[340] el-Fethü’r-rabbânî, XVI, 202. Hattabî’den naklen.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/473-474.

[341] Tirmizî, nikah 43; Ibn Mâce, nikah 60.

[342] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/475.

[343] el-Mümtehine (60), 10.

[344] Mecmeu’z-zevaid, IX, 213.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/476.

[345] el-Bakara (2), 221.

[346] Tirmizî, reda’ 43; el-Fethu’r-rabbanî, XVI, 201.

[347] el-Fethu’r-rabbanî, XVI, 202.

[348] tirmizî, reda’ 43.

[349] İbn Hacer, Fethü’1-Bâri, XI, 343.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/476-477.

[350] Ibn Mâce, nikah 40; Beyhakî, es-Sünenü’I-kübra, VII, 183.

[351] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/478.

[352] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/479.

[353] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/479.

[354] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 183.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/479-480.

[355] el-Fethu’r-rabbanî, XVI, 199; Hakim, Müstedrek, II, 193; Beyhakî, es-Siinenü’1-kübra, VII,  181.

[356] en-Nisâ (4), 3.

[357] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/480.

[358] İbn Mâce, nikah 39; Tirmizî, nikah 34; Ahmed b. Hanbel, IV, 232.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/480-481.

[359] en-Nisâ (4), 23.

[360] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/481.

[361] Nesâî, talak 52; İbn Mâce, ahkâm 22.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/482-483.

[362] en-Nisa (4),  141.

[363] İbn Mâce, ahkam 22.

[364] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/483.

[365] Sâd (38), 78.

[366] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/484.

[367] Buharı, Salât 44, tefsir sûre 24 talak 29, ahkâm 18; Müslim, liân 1, 3; Nesâî, talâk 7; İbn Mâce, talâk 27; Dârimî, nikâh 39; Muvatta, talâk 34; Ahmed b. Hanbel, I, 265; V, 331.

[368] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/484-486.

[369] en-Nûr (24), 6-9.

[370] Davudoğlu, A. Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, VII, 517-518.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/486-487.

[371] Nevevî, Şerhu Müslim, X, 21.

[372] Bk. Davudoğlu, A. Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, VII, 523-524.

[373] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/487-490.

[374] Ahmed b. Hanbel, V, 335.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/490.

[375] Nesâî, talâk 36.

[376] el-Fethu’r-rabbanî, XVII, 31.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/490-491.

[377] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/491.

[378] bk. İbn Hacer, Fethü’1-Bâri, XI, 370.

[379] bk. 2273 numaralı hadîs.

[380] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/491-492.

[381] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/492.

[382] Buharı, tefsir sûre (24), talâk 30, hudûd 43, i’tisam 5; Ibn Mâce, talâk 27; Ahmed b. Hanbel, V, 334.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/492.

[383] bk. Nesâî, talâk 37.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/492-493.

[384] Buhârî, tefsir sûre (24).

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/492-493.

[385] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra,  VII, 401.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/493-494.

[386] bk. Miras Kâmil, Tecrid-i Sarili Tercümesi, XI,  159-160.

[387] bk. İbn Hacer, Fethü’l-Bâri, XI, 369.

[388] İbn Kudâme, Muğni, VII, 412.

[389] Aynî, el-Binâye, IV, 740-743.

[390] İ’lâü’s-sünen, II, 240.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/494-496.

[391] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, VII, 401.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/496-497.

[392] bk. Dârekutnî, Sünen, III, 275.

[393] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/497.

[394] Buhârî, tefsîr sûre (23), 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/497-498.

[395] bk. Aynî, Umdet-ül-kârî, XIX, 77.

[396] bk. Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, X, 123.

[397] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/498-499.

[398] en-Nûr (24), 6.

[399] Müslim, liân  10; İbn Mâce, talâk 27.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/499-501.

[400] en-Nûr, (24),  4.

[401] en-Nûr, (24),  8-9.

[402] en-Nûr, (24),  8-9.

[403] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/501-502.

[404] en-Nûr, (24), 6.

[405] Buhârî, tefsîr Sûre (24), 1, 3; Tirmizî, tefsîr Sûre (24), 3; îbn Mâce, talâk 27; Ahmec b. Hanbel, I, 239; V, 294.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/502-504.

[406] en-Nûr (24), 4-5.

[407] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/504-505.

[408] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/505.

[409] Nesâî, talâk 40.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/505.

[410] bk. el-thtiyâr Tercümesi, s. 233.

[411] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/506.

[412] en-Nûr, (24), 6-7.

[413] Ahmed b. Hanbel, I, 239; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra, VII, 409; Tayalisi, Müsned, s. 347; Hakim, el-Müstedrek, II, 202.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/506-509.

[414] et-Tevbe (9),  118.

[415] bk. İbn Hacer, Fethü’1-Bâri, XI, 378.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/509-510.

[416] en-Nûr, (24), 8.

[417] en-Nûr, (24), 2.

[418] M. Zihnî Efendi, Nî’met-i İslâm, II, 223.

[419] Buhârî, talâk 31.

[420] bk. Eş-Şeyh Ahmed, eş-Şerhu’l-kebîr, II, 459.

[421] en-Nûr (24), 6.

[422] İbn Kayyim, Zadu’i-Meâd, IV, 95.

[423] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/511-514.

[424] Bühârî, talâk, 3, 53; Müslim, liân 5; Nesâî, talâk 44; Ahmed b. Hanbel, II, 11.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/514-515.

[425] en-Nûr, (24), 6.

[426] bk. Nevevî, Şerh-u Müslim, II, 105-126.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/515.

[427] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/515.

[428] Buhârî, talâk 33, 53; Nesâî, talâk 41; Ahmed b. Hanbel, II, 11.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/516.

[429] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/516.

[430] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/516-517.

[431] Buhârî, nikâh 36, talâk 35, ferâiz 17; Müslim, liân 8: Tirmizî, talâk 22; Nesâî, talâk 45; Ibn Mâce, talâk 47; Dârimî, nikâh 39; Muvatta, talâk 35; akdiye 21; Ahmed b. Hanbel, II, 38, 64, 71, 126.

[432] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/517.

[433] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/518-519.

[434] Buhârî, talâk 26, hudûd 41, I’tisâm 12; Müslim, Hân 18, 20; Tirmizî, velâ 4; Nesâî; talâk 46; îbn Mâce, nikâh 58; Ahmed b. Hanbel, II, 233, 237, 239, 279.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/519-520.

[435] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/520.

[436] Ta’riz hakkında bilgi için bir numara sonra gelecek olan hadîsin şerhine bakılabilir.

[437] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/520-521.

[438] Müslim, Hân 19.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/521.

[439] bk. Tâhir Olgun, Edebiyat Lügati,  161.

[440] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/521-522.

[441] Müslim, Hân 20.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/522.

[442] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/522-523.

[443] Nesâî, talâk 47; İbn.Mâce, ferâiz 13.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/523.

[444] Mecmeu’z-zevâid, V, 15; el-Fethu’r-rabbanî, XVII, 42, Ahmed b. Hanbel, III, 440.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/524.

[445] Ahmed b. Hanbel, I, 362.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/524-525.

[446] bk.el-Fethu’r-rabbanî, XVII, 18.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/525.

[447] İbn Mâce, ferâiz 14; Dârimî, ferâiz 45; Ahmed b. Hanbel, III, 181, 219.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/525-527.

[448] el-Azîmâbâdî, Avhü’I-Ma’bûd, VI, 357.

[449] el-İhtiyâf Tercümesi, 255.

[450] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/527.

[451] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/527-528.

[452] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/528.

[453] Buhari, feraiz 5; Nevevi, Şerhu Müslim, II, 52; el-Mubarekfuri, Tuhfetü’l-ahvezi, III, 180.

[454] Bk. 2907 numaralı hadis.

[455] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/528-529.

[456] Buhârî, ferâiz, 31; Müslim, reda’ 39; Tirmizî, velâ 5; Nesâî, talâk 51; İbn Mâce, ahkâm 21; Ahmed b. Hanbel, VI, 86, 226.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/7-8.

[457] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/8.

[458] Buhâri, ferâiz 31; Müslim, redâ 38; Nesâî, nikâh 51.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/8-9.

[459] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/9-10.

[460] el-İsrâ (17), 36.

[461] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/10-11.

[462] Nesâî, talâk 50; el-Fethu’r-rabbani, XVII, 38.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/11-12.

[463] İbn Mâce, ahkâm 1.

[464]  Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/12.

[465] Nesâî, talâk 50; İbn Mâce, ahkâm 20; Ahmed b. Hanbel, IV, 373.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/13.

[466] Nesâî, talâk 50.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/13-14.

[467] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/14.

[468] Usûl hakkında ayrıntılı bilgi için 2267 numaralı hadise bakılabilir.

[469] Günümüzde ilmî metodlarla çocuğun nesebini tayîn etmek bir mesele olmaktan çık­mış ve dolayısıyla bu mesele kesin bir şekilde halledilmiştir.

[470] Şevkânî, Neylu’l-evtâr, VI, 316-317.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/15-16.

[471] Buhârî, nikah 36.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/17-19.

[472] en-Nisa (4), 25.

[473] bk. Darekutnî, Sünen, III, 218.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/19.

[474] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/19-20.

[475] Buharı, vesâyâ 4; büyü 3, 10; meğâzî 53; ferâiz 18, 28; hudûd 23; ahkâm 29; Müslim, veda, 36, 38; Tirmizî, redâ 8; vesâya 5; Nesâî, Talak 48; İbn Mâce, nikâh 59; vesâya 6: Darîmî, nikâh 41; ferâiz 45; Muvatta, akdiye 20; Ahmed b. Hanbel I, 59, 65, 104; IV, 186,  187, 238, 239; V, 267, 326; VI,  129, 200, 237, 247.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/20-21.

[476] Ahmet b. Hanbel, I, 193,

[477] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/21-22.

[478] Nevevî, Şerhu Müslim, X, 37.

[479] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/22-23.

[480] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/24.

[481] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/24.

[482] el-Fethu’r-rabbânî, XVII, 36.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/24-26.

[483] en-Nisâ (4) 25.

[484] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/26.

[485] Ahmed b. Hanbel, II, 182; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ’, VIII, 4; Hakim, el-Müstedrek, II, 207.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/26-27.

[486] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/27.

[487] Muvatta’, vasiyye, 6.

[488] İbnu’l-Kayyım, Zadu’1-Meâd, IV, 123

[489] bk. İbnü’I-Kayyim, Zadu’1-Meâd, IV,  122.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/27-29.

[490] Nesâî, fey 1, talak 52; Dârimi, talak 16; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ’, VIII, 3.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/29-30.

[491] bk. TekmiIetu’l-Menhel, IV, 288.

[492] İbn Kudâme, el-muğnî, VII, 615.

[493] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/31-32.

[494] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ’, VIII, 6.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/32-33.

[495] Buhârî, Meğâzî 43.

[496] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/34-35.

[497] bk. 2276 numaralı hadis.

[498] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/35-37.

[499] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/37.

[500] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/37.

[501] Ahmed b. Hanbel, I, 98.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/37-38.

[502] Sehârenfûrî  Bezlü’l-Mechûd, XI, 22.

[503] ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, III, 266.

[504] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/38-39.

[505] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ’, VII, 414.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/40.

[506] Bakara (2), 228.

[507] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/40-41.

[508] Talâk (65), 4.

[509] Bakara (2), 234.

[510] el-Bakara (2), 228.

[511] İbn Kayyım, Zâdu’I-Meâd, IV, 209-210.

[512] Meşâhir-u’n-nisâ I, 46-47.

[513] Tefsîru İbn Kesîr, I, 532.

[514] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/41-43.

[515] el-Bakara (2), 228.

[516] el-Talâk (65), 4.

[517] Nesâî, talak 75.

[518] el-Ahzab (33), 49.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/43-44.

[519] et-Talâk (65), 4.

[520] et-Talâk (65), 4.

[521] el-Ahzâb (33), 49.

[522] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/44-45.

[523] el-Bakara (2), 228.

[524] et-Talâk (65), 4.

[525] et-Talâk (65), 1.

[526] et-Talâk (65), 4.

[527] Ruhu’l-Meanî, IX, 88.

[528] el-Hâzîn, Lubâbu’l-te’vîl, IV, 300.

[529] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctefaîd, II, 75-76.

[530] el-Ahzâb (33), 49.

[531] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/45-48.

[532] Dârîmi, talâk 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/48-49.

[533] Haşiyetü’s-Sâvî alâtefsîri’l-Celâleyn, IV, 219

[534] Tahrim (66), 3.

[535] Mecmeu’z-zevâid, IX, 245.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/49-50.

[536] Bakara (2), 228.

[537] bk. Kurtubî, el-Câmi’liahkâmi’1-Kurân, III, 120.

[538] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/50.

[539] Müslim, talâk 37-54; Nesâî, nikâh 22, talâk  15; Muvatta, talâk 67; Dârimî, nikâh 7; Ahmed b. Hanbel V!, 412; Tirmizi, talâk 5; İbn Mâce, talâk 10.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/50-52.

[540] Nevevî, Şerhu Müslim, X, 95.

[541] et-tahavî, Şerh meâni’1-âsâr, II, 38.

[542] Müslim, talâk 48.

[543] Müslim, talâk 41.

[544] en-Nûr (24), 30.

[545] en-Nûr (24), 31.

[546] Buhârî, libâs 19; Ibn Mâce, libas 1.

[547] Davudoğlu, A., Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, VII, 483.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/52-54.

[548] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/54.

[549] Müslim, talâk 38; Ahmed b. Hanbel, VI, 413.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/55.

[550] Müslim, talâk 48.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/55-56.

[551] el-Bakârâ (2), 235.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/56.

[552] Tahavî, Şerhu meâni’1-âsâr, II, 37.

[553] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/57.

[554] Müslim, talâk 39; Ahmed b. Hanbel, VI, 413.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/57-58.

[555] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/58.

[556] Müslim, talâk 44, İbn Mâce, talâk 10.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/58.

[557] et-Talak (66), 6.

[558] el-Bakara (2), 241.

[559] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/58-59.

[560] Müslim, talâk 40; Nesâî, talâk 70.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/59-60.

[561] Müslim, talâk 53; Nesâî, talâk 70; İbn Mâce, talâk 9.

[562] Müslim, talâk 40.

[563] Ahmed b. Hanbel IV, 416.

[564] Nesâî, talâk 70.

[565] bk. 2291 no’Iu hadis.

[566] et-Talâk (65), 1.

[567] Nesâî, talâk 70.

[568] Davudoglu, A., Selâmet Yolları, III, 426-427.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/60-61.

[569] et-Talâk (65),  1.

[570] Buhârî, talâk 41; Müslim, talâk 40, 41; Ahmed b. Hanbel, VI, 415; Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, VII, 472.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/62-64.

[571] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/64.

[572] et-Talâk (65), 6.

[573] et-Talâk (65), 1.

[574] et-Talâk (65), 6.

[575] et-Talâk (65), 6.

[576] bk. Tirmizî, talâk 5.

[577] et-Talâk (65), 1; Ayrıca bk. Müslim, talâk 46.

[578] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/64-66.

[579] Müslim, talâk 46; Tirmizî, talâk 6; Nesâî, talâk 70; Darimî, mukaddime 24; talâk 1; Muvatta, kader 3; Ahmed b. Hanbel, I, 75; III, 212, 286; IV, 206; V, 30.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/66-67.

[580] et-Talâk (65), 1.

[581] Nesâî, talâk 70.

[582] bk. Tahâvî, Şerhu Meâni’1-âsâr, HI, 65.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/67-68.

[583] Buhârî, talâk 42; Îbn Mâce, talâk 9.

[584] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/68.

[585] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/68-69.

[586] Müslim, talâk 54.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/69.

[587] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/69.

[588] Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, VII, 433.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/70.

[589] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/70.

[590] Müslim, talâk 52-54; Buhârî, talâk 41.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/70-71.

[591] ibn Hâcer; Fethu’I-Barî, XI, 403.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/71.

[592] Tahâvi, Şerhti Meâni’l-âsâr, II, 40. Beyhâkî, es-Sünenu’1-kübrâ, VII, 433.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/72.

[593] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/72-73.

[594] İbn Mâce, talâk 9; Nesâî, talâk 71; Müslim, reda’ 122, talâk 57; Dârimî, talâk 14; Ahmed b. Hanbel, 111, 321.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/73-74.

[595] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/74.

[596] et-Talâk (65),  1.

[597] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/74-75.

[598] el-Bakârâ (2), 240.

[599] Nesâî, talâk 69.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/75-76.

[600] en-Nisâ (4), 12.

[601] el-Bakârâ (2), 234.

[602] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/76.

[603] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/76-77.

[604] Buharı, cenâiz 31, hayz 12, talâk 46-49; Müslim, talâk 58; Tirmizî, talâk 18; Nesâî, talâk 58-59; İbn Mâce, talâk 35; Dârimî, talâk 12, 13; Muvatta’, talâk 101-102; Ah-med b. Hanbel, VI, 37, 184, 249, 281, 286, 287, 324, 325, 326, 408, 426.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/77-79.

[605] Davudoğlu, A. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 7/506-509.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/79-82.

[606] Tirmizî,   talâk 23; Nesâî, talâk 60; İbn Mâce, talâk 8; Dârimî, talâk 14; Muvatta,talâk 87; Ahmed b. Hanbel, VI, 370.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/82-84.

[607] el-Bakârâ (2), 235.

[608] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/84.

[609] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/84-85.

[610] el-Bakârâ (2), 240.

[611] el-Bekârâ (2), 240.

[612] el-Bakârâ (2), 240.

[613] el-Bakârâ (2), 240.

[614] Nesâî; talâk 61; Buhârî, talâk 50.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/85-86.

[615] en-Nisâ (4),  12.

[616] el-Bakârâ (2), 234.

[617] Tefsîru tbn Kesîr, I, 588. Görülüyor ki İbn Kesîr bu mevzuda Cumhuru ulemâdanfarklı bir görüşe sahiptir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/86-87.

[618] en-Nisâ (4), 12.

[619] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/87.

[620] Buharî, hayız 12, talâk 48, 49; Müslim, talâk 67; Nesâî, talâk 64; tbn Mâce, talâk 35; Dârîmi, talâk 13; Ahmed b. Hanbel, V, 85; VI. 408.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/88-89.

[621] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/89.

[622] Nevevî, Şerhu Müslim, X, 118.

[623] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/89-90.

[624] Ahmed b. Hanbel, V, 85.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/90-91.

[625] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/91.

[626] Nesâî, 64-65, Ahmed b. Hanbel, VI, 302.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/91-92.

[627] Ahmed b. Hanbel, VI, 369; Davudoğlu, Selâmet Yollan, III, 430.

[628] DavudoğIu, Selâmet Yollan, III, 430.

[629] Davudoğlu, Selâmet Yollan, III, 430.

[630] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/92-93.

[631] Nesâî, talâk 66.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/93-94.

[632] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/94-95.

[633] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/95.

[634] Buhârî, talâk 39; Müslim, talâk 56; Nesâî, talâk 56.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/95-97.

[635] Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, VII, 501-502.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/97.

[636] el-Bakara (2), 234.

[637] et-Talâk (65), 4.

[638] Nevevî, Şerh-u Müslim, X, 109.

[639] Kurtubî, el-Câmi’li-ahkâmi’1-Kur’an, III, 175.

[640] Îbn Hacer, Fethu’l-Bâıi, XI, 399.

[641] Kurtûbî, el-Câmi’li-ahkâmi’1-Kur’an, III, 175.

[642] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/97-99.

[643] el-Bakara (2), 234.

[644] Nesâî, talâk 56; îbn Mâce, talâk 7.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/99.

[645] et-Talâk (65), 4.

[646] el-Bakara (2) 234.

[647] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/99-100.

[648] İbn Mâce, talâk 33; Ahmed b. Hanbel, IV, 203.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/100.

[649] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/100-101.

[650] el-Bakara (2), 234.

[651] Muvatta, talâk 92.

[652] el-Hidâye, II, 29; Aynî, el-Binâye, IV, 769.

[653] el-Bedâyî, III,  193; Zeylâî, Nasbu’r-râye, III, 258.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/101.

[654] Buhârî, şehâdet 3, talâk 4, libâs 6, 23, edeb, 68; Müslim, talâk 1, 2, 4, 5; Tirmizî, nikâh 27; Nesâî, nikâh 43, talâk 9, 10, 12; îbn Mâce, nikâh 32; Dârimî, talâk 4; Muvatta; nikâh 17, 18; Ahmed b. Hanbel, I, 214; II, 25, 62, 85, 279; III, 284; VI, 24, 37, 38, 42, 96, 193, 226, 229.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/102.

[655] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/102-103.

[656] bk. el-Câmi’ li-ahkâm-H-Kur’ân III, 148.

[657] Aynî, el-Binâye, IV, 617.

[658] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/103-104.

[659] el-Furkan (25), 68; Buhârî, Tefsir sûre (2), 3; (25), 2, edeb 20, hudûd 20, diyat 1, tevhîd 40, 46; Müslim, imân 141, 142; Tirmizî, tefsir sûre (25) 1, 2, Nesâî, eymân 6, tahrîm 4; Ahmed b. Hanbel, I, 280, 431, 434, 462, 464.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/104-105.

[660] Aliyyu’1-Kâri, Mirkâtu’l-Mefâtih, I,  102.

[661] Müslim, birr 60.

[662] el-İsrâ (17), 23.

[663] Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, I, 366-367.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/105-107.

[664] Lokman (31), 13.

[665] en-Nisâ (4), 48.

[666] en-Nisâ (4), 93.

[667] en-Nisâ (4), 48.

[668] Ahmed b. Hanbel, VI, 8.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/107.

[669] en-Nûr (23), 33.

[670] Müslim, tefsir 27.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/108.

[671] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/108.

[672] en-Nûr (24), 33.

[673] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/109.

[674] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/109.

Lütfen bir yorum bırak, ya da geri izleme yap.

Bir yorum bırak

You must be logged in to post a comment.

Powered by WordPress | Download Free WordPress Themes | Thanks to Themes Gallery, Premium Free WordPress Themes and Free Premium WordPress Themes